Depresyon halinde bir insan evladı. Kendisini tebrik etmek gerek çünkü hakikaten güzel bir yer seçmiş. Çoğumuz depresyonumuzu noter kuyruklarında, hava boşluğu kalmamış otobüs yolculuklarında ve 9 Kat Tat Rulokat almak için girdiğimiz marketin soğuk koridorlarında yaşıyoruz. Gerçi Türkiye’de böyle bir deliğe(?) girmiş olsaydık kesinlikle başımız tinercilerle veya Suriyeli bir grup gençle belaya girerdi.

Açıkça konuşmak gerekirse ilk başlarda her şeyin basit bir anın durgunluğuyla cereyan ettiğini düşünüyordum. İzinli günümdeydim, evimin salonundaki koltukta oturmuştum, müzik dinliyordum ve canım hiçbir şey yapmak istemiyordu. Kimi zaman dışarıdan bir araba kornası duyuyor, kimi zaman da cama vuran rüzgarın sedasıyla irkiliyordum. Yalnızdım, mutsuzdum. Basit bir an değil mi? İnsan ömrü boyunca böyle saniyeleri defalarca yaşar. Kendini mutsuz hisseder, bir çöküntü halindedir, sonra gün geçer, güneş doğar ve yarının telaşıyla bu mutsuzluk yavaş yavaş yerini umursamazlığa bırakır. En erken diğer izinli günümüze kadar kendimizden uzaklaşırız.

Bu gerçeği fark ettikten sonra aslında hiçbir şeyin basit bir anın durgunluğuyla cereyan etmediğini anladım. Bu basit mutsuzluk, bu basit sessizlik, bu basit gün ve bu basit depresyon hiçbir şekilde insanı blog sitesi açmaya yönlendirmez. Beni buna iten şey, 24 yıllık bir bezginliğin canıma tak etmesiydi.

Kendimi oldum olalı farklı hisseden bir çocuktum, sonra büyüdüm ve aslında normal bir insan olduğum gerçeğini kabul ettim. Kendimi normal kabul ettikten sonra da, şahsım haricindeki diğer tüm insanların farklı olduğunu hissetmeye başladım. İki cephede de savaştım, iki cephede de anlamsızlığa yenildim. İnsanlarla bir türlü ‘bir’ olamamak duygusu, sanırım tüm insanların ortak laneti.

Bu da lanetli bir insan sanırım. Ancak-fakat bunun sorunu kendini toplumda yalnız hissetme, duygusal küntlük ya da herhangi bir sosyolojik veya psikolojik bir sıkıntı değil gibi. Bunu Allah çarpmış.

İnsanlar birbirlerinden farklıdır. İnsanlar kimi zaman mutsuz, kimi zaman mutludur. İnsanlar depresyona girerler, insanlar fikirler üretirler, insanlar intihar ederler, insanlar şehir değiştirirler, insanlar sevişirler ve çok küçük bir azınlık da mesih olduğunu iddia eder vesaire… vesaire… burada hepsini teker teker yazacak değilim, insanlar bir sürü şeyler yaparlar. Aynı onlar gibi ben de bir sürü şey yapmaktayım. Yine de bir şeyler gözüme farklı gelmekte.

Ben de diğer insanlar gibi çalışıyorum ama sanki çalıştığımın çok da farkında değilim. Sırtımda biriken tere yapışmış tişörtümün rahatsızlık verici hissiyatıyla irkiliyor, mola verip bir sigara yakıyor ve yorgunluğumun tadını çıkarmaya çalışıyorum. Uyuyorum ama uyuduğumun da farkında değilim, gözlerim bir anda açılıyor, günışığını hissediyorum ve kalkıp bir sigara yakıyorum. Yeni günde neler yapacağımı düşünüyor, hayatımdan bir kez daha sıkılıp dışarı çıkmak için hazırlanmaya başlıyorum. Konuşuyorum ama bunu bir farkındalıkla değil, mecbur olduğum için yapıyorum. Çünkü, insanlar konuşurlar. Yemek yiyorum ama bunu bir istençle değil, mecbur olduğum için yapıyorum. Çünkü insanlar yemek yerler. Bir yerlere gidiyorum ama bunu isteyerek değil, mecbur olduğum için yapıyorum. Çünkü insanlar sürekli olarak bir yerlere giderler.

Dünyada gidilebilecek bir sürü ülke, bir sürü şehir var. Benim her gün İstinye’ye gidip sevk irsaliyesi yazmam, çeşitli kargolar hazırlamam veya koli bantlamam, bu dünyadaki yapılabilecek başka şeylerin olmadığı manasına gelmiyor. Bunun farkındayım.

İnsanlar istediği ülkeye gitsin, istediği şehirde yaşasın, bu benim için hiç de önemli değil. Bugüne kadar hiç yurtdışına çıkmadım ama Türkiye’nin batısında ‘birazcık’ gezinme fırsatı buldum. Arşınladığım onca toprak sonrası anladım ki hiçbir yere memleket gözüyle bakamıyorum. Tüm çocukluğumu ve ergenliğimi geçirdiğim şehirde bile içten içe saçma bir sıla hasreti çekiyor gibiyim. Bu hissiyatı seneler boyunca içimde taşıdıktan sonra bir gün ansızın şu cümleyi kurdum kendime: ‘İnsanın memleketi, sevdiklerinin yanıdır.’ Sonra fark ettiğim gerçek de şuydu ki, ben kendisini bile sevmeyi başaramayan huysuz bir varlıktım.

İnsanın kendisinden nefret etmesi mi yoksa kendini çok sevip insanlardan tiksinmesi mi daha iyidir bilemiyorum. En iyisi tüm evrenden nefret etmek. Varlığımız sevgiyi doğurduğu gibi, nefreti de doğurur. En çok da nefreti doğurur.

Hayatımın bir kısmında çalışıyor, bir kısmında uyuyor, bir kısmında arkadaşlarımla buluşup vakit geçiriyor, bir kısmında spor yapıyorum. Geriye kalan kısımların bazılarında ise evde oturup depresif düşüncelerde boğulmak ne kadar mantıklı? Şehirleri kocaman hapishanelere benzetip, hayatımızdaki doğal veya yapay otoriteleri de gardiyanlara benzetecek değilim. Mutsuzluk elbette medeniyetimiz ile alakalıdır ama hepsi de bundan kaynaklanmaz. Huysuz olmak modern insana has değildir.

Sentinel Adası Sakinleri. Kendileri ile iletişime geçmeye çalışan modern insanları sevgi ve saygıyla selamlıyorlar.

Seneler boyunca insanlar ve ben, düzenin içindeki çark olmayı suçladık. Kapitalizmi suçladık. Büyük büyük şehirlerimizi, sistemlerimizi, algılarımızı, doğadan kopuşumuzu, hırslarımızı suçladık. Peki ya son derece ilkel bir yaşam süren bu adamları ne ile suçlayacağız? Kendilerine yardım etmek için helikopter ile erzak getiren insanlara ellerindeki sikimsonik yaylar ile ok atan bu insanlar neyin kızgınlığını, neyin öfkesini yaşıyor? Eğer götünü başını yaprak ile kapatan bir varlık olsaydım, helikopter gördüğümde bırak saldırmayı, direkt olarak yere kapanır ve kendimce ona biat ederdim. Peki ya bu adamlar bizim medeniyetimize tapmak veya en azından saygı duymak yerine niçin bize ucu sivri kamışlar fırlatıyorlar? Size söyleyeyim, bu adamlar da mutsuz. Hatta belki içlerinden birisi şu anda hayvan kemiğinden yaptığı flüdü kırıldığı için gizli gizli bir kayanın dibinde ağlamakta. Sakın bunun gerçekliğini sorgulamayın, zira Sentineller de ağlar!

İlkel bir insan. Olduğu yere çökmüş ve taşlarına bakarak kendisine ne olduğunu anlamaya çalışıyor. Bizim ondan tek farkımız da budur belki… en azından depresyonda olduğumuzun farkındayız.

Eğer siz de günün birinde kendinizi çok mutsuz hissederseniz, lütfen Sentinelleri bir düşünün. Evet, siz kredi borcunuz olduğunuz için çok mutsuz olabilirsiniz! Siz tuttuğunuz takım maçı kaybettiği için, ülkenin ekonomisi bozulduğu için, insan ilişkilerinizden zararlar gördüğünüz için, depresyona girdiğiniz için mutsuz olabilirsiniz ama şu anda sizi mutsuz eden çoğu şeyin varlığından bile habersiz insanlar bile aynı sizin gibi mutsuz olabilir. Bunun sebebi ne midir? Bunu ben de tam olarak bilemem. Belki kıçındaki yaprağı kopmuştur, belki avlanmak için gereken teçhizatları yapamayacak kadar beceriksiz olduğu için kabilesinden dışlanmıştır, belki de gece uyurken baldırını tarantula ısırmıştır. Bunu hiçbir şekilde tam manasıyla bilemeyiz ama fikir üretebiliriz. Bizi mutsuz ettiğine inandığımız bu düzenin dışında kalmış olan insanlar da ağlar, Sentineller bile ağlar!

Sanırım mutsuzluk, insanın en temel özelliği. Mesele mutsuzluğumuzu yenmek değil, onunla yaşamayı öğrenmek. Mutsuzluk her tarafımızda. Bir makineli tüfeğin mermisinde, bir kapının kirişinde, bir koli bandının yapışkanında, bir çimenin esintisinde, bir otobüs durağının demirinde, insanın yüreğinde ve yaşlıların bastonlarında. Mutsuzluk her tarafımızda! Bir kahve bardağının kulpunda, bir futbol topunun dikişlerinde, bir şehrin meydanında, saatimizdeki yelkovanda ve Sentinel halkının neden döküldüğü bilinmeyen gözyaşlarında.

Yazımı burada bitirirken, son bir ekleme yapmak istiyorum. Eğer Sentinel Adası halkı kiminle savaştıklarını bilseler, savaşmaya yine devam ederlerdi sanırım. Bu arada fark ettiğim üzere, bu adamlar yaprak bile kullanmıyor. Ancak-fakat olsun, ağlayacak, mutsuz olacak, depresyona girecek nedenleri elbet yine bulurlar. İnsan değil mi? Hepimiz aynıyız. Sadece bazılarımız Sentinelli.

Yorum bırakın