Oldukça yorucu bir günün ortasında bile bir an için durup, oldukça saçma sapan bir fikrin, bir hatıranın beynimdeki varlığını tekrar hissedebiliyorum. Acil bir iş için iş arkadaşlarımın arasında koştururken, küçükken annemin burnumu sıkarak zorla bana yemek yedirdiği o küçük an gözlerimin önünde canlanıveriyor. Bunu niçin hatırlıyorum?

Garip bilgiler, manasız fikirler, gereksiz hatıralar sürekli olarak beynimizin etrafında dolaşıp durmakta. İnsanlık bunların farkındalığıyla kafayı yememek için nasıl bir düzen icat etmiş, bunu daha önce fark ettiniz mi? Sanki yedi yüz yıl yaşayacakmış da, üç yüz elli yıl sonrasına kaynak yaratabilmek için günde 12 saat çalışan insanları gördünüz mü? Ben gördüm. Sırf yaşamanın o saf durgunluğunda beyinlerinde yeşerecek olan fikirleri görmezden gelebilmek için odak noktalarını sürekli olarak işe verirler. Bir saatten sonra da hayatın tüm komedisi onlar için çocuksu birer cümleye döner. Kendilerini kendi içlerinde çok haklı, çok dürüst, çok adil görseler bile yaşamın esas temellerinden çok uzaklaşmışlardır.
Olay sadece işkolik olmak ile alakalı da değildir. İnsanlar deli gibi alkol içerler, uyuşturucu içerler, spor yaparlar, saçma sapan olaylar hakkında saatlerce konuşurlar, etrafı izlerler, hadleri olmayan konularda fikirlerini beyan ederler, başkalarının yazılarını ve fikirlerini okurlar, gözlerini aptal kutusuna dikerler ve bir sürü şey daha yaparlar. Günlük yaşamımızdaki çoğu hareketimizin tek amacı, aslında benliğimizin bize duyurmaya çalıştığı fikirlerden ve cümlelerden kaçmaktır.

Keskin bir karanlık ve sükut içinde, bir şeyler ve bir şeyler üzerinde düşünmeyeli ne kadar oldu? En son ne zaman bilinçaltımızdan fışkırıp gelen saçma sapan bir hatıranın farkına varıp, o günlere geri döndük? Tabii ki birileri çıkıp da annemin burnumu sıkarak bana yemek yedirmesini hatırlamamın kayda değer nasıl bir yararı olduğunu sorabilir. Ben bu tarz ufak tefek anılarda bile büyük dersler yattığını düşünüyorum. Çünkü insan geçmişteki travmalarının farkına vardıkça, şimdiki zamanında çektiği acıları, kafasına taktığı dertlerin gerekçelerini ve hayatta verdiği kararların nedenlerini daha kolay bir şekilde çözümleyebiliyor.
Pinti diyerek dalga geçtiğiniz bir insan çocukluğunda çok fazla yokluk çekmiş olabileceği gibi, fazla kilolarıyla dalga geçtiğiniz bir insan ise belki de geçmişinde üvey babası tarafından ceza olarak kimi zamanlar aç bırakılmış olabilir. Şimdi soruyorum, ben neden gözlükçüyüm? Bu, nasıl bir travmanın eseri? Ben neden aileme karşı bu şekilde davranıyorum? Ben neden değer yargılarımı bu şekilde yönetiyorum? Ben neden bir türlü kendime memleket ya da yanıma bir yoldaş bulamıyorum? Ben neden bazı şeylere gülmüyor, bazı şeylere de çok gülüyorum? Neden? Neden? Neden? Ben, neden çok yoğun olduğum bir anda bile geçmişimde barındığını unutalı seneler olmuş bazı olayları ansızın hatırlıyorum?

bana birileri git diyor birileri kal.
Kaldı ki bu dünyada beni huzursuz eden tek şey de bu değildir. Beynimin derinliklerinde neler yattığını, bazıları gün yüzüne fışkırdıkça hatırlayıp gerilsem de, dışarıdaki dünyada da bazı işleyişlerin farkına varmak beni mutsuz ya da şaşkın edebilir. Sirkeci’de herhangi bir hana girdikten sonra etraftaki yaşama bir baktınız mı hiç? Oradaki çaycının nasıl bir hayat yaşadığına, 2022 senesinde hala hamallık yapan gencecik çocuklara veya ciltleri kararmış yaşlılara baktınız mı? Siz telefonunuza şarj soketi almak için girdiğiniz bu handa maksimum yarım saat geçireceksiniz lakin bazı insanlar gününün belki de yarısından fazlasını o eskimiş, üzerindeki pisliği artık paspasla bile silinemeyen koridorlarda tüketecekler. Bunu her gün yapacaklar, her gün o hana gelecekler. Aynı çaycıdan çay içecekler, aynı dükkanlara bakacaklar, dışarıdan farklı insanlar gelecek onlara çeşitli konularda hizmet edecekler ve hatır hutur bir ayvayı yer gibi gündüzü gece yapmak için çabalayacaklar. Ne zaman Eminönü’nün o tarih kokan ama bir yandan da zihnimde bir kibir, bir nefret, bir karmaşıklık duygusu yaratan sokaklarında gezsem, ne zaman oradaki insanların hayatlarına tanıklık etsem ve ilk bakışta göremeyeceğim bazı organizasyonların tahayyülünü gerçekleştirsem, kendimi yorulmuş ve hayattan bezmiş hissederim.

Etrafta olup biten ama çoğu insanın farkına bile varmadığı organizasyonlar vardır. Kimi zaman sokakta gerçekleşen ve işleyişini çok geç çözdüğümüz bir uyuşturucu ticaretidir, kimi zaman da bir lokantanın mutfak duvarları içerisinde gerçekleşen olaylardır. Biz bir yerde otururuz, etrafımızda muhteşem bir telaş vardır lakin çoğu zaman farkına varamayız, nadirense çok geç farkına varırız. Beynimiz kendi hayatına ve bedenine o kadar odaklanmıştır ki diğer insanların neler yaptığını göremeyiz bile. Sanki bunu gözlerimiz filtrelemiş gibidir.
Bahsettiğim bu hissiyatın farkına vardığımda tam olarak 17 yaşındaydım. Lisede Biyomedikal Bölümünde okuyordum ve müfredat gereği hastanede staj yapmam gerekiyordu. Ülkemizde Biyomedikal sektörü o zamanlar hiç gelişmemiş olduğu için, -ki hala pek de gelişmiş olduğunu düşünmüyorum- hastanenin teknik servisinde, elektrikçi çırağı olarak çalışmaktaydım. Stajımın ilk günlerinden sonra fark ettim ki, hastanede yüzlerce insan görmeme rağmen beni hiçbir insan görmüyordu. Zira oraya gelen insanların bir kısmı hastaydı, kendilerine derman arıyorlardı, geri kalanlar ise kendilerine derman arayan bu insanlara refakat ediyorlardı. Yanında çalıştığım insanlar ile birlikte hastanenin her bölümüne giriyor, birbirinden alakasız ve oldukça eski aletleri kurcalıyor, düzeltiyor ve yenisine geçiyorduk. O koridorda elimde takım çantası ile yürürken bana bakan insanların beni görmediklerinden emindim. Sıhhat gibi oldukça önemli bir olgusuna takılı kalmış bu insanlar benim farkımda değildi! Bunun gerçekliğini ise, stajım bittikten sonra hastaneye hasta olduktan sonra gitmemle hissettim. Anksiyete krizlerini en ağır şekilde yaşadığım, uykusuz kaldığım, sürekli kustuğum, çoğu zaman yalnız başıma ağladığım günlerden birinde hastaneye gitmiş, koridordaki koltuklardan birine oturup elimi karnıma bastırarak sıramın gelmesini bekliyordum. Tam o esnada ne hastaya ne hasta yakınına ne doktora ne de hemşireye benzeyen birini gördüm. Telaşsız ve sıhhatli bir biçimde, elinde yan keski ile homurdanarak yürümekteydi. Önümden geçti gitti, vücudunun rüzgarı alnıma düşmüş saçlarıma çarptı. O günden beridir bulunduğum ortamlardaki esas işleyişin de ardında duran sis perdesini izledim durdum. Bir çay bahçesine oturdum ve sokaktaki kaldırım mafyasının mahalle gençleriyle muhabbetlerini dinlemeye çalıştım. Bir vapura bindim ve yolculuk yapan insanlara değil, aralarında bir ruh gibi gezinip bir şeyler satmaya çalışan işportacıları izledim. Bir taksiye bindim ve dışarıyı izlemek yerine taksicinin telsiz niyetine kullandığı telefonundan kulağıma ulaşan cızırtılı kelimeleri anlamlandırmaya çalıştım.

Açıkça konuşmak gerekirse hastanede çalıştığım o değişik günlerden sonra da bu farkındalığımı pek gün yüzüne çıkarmadım. Zaman geçti, ben büyüdüm, alışveriş merkezlerinde çalışan insanlar tanıdım. Bu insanlar bana hikayelerini anlattı, yaşadıklarını anlattı, düşüncelerini anlattı ve o kutlu an gelip çattı! İstanbul’un oldukça lüks bir alışveriş merkezinde Satış Danışmanı olarak çalışan bir arkadaşımın, bazı günler kaçamak yaptığını ve alışveriş merkezinin o umumi tuvaletlerine girip, kabinlerden birinde otuzbir çektiği gerçeğini öğrendim. Aslında o kadar da şaşırtıcı bir itiraf değildi lakin ilk duyduğumda şoke olmuştum.

Bir alışveriş merkezine gittiğimde, bana almak istediğim ayakkabıyı anlatan, almak istediğim tişörtün medium bedenini depoda arayan, bana yemeğimi hazırlayan ya da giriş esnasında üstümde kesici/delici alet olup olmadığını kontrol eden insanların, ben onlara arkamı döndükten sonra fıtı fıtı diye tuvalete gidip mastürbasyon yaptığını düşünmek canımı çok sıkmış olsa da bu durumu kabullenmek benim için zor olmadı. Zira bu dünyada kimsenin, keyif amaçlı umumi tuvalette mastürbasyon yapacağını düşünmüyorum. Gerçi damacananın bile ırzına geçildiği ülkemizde bu şekilde düşünmek benim hatam olabilir. Ama yo, yo, yo… alışveriş merkezinde çalışanların, alışveriş merkezi tuvaletlerinde bedensel ihtiyaçlarını gidermesini yargılayacak değilim. Sonuçta 8 ila 10 saat arasında o alanda kalmış insanlara biraz serbestlik tanımamız gerek, kimse robot değil. Ayrıca empati yapıyorum da, gün boyu ışıklarla dolu ve temiz havası bulunmayan bir mekanda çalışıyor olsaydım, yoğunluk kesildiği anda ben de gider, güzel bir otuzbir patlatırdım.

Uzun lafın kısası şudur ki; insan beyninin derinliklerinde ya da etrafında olup biten ama gözünü dikip de izlemediği zaman farkına varamadığı işleyişler içerisinde bir sürü korkutucu, şaşırtıcı, şoke edici gerçekler bulabiliyor. Bunlar ile uğraşmak yerine çoğu zaman çalışmak, uyumak, ganyan oynamak veya bir futbol maçı sonrası maçın analizini yaparak hayata devam ediyoruz. Sanki kendimize ve hayatımıza dair tüm sırlar beynimizde ve gözlerimizde değilmiş gibi, gerçekleri yıldız ve gezegen hareketlerinden, ne idüğü belirsiz insanların sözlerinden ya da batıl inançlarımızdan arıyoruz. Ara sıra işimizden, gücümüzden, alışkanlıklarımızdan, keyiflerimizden kafamızı kaldırmalı ve kendi içimize dönmeliyiz. Kendimizi anladığımız vakit kendimizi değiştirebilir, kendimizi değiştirebildiğimiz zaman dünyayı güzelleştirebiliriz. Şimdi söyleyin bana, dünya gezegeninde yaşamak için paraya ihtiyacı olan ve o parayı kazanmak için çabaladığı bu iş gereği alışveriş merkezinin tuvalet kabinlerinde serotonin ihtiyacını gideren insanlar olduğu sürece, bireysel olarak mutlu olsak kaç yazar? İstediğiniz kadar paranız olsun, müşteri olarak gezdiğiniz o koca binaların tuvaletine rahat rahat oturamazsınız.
