Durgun bir gün yaşıyordum. Her şey durgundu. Her şey ama her şey! Dışarıda hiç insan yoktu, sıcacık öğle güneşi tam tepeden sokağa vuruyordu. Dışarıdan araba sesleri gelmiyordu, bir kuş veya bir rüzgar sesi de işitmiyordum. Öylece evimde oturuyor, televizyonda sıkıcı ve yavaş sözlerle Türkiye’nin ekonomisini tartışan yaşlı insanları izliyordum. Evimde tek başımaydım, misafir beklemiyordum, herhangi bir arkadaşımın yanına da gitme planım yoktu. Dışarıda yapmam gereken hiçbir şey yoktu, amaçsız bir şekilde öylece kalakalmıştım. Nasıl olmuştu bu böyle? Doğduğum günden beri muhteşem bir hayat telaşesi içerisinde koştururken bir anda nasıl böyle bir günün içine sıkışıp kalmıştım?

İnsan böyledir, deli gibi çalışır ve yatağına uzanıp yatacağı o kutlu günü hayal eder durur. O gün gelir, her sabah zor uyandığı o saatlerde gözleri bir anda zınk diye açılır. Tekrar uyumaya çalışır, uyuyamaz, kalkar bir bardak su içip tuvaletini yapar ama nafile, artık uyanmıştır. Dinlenmek için kendini koltuğa atar, bu sefer de amaçsızlığından sıkılır. Tabii ki bu tür anlarda kimsenin kalkıp da işe gidesi gelmez ama geçiriyor olduğu saniyelerinden de pek zevk alamaz. Dinlenmek fikri, dinlenmenin kendisinden daha güzeldir. Gerçi çalışmak fikri de çalışmanın kendisinden daha güzeldir. Doğruya doğru, bu dünyada birkaç istisna dışında hiçbir şey fikri kadar güzel değildir. O yüzden hayatımızda ‘Her şey öyle çok da güzel olmak zorunda değil’. demeyi öğrenmeliyiz. Yoksa hayal kırıklıklarıyla dolan hayatımız çekilmez bir cehenneme dönecektir.

Her şey öyle çok da güzel olmak zorunda değildir çünkü hiçbir şey mükemmel derecede güzel olmayı hak etmez. Neden? Bir sürü insan bana karşı çıkabilir ama artık açık yüreklilikle kabul etmeliyiz ki evren kalitesiz bir yerdir. Bu konuya dini açıdan bakan insanlar kainatın kusursuz bir döngü içerisinde sürüp gittiğini/gideceğini söyleyecektir, bilimsel açıdan bakanlar ise entropiye rağmen evrenin müthiş bir doğal varlık olduğunu savunacaktır. Ancak-fakat ipe sapa gelmez bir sürü düşünceyi beyninde şanlı bir bayrak gibi dalgalandırmayı huy edinmiş bir insansanız, evrenin aslında ne kadar da kalitesiz bir yer olduğunu düşünürsünüz. Evet, evren kalitesizdir ve evrendeki en kalitesiz varlık evrenin ta kendisidir. Kainatımız sosyete pazarında satılan akrilik gömleklerden veya naylon içeren pantolonlardan, karton pipetlerden veya portatif bez dolaplardan daha kalitesizdir.

Eğer evrende var olduğundan kesinlikle emin olduğumuz tek ‘akıllı’ canlı türü biz isek, bu bile evrenin aslında ne kadar kalitesiz bir doğurganlık ve çeşitlilik içinde olduğunun bir göstergesidir. Kimse böyle bir kainatı pohpohlamamı, ona tapmamı veya takdir etmemi beklemesin. Makarna yapmak için su kaynatırken, fokurdamaya başlamış suya bakarken bile varolmanın travmatik problemlerini sırtlanıyorsam, kimse bana hiçbir varlığın kalitesinden veya güzelliğinden bahsetmesin. Evren bile çok büyük bir çoğunluğumuz için güzel olamıyorken, etrafımızdaki hangi nesne, durum veya koşul hayalimizdeki kadar iyi olabilir ki? Bu yüzden her şey öyle çok da güzel olmak zorunda değildir, hele de kainatımız bile güzel değilken.

Tanrı deyip sık sık şahıslaştırdığımız yaratıcı ise ancak Birol Güven olabilir.
Belki de ben oldukça manasız bir insanım. Belki de hayat hiçbir şekliyle, kendi yaratmış olduğu bir canlıyı (ben) mutlu edemiyor. Ancak-fakat buradaki tek suç ne hayatta ne de kainatta. Bende de oldukça fazla hata var, zira çocukluğumda sanki ileride çok da işime yarayacakmışçasına travmalar atlatıp durdum. O günlerde oluşmuş problemlerim, düşüncelerim, sakıncalarım, seçimlerimi etkileyen tarzım ve karakterim bugün evreni ve dünyayı sevmeme engel oluyor. Geçmişte bir gün annemi de bu şekilde kızdırmış ve ondan, ‘Sıçtığım bok beni beğenmez oldu.’ cevabını almıştım. Evren, onun hakkındaki düşüncelerime nasıl bir geri dönüş yapar bilemiyorum ama bana ulaşacak olsa bile ne yazık ki çevrimdışıyım. Kainat veya yaratıcısı akıllanayım diye bana ceza verse, bunu psikoloji veya sosyoloji bilimine dayandırır, bana zarar verenin yine başka bir şey olduğunu düşünür, ona göre yaşar ve ona göre ölürüm.

Kimseyi herhangi bir şeye inandırmaya çalışmıyorum ama bunu da savunmadan edemiyorum: Her şey öyle çok da güzel olmak zorunda değildir çünkü evren bile varlığıyla kalitesizliği hak eden saçma sapan bir işleyiştir.
Söyleyin bana ey insanlar! O en mutlu günlerimiz bile hayatımız boyunca birkaç defadan fazla hatırlamayacağımız boş birer anıdan ibaret değil midir? En büyük mutluluklarımız bile, o mutluluğa alıştıktan sonra bizi tatmin etmeyen içi boş birer alışkanlık değil midir? Hayaliyle bile vücudumuzu titreten o isteklerimiz, birkaç ay sonrasında hatırladıkça beynimizden silmek istediğimiz saçma bir masumiyet haline dönmüyor mu? Açken ağzımızı sulandıran yemekler, tokken midemizi bulandırmıyor mu? Dinlerken zevk aldığımız müzikler bir zaman sonra kafamızı şişirmiyor mu? Her şey öyle çok da güzel olmak zorunda değildir, bu kalitesizliğe alışmak zorundayız çünkü biz de güzel değiliz. İnsan olarak güzel değiliz, insan kalarak da güzel olamayız. Evren kalitesizdi, kalitesiz yaşamlar türetti, o kalitesiz yaşamlar da kendi kalitesizliğinin içerisinde amatörce güzellikler yaratmaya çabalıyor. İşin aslı şuydu ki, evren ne kadar sıradan ise biz de o kadar da sıradanız. Hep sıradan olduk, hep de sıradan olmaya devam edeceğiz. İçimizden ne kadar büyük yetenekler ve zekalar çıkacak olursa olsun, sıradan kalacağız.



Sıradandık… sıralandık… yaralandık ve sıkça aşağılandık. Adına kimi zaman düzen, kimi zaman düzensizlik dedik ama aslında demode bir katliamın içindeydik. Her türlü ıstırabın biteceği vaadiyle beklerken, işkenceye dayanmayı olgunluk sandık. Acının içinde mutluluğu, kalitesizliğin içinde kaliteyi, sıradanlığın içinde sıra dışıyı aradık. Saçmalığın içinde mantığı, evrenin içinde anlamı araştırdık. Tüm bunların harala gürelesinde ise bir şeylerin güzel olabileceği sanrısına kapıldık. Oysa her şey öyle çok da güzel olmak zorunda değildir ve hatta bu, çoğu zaman bir zorunluluktur. Buram buram çamaşır suyu kokan evlerimizde bile, milyonlarca toz tanesi öylece durmaya devam edecektir.

