
Kış aylarındaki bir pazar günü, güneşin batmasına kırk-kırk beş dakika var. Babam karşı koltukta elinde televizyon kumandasıyla uyukluyor, annem ise mutfakta etli kuru fasulye pişiriyor. Canımın çok sıkıldığını hissediyorum, ertesi gün okula gidecek olmanın tedirginliği de mevcut. Duş almam lazım, tırnaklarımı kesmem lazım, ödevlerimi yapmam lazım ancak-fakat babamın açtığı ve açtıktan sonra uyuduğu bir Cüneyt Arkın filmi seyretmekteyim. Eski Türk filmlerini sevmem, izlemekten hoşlanmam ama yaşıma uygun sorumluluklarım olduğu zamanlarda öylece bir koltuğa uzanıp, başını ve sonunu asla izleyemeyeceğim eski bir Türk filmi seyretmeyi çok severim. Şahmat Bey’in incelenmesini istemediği muhasebe defterine bakar, kale surlarında dravdan ölen bizans okçularını garipserim. O gün televizyonda oynayan film ise bu tarz değil, daha değişik lakin Cüneyt Arkın yine de kötü adamların tavuğuna kışt demekten geri kalmıyor.

Kimileri için bir huzur, kimileri içinse bir huzursuzluk tablosu olan ‘o’ gün, Romalı Perihan’ın sesiyle veya abartı ses efektleriyle kulaklarımın yankılandığı ‘o’ gün, Cüneyt Arkın’ın çeşitli akrobatik hareketler yaparak kötülere her zaman olduğu gibi haddini bildirdiği ‘o’ gün; içimde nedensiz bir öfke yaratıyor. Seneler önce ‘o’ gün öyle yaşanmak zorundaydı, öyle yaşadım ve günümüze gelindiğinde sanki zamanında bir şeyleri eksik ya da yanlış yaptığımı düşünmekteyim. Eski Türk filmleri seyrederken geçirmiş olduğum vakitlerime nefret kustuğumdan değil, nedenini bilmediğim bir hissiyat beni öfkelendiriyor. Erman Film Prodüksiyon şirketi ya da Cüneyt Arkın değil beni kızdıran, sanki o zamanlardaki şahsiyetim! Hiçbir şey yapmamak her çocuğun hakkı olduğu gibi benim de hakkımdı lakin bunun bedelini gelecekte daha çok ödemiş gibi hissediyorum kendimi.

Elbette herkesin olduğu gibi, benim de çocukluk travmalarım var. Onların arkasına sığınıp zırlayacak değilim lakin o günlerin yarattığı bir nefreti içimde canlı tutmak beni garip bir insan ya da haksız yapmamalı. Birçok şeyi unutmuş olmalıyım, birçok şeyi bilerek unutmayı seçtim, birçok şey ile barıştım ve her şeye rağmen ruhumda bazı kesikler silik de olsa durmaya devam ediyor. Elli yaşımda geldiğimde hatırlamayacak olsam da, elli yaşıma gelsem dahi benim karakterimi etkileyecekler. Tüm o şeyleri de senelerce dışarı atamadım asla. Kimseyle konuşamadım, kimseyle paylaşamadım. Niye? Çünkü bize ‘Erkekler ağlamaz!’ dediler ve ‘Kaplanlar ağlamaz!’ diye film seyrettirdiler. Erkekler duygusal olamazdı, kaplanlar ise çok iyi avcılardı. Bir erkek ortamında konuyu duygusallaştıran her erkek ‘ibne’ damgası yedi ve kaplanların soylarını tükettik. Ben de bir erkeğin duygusal bir şekilde travmalarından bahsetmesini garipserim lakin yine de dünyada en samimi olduğumuz insanlarla bile bazı konuları açık yüreklilikle konuşamamamız daha da garibime gidiyor. Hayatın içinde zaman zaman tabiri caizse erkekleşen kadınlara hayranlık ile bakılırken, kendini ifade etmek gibi bir durumu gerçekleştirirken konuyu duygusallaştıran erkeklere bir ‘dişilik’ yaftası yapıştırılıp, onunla alay ediliyor. Erkek olmak gerçekten de kimi zaman çok zor, çünkü insanlar erkeklerden hep erkek olarak kalmasını beklemekteler. Kaldı ki insanlar, karşısındakinin erkekliğini sorguladığı pek çok konu aslında kendi kafası içerisindeki bir tabudan, zahiri bir nedenden, şahsi zırvalardan oluşmakta. Neyse, konuyu çok uzattığıma göre belirtmem gerekir ki sadece kadınlardan hoşlanıyorum. Evet.

Çocukluk sıkıcı, erkeklik kimi zaman çok zor ve Cüneyt Arkın’ın filmleri her zaman için güzeldir. Ne yani dakikalar boyunca kafa yorup da yazdığım bu yazıda sadece bunları mı anlattım? Yazık bana.
Aslında yazık değil. Kendime bir blog açtığımı ve her gün yapıyor olduğum işin ‘konuşmak’ üzerine kurulu olduğunu düşünecek olursak, kendi varlığıma çok aykırı bir cümle kuracağım: ‘Aslında konuşmak ve bir şeyler yazmak çok gereksiz bir hareket.’ Niye? Çünkü çok kısıtlı bir alan içerisinde anlamlıyız.

Dil dediğimiz olay, ağzımız ile çıkardığımız seslerin bir kısmına mana kattığımız ve bu şekilde iletişime geçtiğimiz bir araçtır. Alfabe, bu seslere fiziksel bir karşılık bulma isteği, yazılarımız ise bu fiziksel karşılıkları kullanarak oluşturduğumuz bir kayıt sistemidir. İnsan bu şekilde düşününce ağzının tadı fena halde kaçıyor ve bir şeyler anlatmak için çabaladığında bile bir şeyler anlatamıyor.
İnsan biraz böyledir… böyle olması gerekli midir bilemem ama böyledir işte. Bir şeyleri garipsemek ve ara sıra durup da hayata karşı ne kadar yabancı olduğumuzu düşünmek kanımızda var. Kurcalamak, rahatsız olmak, sorgulamak, kendini uyuşturmayı amaç ya da ödül olarak görmeyen her insanın ortak özelliği. Bu tür insanların varlığını diğerlerine göre daha kabul etsem de, gezegenimizdeki en zeki yoldaşımız bile bir orangutanın çığlığından daha manalı bir ses çıkaramayacaktır. Şu anda okurken beyninize manalı gelen bu kelimeleri yazan şahsım da ne yazık ki buna dahildir. Bir horoz gibi ötmüyorum veya bir kurt gibi ulumuyorum ama benim Tourette sendromu olmadığıma inandıran tek şey yine insanların ta kendisi. Bizi normal yapan tek şey, alışıldığı gibi davranmak ve aşina olduğumuz sesler çıkarmak.
Manalı konuşmuş olmak, manalı hareketler yapmış olmak, manalı yaşamış olmak insanın en büyük arzularından birisidir. Tanrı inancına da işte bu yüzden bu kadar sıkı sıkıya sarılıyız. Dünya dışından bir varlık bizden bir şeyler ister, istediklerini yaparız ve böylece dünya dışında da bir karşılığı olan hareketler yapmış, sesler çıkarmış oluruz. Bundan şüphe etmemek ise inancımızın seviyesini belirler.

Madem her şey bu kadar anlamsız, ben niye bir şeylerin peşinden koşturup, bir şeyler anlatmaya çalışıyorum? Açıkçası bilmiyorum. Ama yapmak istiyorum. Evet, her şey manasız olabilir ama hoşuma giden manasızlıkları yapabilmek benim hakkım olmalı. Yazı yazmaktan keyif alıyorum, beynimdeki toksik zehirleri dışarıya aktarmaktan zevk alıyorum, seksten sonra zevk aldığım ikinci şey saçmalamak, saçmalamak ve saçmalamak! Beni yadırgamayın lütfen, beynimde dönüp dolaşan kimi cümleleri birer mermi gibi şu sayfaya sıkarak kafamı rahatlatmak suçum, başarısızlığım ya da hatam olmamalı. Kaplanların ağlamadığını iddia eden eski bir filmi izlemekten daha az keyif aldığımı geçmişte tecrübe etmiş bir insanım. Bırakın saçmalayayım, bırakın saçmalasınlar, dünyanın bu rezil haline bir sorumlu bulmaksa eğer konumuz, tutarlı gözükmek için kendinden ödün verenlerdir düşmanımız.

