İnsan kandırılmaya muhtaç bir soytarı gibi

Kendime bakıyorum, etrafımdaki insanlara bakıyorum, sosyal medyadaki paylaşımların altına yorum yapan kişilere bakıyorum ve ‘insan’ denen varlıkta bir şeylerin eksikliği olduğunu rahatlıkla hissedebiliyorum. Beynimizde bir şey eksik! Adını tam olarak koyamıyorum, birkaç cümleyle özetleyebileceğim bir şey de değil. Uzun uzun anlatmam gerek sanırım. Belki bu konuda çok doldum, belki gerçekten de beynimdeki fikirlerin özetini çıkardığım zaman asıl anlatmak istediğim konunun esas tesiri de kayboluyor.

Hayatımın çok büyük bir bölümünün kendimi bir şeylerle kandırmakla geçtiğini fark ettiğim günden beri hiçbir uykum eskisi kadar huzurlu değil. Önce bir şeyler hayal ettim, sonra da o hayalleri neden gerçekleştiremediğime dair sebepler ürettim. Önce planlar kurdum, sonra da planlarımı neden hayata geçiremediğime dair nedenler düşündüm. Önümde sallanacak bir havucu tutan oltayı kendi ellerimle belime sardım ve havuca ulaşmak için koşturmaya başladım. İnsan bunu kendine niye yapar? Söyleyeyim: İnsan olduğu için.

Altın semer vursan bu kadar yürümezdi.

İnsanın hayallerini gerçekleştirmesine engel olan bir sürü sebep vardır. Ailesel sebepler, maddi kaygılar veya yetersizlikler, arkada bırakılamayan sorumluluklar gibi çözümü pek de kolay olmayan sorunlar çoğu zaman hayallerimizi imkansızlığa iter. Ancak-fakat her şeye rağmen çoğu hayalimizin katili direkt olarak yine kendimizizdir. Bunu kabul etmek elbette çok zordur. Beynimiz; kendi yaratmış olduğu ve gerçekleştiğinde mutlu olacağını düşündüğü bir senaryonun yaşanmamasının sebebinin yine kendisi olduğunu düşünmekten kaçınacaktır. Bunun sonucunda ise önce fiziksel bir suçlu arayacak, bulamadığı takdirde de kendi içerisinde çeşitli bahaneler üretecektir.

“Şunu yapamıyorum çünkü o suçlu.” deriz.

“Bunu yapamıyorum çünkü şöyle oldu.” deriz.

“Onu yapamadım çünkü yapmayı seçmedim. Yapmayı seçmedim çünkü salağın/tembelin/yumuşak götlünün/beceriksizin tekiyim.” demek zor gelir. Bu tür itirafları insan kendisine ancak gecenin ikisinde bir kriz anındayken gerçekleştirir.

“Çöp poşeti almaya üşenişimin 78. günü. Ama sorun bende değil, en yakın marketi sokağımızdaki yokuşunun sonuna açmışlar.”

Bir şeyleri yapmak için gereken tek motivasyon bir şeyleri yapmayı istememizdir. Lakin modern dünyadaki sistemimiz insanı o kadar yoruyor, bizi öyle bir bezdiriyor ki artık hiçbir şey yapmak istemiyoruz. O istenç sanki yüreğimizden bir cımbız ile büyük bir itinayla çekip alınmış gibi.

Yukarıdaki cümlemi okuyan insanların bir kısmı bana hak verecek. Gördünüz mü? O cümleye inanmayı seçtiniz çünkü siz de kandırılmaya muhtaç soytarılardan birisisiniz. Aynı benim gibi. Bir cümle kurmaya karar verdim, o cümlenin dayanağına birkaç damla gerçeklik serpiştirdim ve karşımdakini ikna ettim. Aslında ikna etmedim, karşımdaki ikna oldu. Birçok şeyi yapmamasının nedeninin, modern dünyamızdaki sorunlu sistemimiz olduğunu düşünmek ve buna inanmak arkasında koşturabileceğimiz en iç rahatlatıcı yoldur. Tüm dünyaya savaş açabilecek kadar cesuruz lakin kendimize bahane üretmeyi kesecek kadar cesur değiliz.

“Karşıdan karşıya atlayamadım çünkü karşısı çok uzaktaydı.” diye bir bahane üretme şansın yok. Eğer öyle bir bahanen varsa mezarına koyacakları bir kemiğini bile bulamazlar Erdal!

İnsanları bu kadar suçladıktan sonra biraz da gönüllerini almam gerekir diye düşünüyorum. Aslına bakılırsa beyinlerimizin kendilerine bu kadar fazla bahane üretmesinin akla yatkın bir sebebi elbette mevcut. Şöyle ki, insanlar olarak artık üstümüzde çok fazla yük var. Etrafımızda ve her gün takip ettiğimiz sosyal medyada sürekli olarak birileri ‘başarı destanı’ yazdığı için biz de kendimizi bir organizasyonun içine atmak istiyor, bir şeyler yapmak ve bir şeyler başarmak istiyoruz. Bir yandan da elbette insanız ya, hayal etmeden duramıyoruz! Ancak-fakat bir sürü insanın kötü tecrübesi ve başarısızlığı ister istemez filtreleniyor. Asla sosyal medyada bir haber olmuyor, asla kimse tarafından dile getirilmiyor, asla başarısız insanlar başarısızlıklarını bağıra çağıra bir başkalarına anlatmıyor! Sekiz milyon insanın denediği bir işte on kişi başarılı oluyor, o on kişiden üçü bunu böbürlene böbürlene anlatıyor ve yedi milyon dokuz yüz doksan dokuz bin dokuz yüz doksan insan susuyor. Dünyanın geri kalanı ise kimlerin başarısız olduğunu bilmeden, sadece sesi çıkan başarılı kişilere bakarak bir iç çekiyor ve diyor ki, ‘Neden harekete geçmiyorum?’

Bir harekete geçiyor, iki harekete geçiyor, üç harekete geçiyor ve anlıyor ki işler o kadar da kolay değilmiş. Hevesi sönüyor, istediği memnuniyete erişemiyor, yoruluyor, gücü yetmiyor. Peki ya duruyor mu? Hayır, karşısına başka başarılı insanlar çıkıyor, kendisi bir şeyler hayal etmeye devam ediyor ama artık kafasında bir gerçeği oturtmak zorunda kalıyor. O gerçek ise, bahaneleri oluyor.

Etrafımızdaki insanlar bizden bir şeyler bekliyor olabilir, biz de kendimizden bir sürü şey bekliyor olabiliriz, bir şeyler başarmak ve devam ettirmek en büyük arzumuz da olabilir ama insan birkaç kez tökezleyince, birkaç kez haksızlığa uğrayınca, birkaç kez yorulup da emeğinin karşılığını alamayınca bu döngünün içerisine düşüveriyor. İnsan olduğu için bir şeyler hayal ediyor, onu yapmak istiyor ama harekete dahi geçmeden mazeretler üretip kendini bir şeylerden alıkoyuyor. O yüzden ben de dahil bir sürü insan, kandırılmaya muhtaç bir yığın soytarıdan başka bir şey değiliz. Saçma sapan şarkılarda dans etmekten başka hiçbir şey bilmeyiz. Yersen.

İnsan beyni. Yani beynimiz. Çocukların ulaşamayacağı yerde muhafaza ediniz. Aman haa Erdal! Adamın aklını alırlar aklını.

Kendi kendimizi düşürdüğümüz tuzaklardan bahsettiğime göre, şimdi sırada birbirimizi düşürdüğümüz tuzaklara gelmenin sırası gelmiştir.

Nasıl ki insan beyninin bir şeylere inanmayı tercih etmediği zamanlarda kendi kendini eritip bitirmeye çalıştığını açık yüreklilikle söyleyebiliyorsam, gelişen ve bu gelişimin hangi yöne doğru olduğunu asla bilemeyeceğimiz medeniyetimizde, insanların da bize dayatılan çoğu hayalin içinde birer mankurt olduğunu da haykırabilirim. Ne yazıktır ki bizler, elimiz aletimizdeyken ekranın sağ alt köşesinde çıkan ‘bir buçuk kilometre ötede azgın bir milf seni bekliyor’ reklamlarına tıklayan varlıklarız.

İşte karşınızda Sülün Osman. Ve şu anda aramızda, bu adamdan Galata Kulesini veya İstiklal Caddesi’ndeki tramvayı satın almış insanların torunları yaşamakta.

Hangi devre göz gezdirirsek gezdirelim, insanlar gerçekten de kandırılmaya muhtaç birer soytarı gibi hareket etti. Kimi zaman dinle, kimi zaman milliyetle, kimi zaman parayla, kimi zaman da güçle kandırıldık. Bazı insanlar bu tür konularda çoğunluktan daha zeki ya da becerikli oldu, etrafta ‘Yar bana bir eğlence!’ diye gezen dedelerimizi kandırdı ve kendi çıkarlarına alet etti. Mesela tarihimizdeki çok ilginç bir karakter olan Sülün Osman’a dönüp de bakalım. Bu adam Taksim Meydanı girişine bir paspas attı ve girip çıkandan para aldı. Bugün bakıldığında ona kanan insanların ne kadar da aptal olduğunu düşünebiliriz ama modern dünyamıza dönüp de baktığımızda görüyoruz ki etrafımızda eskiye göre daha fazla Sülün Osman var.

Jet Kent’ten bir ev al, sana Proton marka araba vereyim. Çünkü ben kar amacı gütmeyen bir yatırımcıyım.
“Merhaba Tansu Hanım. Kemalistler Derneği olarak çok zor durumdayız. Evet, laiklik elden gidiyor. Gitti gidecek. Ne kadar mı? Valla bir beş-beş buçuk atsanız yeter diye tahmin etmekteyim.
Batacak olm tüm bankalar. Koş, paranı kurtar. Ama bak kimseye söyleme haa, aramızda. Şşş…

İnsanoğlu sürekli olarak kendi çıkarını kovalar. Kovalasın zaten, ona bir lafım yok. Ama bir insanın bir işten çıkarı normalden daha fazlaysa orada bir duraksamalı. Duraksamıyor mu? Niye duraksamıyor? Çünkü bakıyor etrafına, herkes onun yaptığını yapmakta.

AZNİK araştırmaları bu teyzemizin tam tersini doğrulamakta.
(AZNİK: Aziz Nesin İstatistik Kurumu)

İnsanlar kandırılmayı sevmez. Hatta insanlar kandırılmaktan nefret eder. Lakin kandırıldığını fark etmezse, ona satılmış hayallerden çok mutlu olur. Kimsenin kimseye günahını bile vermeyeceği bu dünyada, niçin tanımadığı insanlardan veya bilmediği sistemlerden bir çıkar sağlayabileceğini düşünmekten bile aciz varlıklar olarak çoğu zaman başımıza gelenler de bize müstahaktır.

Başkalarına para veririz ve güzel günlerin hayalini satın alırız. Başkalarına para veririz ve işe yarar biri olmanın hayalini satın alırız. Başkalarına para veririz ve daha çok paraya sahip olmanın hayalini satın alırız. Buraya kadar içime dokunan, yüreğimizi yaralayan ya da bizi üzen hiçbir konu yoktur. Her şeyin bir hayal olarak kaldığını anladığımızda ise kapana takılmış bir av gibi kalakalırız. Üstelik ne tür bir hayvan olduğumuzun da hiçbir önemi yoktur. Kandırılmaya bu kadar istençli olduktan sonra deve olsan bile bir işe fayda etmez. Hatta seni tutarlar, bir başkasını mankurt yapmak için senin derini kullanırlar.

Ne? Çılgın sayısal yine mi devrettii?

İnsan beyni bir sürü problem barındırıyor içinde. Bir sürü hatamız, bir sürü sanrımız, bir sürü algısal çelişkimiz mevcut. En basit soruları bile soramıyorken kendimize, en karmaşık sorunların peşine düşüyoruz. Emeğin dinamiklerini çözemiyor, sadece emek vermekle bir şeylerin olabileceğini düşünüp başarısızlığa uğruyor, sonra ona küsüyor ve kısa yollardan kendimizi mutlu etmeye çabalıyoruz. O uzun yolları henüz yürümüş değilim ama kısa yolların bir kısmını gördüm Erdal! Kısacık olmasına rağmen her bir köşesi tutulmuş, her bir boşluğu örümcek ağı ile tutturulmuş. Işığa gittiğini zannederken aslında yangına yürüdüğünü fark edemeyen bir sürü insan gördüm Erdal! Onları izledim, arkalarından baktım ve gülüp geçtim. Onları uyarmamak benim tercihim değildi ve suçum haline gelmemeli! Ben sadece onlardan alacağım saçma sapan cevaplara karşı bıkmıştım. Kendinden emin Napolyonlar Moskova’ya yürüdü durdu, yürüdü durdu. Sen de yürüyedur Erdal, belki sen bulursun ait olduğun sirki.


Yorum bırakın