“Ot çiçek açarsa türüne göre bin bir tane ismi vardır ama açmaz ise ‘Yabani ot.’ de, geç. ‘Adı ne?’, ‘Yabani ot.’ Vurun garibanın beline zaten. Bana çok büyük bir haksızlık gibi geliyor. ‘O biçilirken canı yandı, duymadınız.’ diye çok güzel bir söz vardır, öyledir. Çok şey anlatır.”

Sevgili martı! Merhaba.
Az önce sarf etmiş olduğum cümleler seneler sonra aklıma tekrardan geldiğinde önce bir duraksadım ve sonrasında da sersemledim. Zira yıllar evvel Alpay Erdem’in kurmuş olduğu bu cümleler dünya ile bağlantımı özetliyordu, farkınaysa yeni varmıştım.
Herhangi bir insan olarak doğdum, herhangi bir insan olarak yetiştim, herhangi bir insan olarak büyüdüm. Hepimiz böyleyizdir değil mi? Evet. Aslında hayır! Seneler boyunca herhangi birisi olarak yaşamış olmak ve seneler boyunca etrafımdan herhangi birisi gibi bahsedilmek beni yabani bir ota çevirdi. Özelliksizdim, özellikli olsam dahi bunu göstermedim. Vasıfsızdım, vasıflı olsam dahi bunu sakladım, kendime güvenemedim. Çiçeksizdim, çiçek açacak gibi olduğumda bile birileri geldi ve üstümde fal baktı.

İnsanın çocukken yaşadıkları olaylar geleceğini etkileyebilir. İnsanın çocukluğunda yaşayamadıkları ise geleceğini kesinlikle etkiler! Hatta bırakın çocukluğu, ergenliği ve gençlik yılları bile müthiş mühim zamanlardır. Zira sonucunda bir ‘insan’ yaratmış olursunuz.
Düşünüyorum da, gerçekten de çok az defa takdir edildim, hatta takdir edilmeyi bırak, en coşkulu hevesle yaptığım işler bile görmezden gelindi. Alkışları huzuruna şaklatmak amacıyla çaba göstermeyen bir insan oluşumu da işin içine eklersek, tebrik edilmek benim için oldukça olağanüstü bir olaydı. Okuldaki sınavlardan yüksek not aldım, öğretmenlerim kopya çektiğimden şüphelendi. Oynadığım futbol maçlarında çok iyi derecede performanslar sergiledim, antrenörlerim rakibin zayıf olduğunu söylediler. İşimi en layıkıyla yapmak için yeri geldi gecemi gündüzüme kattım, insanlar bunun sanki benim bir görevimmiş gibi olduğunu düşündü, olayları bu şekilde algıladı. Bir başkası tarafından yapıldığında takdirlere boğulduğu işler, ben yapmadığımda sanki benim eksikliğimmiş gibi lanse edildi. Ne yazık ki çiçek açsa dahi yaprakları hemencecik yolunan bir insan, dışarıdan yabani bir ot olarak görülmeye mahkumdur.
Keşke sırtıma vurup da ‘Aslan parçası bu aslan!’ diye yalan dahi olsa birkaç kelam edebilen bir insan olsaydı. Evet, yeri geldiğinde söylenebilecek yalanların eksikliğiyle bu hale geldim! Etrafımdaki herkes yersiz bir gerçekçiliğin ve kimi zaman da sinir bozucu bir görmezden gelmeciliğin sınırlarında gezindi durdu. Dikenim ellerine battığındaysa yine beni suçladılar.

gelecekte medet ummayın.
Sevgili martı! Merhaba.
İnsanlara sesimi duyurmaya çalıştım ama herkes kendi sesinin daha güzel olduğunu düşünüyordu. İnsanlara emeğimi göstermeye çalıştım ama herkes kendi emeğine aşıktı. İnsanlara hayallerimi anlatmaya çalıştım ama herkesin beş dakika sonrası, benim seneler sonramdan önemliydi. Durdum, kendi içime çekildim, vahşi düşünceler beynimin dört bir yanına sarıp sarmalanırken canım yandı ve kimse de duymadı beni! Hayata yabani bir otun kırgınlığı ile devam ettim ama dışarıdan kendimi kırılgan değil, saldırgan ve ısırgan göstermeyi de ihmal etmedim.
Uzun gecelerde hep aynı şarkıyı dinledim, beynimin içi islerle kararırken birbirinden farklı farklı şeyleri dert edindim. Her türlü yolculuğu göze aldım, her türlü vedaya razı geldim. Aklımdaki her çeşit düşünceyle boğuştum, insanın her türlüsüyle bir şekilde anlaştım . Şimdiyse dönüp diyorum ki, zihnimin içinde suçlar işlemek tercih değil, kaderimdir.

Sevgili martı! Merhaba.
Evet, sarhoşum. Sarhoşum ama sorsana bir, niye sarhoşum? Düşünsene, bütün varlıkların oluşması başlı başına bir absürtlük iken kalkar yetmezmiş gibi kalp kırarız. Hem de bazen bir otun bile kalbini kırarız! Ne zaman ki bir yabani ot görsem aklıma bu gerçek gelir, özür dilerim ondan. Elimi dikenine sürterim, acıtırım canımı. Sevinir sabi. Koskoca insanlığın ota olan bu vefasızlığını tek başıma ödedikten sonra aklıma insanlığın ta kendisi gelir. Peki ya insanlığın bana olan borcunu kim ödeyecektir? Hangi babayiğit çıkacak da, ruhumdaki dikenlere elini sürtecektir?
İnsanlığın ota olan borcunu ben tek başıma öderim, insanlık ise bana olan borcunu asla ödemez. Bu durum beni sinirlendirir, öfkelenirim. İçimdeki o fikirsel kanserler tekrar çıkarlar ortaya, zihnimin buzdağındaki o görünen yüzeyde beliriverirler. Bir sarmaşık gibi tüm o kütleyi sararlar, aklımı ele geçirirler ve ruhum bir duman deliğine giriverir.

ya da içinde yer alacaksın.
Sevgisiz bir bebeklik, takdirsiz bir çocukluk ve ilgisiz bir ergenlik sonrası, insanlar ile aramda baş gösteren o soğukluğun sebebi, geçip gitmiş onca gün sonrasında artık insanları alelade ve genel geçer bir kalıba sokuşumdan kaynaklanıyordu. İnsanlara değer vermek çoğu zaman benim için çok zordu ve ben de onlara sıradan, yabani, özelliksiz, vasıfsız, amaçsız, varlığı sinir bozucu gibi yaftalar yapıştırdım. Ve hatta değer vermediğim veya değer vermeyi kestiğim bir sürü insanı görmezden gelmek de en büyük alışkanlığımdı.
Tüm bunları kendim akıl etmemiştim, her ne yapıyorsam bunu insanlardan öğrenmiştim! Bir yabani otun yanında, ‘Yabani bir ot işte. Çıksa ne olur, çıkmasa ne olur?’ diyerek geçen herhangi bir insan gibi, ben de aynı insanların yanından yürüdüm gittim. Gözüme veya gönlüme bir güzellik gösteremeyen her şeye dudak büktüm ve kafamı çevirdim. Tabii tüm bunlar içimde olup bitti, çoğu zaman insanların yüzüne içten bir şekilde güldüm ve onlar da beni pozitif, saygılı, samimi sandı. İnsanları kandırmak çoğu zaman gözüktüğünden çok daha kolaydı.
Her şeye rağmen belirtmem de gerekir ki, kendi içimde ne kadar şerefsiz ne kadar içten pazarlıklı bir yaratık olduğumu insanlar bilmese dahi, beynimde neler dönüp durduğunu bildiğim için kendi kendimin celladı olmaktan kaçınmam. Kimse bilmese, kimse duymasa, kimse görmese, kimse hissetmese dahi, fikirlerimden ‘ben’ haberdarım. Onlar yüzünden çok defa kendimi yargıladım, çok defa kendimden utandım, kendimle çok defa savaştım.
Yine de tüm bunları bir kenara bırakacak olursak; insanların suratlarına gülümseyerek bakarken onlara zihnimin içinden büyük hakaretler ettiğim, varlıklarına saygısız davrandığım, özellikleriyle dalga geçtiğim ya da onlarla olur olmaz alay ettiğim için pişman mıyım? İşin kötüsü şudur ki, kendimi yargılamaktan kaçmıyorum ama herhangi bir pişmanlık da duyamıyorum. Ben kötü bir insan değilim, ben kötü bir insan olmayı da tercih etmiyorum, sadece hayattan bunu gördüm, bunu öğrendim ve artık içimden bunlar gelmekte! İçimden alay, içimden ciddiyetsizlik, içimden hakaret kopup gelmekte. İnsanlar bana lavanta gibi davransaydı, onlara lavanta gibi kokardım. İnsanlar bana yabani bir ot gibi davrandı ve dikenlerim ellerini acıtınca, yüzlerini buruşturup bana baktılar. Kimsenin suratında ise, ektiğini biçmiş bir çiftçinin ifadesi yoktu.

Sevgili martı! Merhaba.
İnsan gibisin ulan, insan gibi! Geldin kondum önüme, derdimi dinliyorsun ama derdim de umuruna değil ki. Bu saatten sonra başıma Jonathan Livingston olsan kaç yazar? Biramın yanındaki pakette duran birkaç fıstık parçası için dakikalardır yüzüme bakıyorsun, ben de seninle saçma sapan bir duygusal bağ kurmaya çalışıyorum. Yazık bana. Yazık bana!
Gerçi evet, gerçekten de yazık bana. İnsanlar bitti, şimdi de dertleştiğim martıya laf söyler oldum. Ne diye bu kadar canlının kalbini kırmaya alıştım ki? Üstelik yabani otlardan af diliyorken…

Sevgili martı! Merhaba.
Hatırlıyorum, her şeyin başladığı o ilk zamanlarda içimde bir cevap aradım durdum. Niye böyle bir insan olmuştum? Gözümü açıp da dünyayı gözlemlemeye başladığım günden beri en çok eleştiriyi kendime yapmıştım lakin kendime davrandığım kadar acımasız bir şekilde insanları eleştirdiğimde işin rengi değişiyordu. Başkalarına da kendime davranırmış gibi davrandığımda, kendimi yargılarmış gibi yargıladığımda onlara haksızlık yaptığımı düşünüyor, kendimi bundan alıkoyuyordum. Dışarıdaki insanlara insanlarla kendimle alay ettiğim gibi alay edemiyor, kendime haksızlık yaptığım kadar haksızlık yapamıyordum. Kendime davranabildiğim gibi başkalarına davranma fikri sanki birisinin günahını almak, yetimin lokmasına göz dikmek, mazlumun sırtına basmak gibi geliyordu.
O günlerde anladım ki kendime çok yüklenen bir insanmışım. Kendime bu derecede yüklenmeyi bırakmayı seçmek elbette doğru bir seçim olurdu fakat zihnim bir kere bulanmış, duygularım bir kere zehirlenmiş ve düşünce sistemim bir kere bozulmuştu. Kendime karşı kendimi dizginleyemediğimden, dışarıdaki insanlara karşı acımasızlaşmak zorunda kaldım. Bana çokça yararı dokunmuş insanlar hakkında bile, anlık olarak gerçekleşmiş olsa da öylesine rezil şeyler düşünebilmiş bir insanım ki, bazen yine kendimden ölesiye tiksinesim geliyor. Tabii sonra geçiyor. Tüm bunlar ise sadece üç-dört saniye içerisinde gerçekleşiyor.
Beynimin içindeki dünyada saygısızlık yapmak, toplumun normlarına vahşi yakıştırmalarda bulunmak, algıladığımız dünyaya yabani bir saldırganlıkla bakmak içimden geliyor işte! Evrende var olmuştum ve nihayetinde, evrenin var ettiği diğer canlılara karşı kendi içimde insanlık suçu işleyip duruyordum. İlk başlarda kendimi feci derecede kötü hissetsem de bu duygu geçti, yerini zamanla hissizliğe bıraktı. Önündeki narkozlu bedeni neşterle yarıp, o aralıktan böbreği çekip çıkaran bir doktor gibiyim. Karşımdaki de benimle aynıdır lakin onun kanını akıtmak, hayati organlarıyla oynamak, damarlarını etinden sıyırmak, bedeni üstünde bir şeyler ve bir şeyler yapmak içimi kaldırmıyor. Böylesine hissizleşmek çok kötüydü, bu hissizliği hazmetmek daha da kötüydü ama ikisine de katlandım… ve işte şimdi bir yabancı, bir yabaniyim.

Sevgili martı! Merhaba.
Elbet bir gün bitecektir benim de iç dünyamdaki bu kavgam. Bir son vereceğim evrene karşı beslediğim kötü ve zararlı her düşünceye. Daha sabahından akşamı belli olan Pazar günlerini yaşamayacak, daha başından sonu belli hikayeler yazmayacak, insanlara önyargılarım ile yaklaşmayacağım. Açıkçası buna da ihtiyacım var.
Garip bir insanım, kabul ediyorum. Ufacık bir çocukken hayal ettiğim geleceğim ile en ufak bir alakam bile yok. Nasıl bir insana dönüştüğüm, daha da ileride nasıl bir insana dönüşeceğime dair en ufak bir fikrim yok. Ancak-fakat en azından ne tür bir ot olduğumu biliyorum! Yabani otum ben. Sesimi duyuramam kimseye, çıkamam asla düzlüğe. Dün ne isem bugün de oyumdur. Çiçek açmam asla, izin veremem insanların beni tanımasına, bağlanamam kimseye. Elini uzatan olursa acıtırım canını, dünyaya olan nefretimden dolayı. Yabani otun da olayı budur zaten. Sevmeye çalışır insanları henüz küçük iken. Açtı mı dikenler, yakar sevdiklerinin canını, ilk önce sevdiklerini kaybeder, sonraysa bütün insanlığı.
Sevgili martı! Merhaba.
Baksana, alkolün etkisiyle hıçkıra hıçkıra kırk dokuz dakikadır konuşuyorum sana. Keşke bazı şeyleri yaşamak da bu kadar kısa olsa. Ve canı yanmasa otun. Canın yanmasa senin… benim, bizim, diğerlerinin. Yanmasa canları, yabani kalmak zorunda bırakılmış herkesin. Ama ne çare? En berbatımızdan, en güzel kokanımıza kadar aynıyız aslında. İçimizde köpürüp duran duygular, nefreti yaratmadan duramıyor. Peki ya sen ne yapacaksın? Ancak sana fıstık veren bir ayyaşı dinleyecek, ona küfretsen bile kahkaha atar gibi öteceksin. Sonuçta martı olmak ayrı, enayi olmak apayrı bir şeydir.

