Mutfakta öylece oturuyor, büyük bir sıkılganlık içerisinde sigaramdan nefesler alıyordum. O sırada kız arkadaşım içeri girdi, “Biliyor musun, annemler memleketten avokado göndermiş.” dedi. Sustum, hiçbir şey söylemedim. Sevgilimin suratına baktım, ailesinin Fethiye’de oturduğunu hatırladım, sigaramdan bir nefes daha çektim.

Kız arkadaşım mutfak masasının üzerinde koyduğu kabın içerisine elindeki avokadoları doldurduktan sonra içinde bir adet de elma attı. Tekrardan bana döndü ve bu sefer de “Biliyor musun eğer avokadoların yanına elma koyarsan daha çabuk olgunlaşır.” dedi. “Ne bileyim lan! Hayatımda sen olmasan avokadoyu ısıra ısıra yemeye çalışacak adamım, ne bileyim!” diyecek gibi oldum, demedim. “Bilmiyordum aşkuşum.” dedim. “İlginçmiş.” dedim. “Avokado ile ne yapacağız?” dedim. “Yarın sabah kahvaltısında görürsün. Omlet yapıcam, ekmek kızartıcam, üçü beraber çok güzel oluyor.” dedi.

Memleketten gelecek erzak şekli budur! Oradan kurban etiyle yapılmış kavurma çıkar, tam yağlı beyaz peynir çıkar, yaşlı bir ninenin yaptığı salça veya turşu çıkar, ne bileyim irili ufaklı kavanozlara dağıtılmış hakiki zeytinyağı falan çıkar! Memleketten gelen avokadoyla yapılan kahvaltılar Ortadoğu’da yaşayan bir erkeğin kaldırabileceği bir olay değil.

Sevgilim ile yaşadığım bu küçük an içerisinde çok fazla düşünce ve duygu yaşadığımı fark ettim. Birkaç saat sonrasında o anı düşündüğümde gözlerimin ucuna tek bir görüntü düşüyordu; kız arkadaşım elinde bir kap dolusu avokado ile yüzüme bakmaktaydı. Bunun üzerinde düşündüm, düşündüm, düşündüm. Bir süre geçtikten sonra içimde bir hissiyat belirmişti, sanki ben bir deklanşöre basmıştım! Beynimde bir fotoğraf çekmiş, o fotoğraf üzerinden çeşitli zihinsel yollara girmiştim. Şimdiyse aklımda minik bir anı, o minik anın ise her zaman için hatırlayabileceğim bir fotoğrafı vardı.

Herkesin içinde bir Ara Güler vardır. Ancak-fakat kimisinin kendisiyle arası çok açıktır.

Deklanşöre basma duygusunu ilk defa hissetmediğimi, deklanşöre bastığımı hissettiğim ilk anda fark etmiştim. Esasında ben bunu ilk defa yapmıyordum! Sonbaharın yağmurlu bir gecesinde, saat dört civarında, sokağın loş ışık lambası altında, tanıdığım iki insanın kavgasını ayırırken de böyle bir an yaşamıştım. İkisinin birbirine bakan öfkeli suratını görmüş, o an bir deklanşöre basmış, daha sonra da kavgalarını ayırmak için çabalamıştım. O günü hatırladığımda aklıma o fotoğraftan başka pek bir şey gelmez.

Yine günün birinde, yine bir sonbahar sabahında, tanıdığım ve sevdiğim bir insanın evinde, onunla birlikte dışarıya çıkmaya hazırlanıyordum. Bir anda kendi odasından çıktı, evinin koridorlarında göz göze geldik. Ben bir köşedeydim, o da diğer köşede. Üstünde simsiyah bir boğazlı kazak vardı. Gözlerimin en derinlerine baktı, “Boğazlı kazak için henüz erken mi?” diye sordu. Bu soru havanın sıcaklığına dair bir soruydu. “Boğazlı kazak için artık çok geç.” diye cevapladım onu. Bu cevap da modanın günümüz formuna dair bir cevaptı.

Boğazlı kazak, Fenerbahçe Şampiyonlar Ligindeyken güzeldi…

Pandemi zamanında İstanbul’da yaşamama rağmen şans eseri Kocaeli’nde, kuzenlerimin yanında bulunuyordum. Aniden şehirler arası giriş ve çıkış yasakları konmuştu, ikametgahım ise üniversite okuduğum şehir olan Kırklareli’nde olduğu için hiçbir şekilde evime geri dönemiyordum. Kaldı ki dönmemek de işime geliyordu, her neyse.

Bir vakit sonra kuzenlerimdeki misafirliğim herkesin canına tak edince kendi kendime çözümler üretmeye başlamıştım. O sıralarda ulusal bir biyomedikal firmasında çalışan tanıdığım olan Yasin Abi ile görüşmüş, beni Kocaeli’nden İstanbul’a kaçırabileceğini, polis kontrol noktalarını ezbere bildiğini ve transit aracının arkasında en azından benim kadar boş yeri bulunduğunu söylemişti. Onun bu teklifini büyük bir mutluluk ile kabul etmiş, sözleştiğimiz günün gelmesini beklemeye başlamıştım.

Yarasa yenir mi lan? Bir şeye yarasa herkes yerdi. (Pandeminin başlangıcından beri düşündüğüm şaka.)

Yasin Abi bir hastane şirketinde çalışıyor olmanın verdiği özgüven ile önce İstanbul’dan Ankara’ya gidip çeşitli hastane cihazları almış, ardından fırsat bu fırsat deyip Samsun’a(?) çıkmış, sülalesi ile biraz vakit geçirdikten sonra küçük bir koli kutusu içerisinde taklacı güvercin(?) teslim almış, ardından Kocaeli’ne devam etmiş, sağ olsun beni almıştı. İlk başlarda yolculuğumuz normal bir şekilde devam ederken muhabbetimiz polis kontrol noktalarına yaklaşmamız ile bozulmuş, transitin arkasına geçmek zorunda kalmıştım. Hal-durumum ise şöyleydi: Sadece birkaç iğne deliği kadar boşluktan içeri giren güneş ışığını fark edebiliyordum, bunun dışında bulunduğum kısım zifiri karanlıktı. Ayrıca irili ufaklı onca hastane cihazının ortasında, elimde taklacı güvercin dolu bir kutu tutmaktaydım. Tam o sırada bir polisin kapıyı açıp da beni o halde görebileceği ihtimalini düşünüp içten içe gülüyor ve korkuyordum. Tek kalemde insan ve hayvan kaçakçılığı yapan Yasin Abi’nin ise bunu nasıl rahatça gerçekleştirebildiği sorusu kafamı kurcalamaktaydı.

“Pırrr…”

Yasin Abi’nin beni Banker Bilo edasıyla İstanbul’a kaçırdığı o günü ne zaman hatırlasam, aklıma o zifiri karanlık gelir, o büyük sessizlik içinde gırlayan taklacı güvercinlerin sesleri gelir, araç yavaşladığında gözüme ilişen ışık huzmelerine bakarak dışarıyı anlamlandırmaya çalıştığım o anlar gelir. O gün deklanşöre zifiri bir karanlığın içindeyken basmıştım ama o zifiri karanlık bile beynimde bir sürü eski hatırayı yeşertiyor.

İnsan bazen de böyledir işte, gözünün önünde büyük bir karmaşa olsa bile tek bir beyaz noktaya odaklanır. İnsan bazen de böyledir işte! Gözünün önünde doğru dürüst bir görüntü oluşmasa bile hatırasının değerlerini yüreğinde yeşertir.

Orada büyük mutluluklar, büyük sancılar, büyük hatıralar var. Dört tane taklacı güvercin, evrak soran polisler var.

İnsan dönüp de kendine dair bir şeyler düşünmeye başladığında garip şeyler fark edebiliyor. Hayat gerçekten de bitmeyen bir bulmacayı sürekli olarak çözmeye devam etmek gibi. Ve deklanşöre basmak bu bulmacaların birer parçası olabiliyor. Bir sürü mutluluğumuzu ve acımızı hiç hatırlamazken niçin bazı anlarda anılarımızın fotoğraflarını çeker, onları birer hatıra niyetine bilincimizin köşelerine gömeriz? Niye ortaokulda çok güldüğüm bir hatırayı hatırlamak yerine tüm ofis çalışanlarıyla içmeye gittiğimiz bir gecede, rakıyı fazla kaçıran depo sorumlumuzun “Bir Giresunlu olarak ben kemençe isterim.” diye attığı narayı hatırlıyorum? Beynim mutluluklarını bir an önce unutmak için çabalayan bir makine mi yoksa ben mi saçmalıklara karşı algıda seçiciyim? Niçin deklanşöre, mantığımın en bulanmaya başladığı anlarda basıyorum?

Bazen deklanşöre değil, frene basmakta fayda vardır.

Beynimde barınan kimi eski fotoğrafları gün yüzüne çıkartıyorum da; o anların içinde bir karalama kampanyası, bir itibarsızlaştırma projesi, değersizlik algısı, yalan veya ikiyüzlülük görüyorum. İnsan böyle anlarda deklanşöre basmak ister mi? Niçin aldığım iltifatlardan veya mutlu olduğum anlardan çok şahsıma yapılmış kötülükleri birer hatıra niyetine saklamaktayım? Bilmiyorum. Belki de insan böyledir. Karmaşık bir sevgi aydınlanmasından ziyade zifiri bir bunalımı hatırlamak, hayatta kalma şansımızı arttırıyordur.

Hatıralarının en derinine in. İntikam alırken ihtiyacını çekeceksin.

Karamsar bir şekilde konuştuğuma bakmayın, deklanşöre basmak güzeldir. Her şeye rağmen bir şeyler hatırlayabiliyor olmamız bile oldukça şaşırtıcı ve şükredilesi bir durum. Bana zarar vermiş onca kötü olayın tesirini bir kenara bile koyarım, yeter ki yılın bazı zamanlarda elinde avokado tutan sevgilimi hatırlayabileyim! Yoksa çok da bir anlamı kalmıyor yaşamanın. Kötülük her yerde işte, insan çektiği fotoğrafları bile özenlice ayırmalı, sadece ödül kazanabilecek olanı vitrine çıkarmalı.

Ödüllü bir fotoğraf örneği. Bundan sonra ne kadar romantik olabilirseniz, o kadar romantik olmaya devam edebilirsiniz.

Kabul etmek gerekir ki güzel fotoğraflara sadece birkaç saniye bakar, kötü bir anı güzelce kayda almış fotoğraflara ise saatlerce baksak bile onu aşamayız. İnsan doğası gereği sadece güzel anlarda deklanşöre basmak ve o ana sıkışıp kalmak ister. Sevdiği insanın kollarında uyukladığı ‘o’ andan daha güzeli yoktur mesela. Ancak-fakat hayat ilerlemeye, zaman akmaya devam eder. Hayat hiçbir zaman kalmak istediğimiz anlarda duraksamaz, her türlü sevincimizin bile içi boş birer anıya dönüşünü seyrederiz. Yaşam, en sevdiğimiz insanın gözlerimizin önünde katledilişi gibidir.

Tüm bunların yanı sıra insan kötü anlarda öyle güzel bir şekilde deklanşöre basar ki, sanki zaman donmuş, hayat durmuştur. O anı içimizde yaşar, o anı içimizde yaşatır, o fotoğrafa bakar bakar dururuz. Deklanşöre basmak güzeldir ama çoğu seferinde canımızı acıtan anları kaydederiz. Güzel anların ise yavaş yavaş birer manasızlığa, pişmanlığa dönüşünü seyrederiz.

Olsun! Tüm bunlara rağmen mutlu olmaya çalışmaktan veya mutlu anlarda deklanşöre basmaktan vazgeçecek miyiz? Kesinlikle hayır. Hayatta tadılacak daha çok tat var ve şimdi uyumam lazım. Yarın sabah erken kalkmam lazım. Sevgilimin kızarttığı ekmeğin üzerine, sevgilimin pişirdiği omleti koyacak, omletin üzerine de sevgilimin hazırladığı zeytinyağlı, limonlu ve kırmızıbiberli avokadoyu süreceğim. Ekmekten kocaman bir ısırık alıp afiyetle yerken de belki bir kez daha deklanşöre basarım, kim bilir? Son nefesimizi verirken hayat bir film şeridi gibi geçecek önümden ve ben, en çok özleyeceğim fotoğrafı yakalama peşindeyim. Hayatta kalmaya çabalamaktan arta kalan zamanlarımda benim de böyle telaşelerim var işte.


Yorum bırakın