Fakir mahallelerinde rap müzik dinlenir, çünkü…

İnsan kendini niçin özel hisseder? Çünkü her şeyin bir nedeninin olduğunu düşünmek beynindeki en büyük hastalığıdır. İnsan kutsal bir varlık olduğunu düşünür ve bu kutsallığını da yine varoluşuna bağlar. Bu, Kuran-ı Kerim’in gerçek olduğunu Kuran-ı Kerim’in içinde yazan ayetlerle açıklamaya çalışmak gibi bir şey! Herhangi bir kutsal kitap hakkında hayallerinizi yıkmaya çalışacak değilim ama söylemeliyim ki insan özel bir varlık değil. Sırf atalarımız bir şeyler başarmış ve doğada ön plana geçmişiz diye de özel olacak değiliz. Ötüşüne hayran kaldığınız bir kuştan ya da görüntüsünden bile iğrendiğiniz bir böcekten farkımız yok.

– “Cik cik cik*” *Ben özelim!

Babamı henüz 19 yaşındayken kaybettim. Ölümünü ilk öğrendiğimde ne yapacağımı bilemedim, bedenimde ‘ağlamak’ gibi bir refleks bile yaşanmadı. Sadece olan biteni anlamlandıramamış, öylece koltuğun bir kenarına oturup düşünmeye başlamıştım. Başka insanları düşündüm, daha önceki hayatımın zihnimde bıraktığı hikayeye göre benim yerimde olan insanlar ‘Allah’ım neden ben?’ diye dövüne dövüne ağlamaya başlardı. Sonraki günlerde oldukça duygusal bir yas tutmuş olsam da babam hayatını henüz yeni kaybetmişken oldukça analitik düşünen bir insana dönüvermiştim. ‘Neden ben?’ diye düşünmedim. Kimisi babasını hiç tanımıyordu, kimisi beş yaşındayken kaybediyordu, kimisi aşağı yukarı benimle aynı kaderi paylaşıyordu, kimisi iş-güç sahibi olduktan sonra bunu yaşıyordu, kimisiyse babasından önce ölüyordu. Hangisi gerçekleşirse gerçekleşsin, acı bir olay olmasına rağmen doğaldı. Kabul edilebilirdi. Şaşırılacak bir yanı yoktu.

Normal bir şey bu. Ölüm normaldir. Ölen baban bile olsa.

Eğer aymaz bir insan olsaydım babam öldüğünde ‘Neden ben?’ diye ağlardım. Eğer aymaz bir insan olsaydım sevgilim tarafından aldatıldığımda ‘Neden ben?’ diye düşünürdüm. Eğer aymaz bir insan olsaydım başıma her kötü bir olay geldiğinde diğer insanlar çok ama çok mutlu bir şekilde yaşarken, benim niye depresif ve kötü bir hayata sahip olduğumu sorup dururdum. Eğer aymaz bir insan olsaydım kendimi öyle özel hissederdim ki, bir şey beklemediğim gibi gerçekleştiğinde bunu fazlasıyla kafa takardım. Sanki kimsenin babası ölmüyormuş, sanki kimse aldatılmıyormuş, sanki kimse otobüs kaçırmıyormuş, sanki kimse dolandırılmıyormuş, sanki kimsenin emekleri boşa gitmiyormuş, sanki kimse insanlarla tartışmıyormuş, sanki kimse dönemsel depresyonlar geçirmiyormuş, sanki kimse hayatın sillesini yemiyormuş gibi düşünür, tırnağım kırıldığında bile ‘Neden ben?’ diye sorardım. ‘Neden ben?’ Çünkü, ‘Neden ben olmayayım ki?’ Neden babam ölmesin ya da neden tuttuğum takım yenilmesin? Neden yağmurda ıslanmak zorunda kalmayayım ya da neden mutfaktaki bardağım yere düşüp kırılmasın?

Bazı konularda ‘neden’ sorusunu sormak insanın kendini haklı çıkarabilmesi için kullandığı ikiyüzlü bir kelimedir.

Reklamını yapmak istediğimden değil ama aklımdaki en manasız ve bir yandan da bu manasızlığıyla düşündürücü olan bir örnek vereceğim. İzmir’e yeni taşındığım günlerdi, gecenin köründe bir otobüs yolculuğu yapmaktaydım, otobüs hızlıca yolda ilerlerken yolun kenarındaki duvarda bir yazı fark ettim. Duvara sprey boya ile ‘prens bet’ yazılmıştı. O yazıyı gördüğüm andan hemen sonra aklıma tek bir görüntü gelmişti: Elinde sprey boya tutan birisi, duvara yavaşça ‘prens bet’ yazıyordu. Evet, evet! Günün birisinde birisi oraya gitmiş ve duvara sprey boyayla ‘prens bet’ yazmıştı. Ne kadar da manasız değil mi? Hayatının bir anında böyle bir iş ile meşgul olmuş bir insan olduğunu fark etmek insanı şaşırtabiliyor.

Açıkça söylemek gerekirse o yazı hiç yazılmamış ve yazılmayacak olabilirdi. Dolayısıyla onu göremeyecek, otobüs yolda ilerlerken boş bir duvara bakıp geçecektim. Hatta belki o duvarı fark bile etmeyecektim! Ama o yazı yazılmıştı, o yazıyı görmüştüm ve o yazıya şaşırmıştım. Peki ya niye şaşırmıştım? O yazının yokluğu beni hiç de şaşırtmayacakken varlığı niçin beni şaşırtmış, bilincimin ağına takılmıştı? O yazıyı garipsiyordum, garipsiyordum çünkü dünyayı benim tasarlamamı isteseler, o duvara o yazıyı kondurmayı aklımın ucundan dahi geçirmezdim. Evet, şaşırmıştım ama aklıma gelmeyecek bir olay gerçekleşti diye bunun garip olduğunu düşünme yetkisini nereden elde etmiştim? İnsanın zihni böyledir. Beynimizin beklentileri dışına çıkıldığı anda orada şaşkınlık, garipseme, ötekileştirme, hor görme, kabul etmeme, anlamlandıramama gibi yeni fikirler filizlenir. İnsanlığın bir kısmı da bu tür olaylar karşısında çok ama çok farklı bir tavır takınır: Hayranlık. Aklıma gelmeyecek bir şey başka birisinin aklına geldi diye hayran kalacak da değilimdir.

Takipte kalın.

Doğa kimi zaman aklımızın sınırlarıyla alay eden mucizelerle doludur fakat içindeki heyecanı yıllar önce kaybetmiş basit bir ruh olarak onlara ne şaşkınlık duyarım ne de hayran kalırım. Bir örümceğin ağ örüşüne bakıp da yüreğimde ibret duygusunu hissedeceğim o basamakları çoktan kaçırdım. Ama bir şey söyleyeyim mi, isterseniz buna ruhsuzluk deyin, isterseniz duygusuzluk deyin, o basamakları teker teker geçip gitmiş olmak da var olan her şeye karşı bakışımı belki de olabilecek en objektif konuma getirdi. Artık ne kendimin ne de başka herhangi bir şeyin özel olduğunu düşünmüyor ve olan bitenin bunca manasızlık içerisindeki yerini nispeten daha rahat bir biçimde yakalayabiliyorum.

Niçin bu evren var oldu? Eğer inancımızı konuşturmazsak, kimse neden evrenin var olduğunu bilmiyor. Ama evreni tek, şahsına münhasır ve hiçbir güç tarafından taklit edilemez olarak kabul edersek bu sorunun içine çaresizce sıkışıp kalırız. Evrenimiz dışında başka milyarlarca evrenin var olabileceğini, evrenimizin tek olmayabileceğini düşünmeye başlarsak da zaten ilk başta sorduğumuz soru esas etkisini yitirecek. Evrenimiz niye var oldu? Onca evren arasında neden bizimkisini sorgulayalım ki? Zaten hepsinin içerisinde önemsiz bir toz parçasından ibaret!

Niçin bu koca evren içerisinde, küçücük bir alanda ‘güneş sistemi’ diye bir alan var ve bu sistem içerisinde yaşamın doğuşuna müsait tek gezegen dünya? Eğer o koskoca evrenin içerisinde bildiğimiz manasıyla başka bir yaşam formuyla karşılaşmadığımız sürece bu sorunun içine de çaresizce sıkışıp kalırız. O kutlu gün geldiğinde ise aslında evren için o kadar da ‘özel’ varlıklar olmadığımız gerçeğiyle karşılaşacağız.

Bulunduğu medeniyete, evren için o kadar da özel ve tekil varlıklar olmadığını göstermek amacıyla dünya gezegeninden numune toplamaya gelmiş bir keşif gemisi.

Neden dünyanın bu zamanında yaşıyoruz? Neden dünyanın seçili bir köşesinde, böyle bir insan olarak doğduk? Bilemiyorum. Ama şundan eminim ki, bu soruyu sormak için sadece var olmak fazlasıyla yetiyor! Dünyanın başka bir zamanında, başka bir köşesinde, bambaşka insanlar olarak gözlerimizi açabilirdik. Belki bu soruyu kendimize hiç sormayacaktık, belki bu soruyu soracak ve yine şimdi olduğu gibi cevaplayamayacaktık. Her şeyin akıllı bir tasarımla, bir kaderle ya da özenle seçilmiş birer detayla vücut bulmuş olduğunu düşünecek, içinde bulunduğumuz hali garipseyecektik.

Misal vermek gerekirse, binlerce yıl önce maymun ile ortak atadan evrimleşen insanlar iki ayak üzerine kalkmak yerine dört ayak üstünde evrimleşseydi ve bir şekilde yine dünyanın tartışmasız hakimi olsalardı, bugün etrafımızdaki teknoloji de ona göre gelişecek, hayat da ona göre şekillenecekti. Ayakkabılar çift olarak değil de dört adet olarak satılacaktı, arabaların koltukları çok farklı konumlandırılacaktı, kaldığımız evlerin yüksekliği yarı yarıya düşecekti. İşte ona rağmen birileri çıkacak, gökyüzüne bakacak ve neden dört ayak üzerinde hareket ettiğimizi düşünecekti. Oysaki iki ayak üzerinde de hareket edebilirdik! Ama bunların hepsi birer safsataydı. Dört ayaklı olmak normaldi, dört ayaklı olmak akıllı tasarımdı, dört ayaklı olmamız özenle seçilmiş bir özellikti.

Alternatif bir evrende Martin Luther King.

Evreni özel zannediyoruz, dünyayı özel zannediyoruz, kendimizi, insanları, varlıkları, sistemleri, matematiği, beynimizi özel zannediyoruz. Bu yüzden her şeyde aklımızın sınırları içerisine girebilecek birer neden-sonuç ilişkisi arıyor, eğer bu bağıntıyı kuramazsak da onu şaşırtıcı, garip ya da hayran kalınası birer mucize olarak görüyoruz. Hiçbir şey var olmayabilirdi, hiçbir şey bugünkü haliyle de gerçekleşmeyebilirdi ama milyarlarca olasılıktan birisi gerçekleşti diye bunda özel bir mana arayacak, herhangi bir şeyi özel kabul edecek, ona şaşıracak ya da hayran kalacak değilim. Evrende var olan hiçbir şey kanımca Tanrının varlığını da ispatlamaz. Zaten insanlar olarak ona yüklediğimiz anlamlar da bu evrenin içine sığmaz.

‘Tesadüf’ kelimesini açıklamak için daha önce bu kadar uzun uzadıya bir çaba sarf edilmiş midir bilemiyorum. Ama ‘tesadüf’ işte. Bilinçli bir şekilde gerçekleştiğini düşündüğümüz şeyler bile öylesine gelişigüzel ve tesadüfi bir şekilde gerçekleşiyor ki, bunun farkına varabilmek için önemsizliğe kafa yormak gerekiyor. Başka bir evrenin, başka bir galaksinin, başka bir gezegenin, başka yaşamların, başka seçimlerin, başka günlerin, başka fikirlerin, başka umuların, başka hayallerin, başka beklentilerin, başka bir yaşamın farkına varamadığımız için, onun hayalini bile kuramadığımız için, elimize geçeni ‘özel’ ilan etmekte hiçbir engel görmüyoruz. Bu bir hata mı yoksa insanın o basit savunma mekanizmasındaki temel bir taş mı? Doğruya doğru, insanoğlunu bugünlere getiren aslında kendini ‘yetkin’ ve ‘özel’ hissetmesiydi. Pratikte insanın içine çokça yarayan bu alışkanlık, medeniyetin sonraki adımlarında ne kadar geçerli olacaktır, bu da ayrı bir mevzu.

Şimdi size onca kelime sonrasında soruyorum, fakir muhitlerde neden rap müzik dinlenir? Ve hemen size cevabını, beyninizi mıncıklayacak bir şekilde vereceğim. Fakir muhitlerde rap müzik dinlenir, çünkü, neden dinlenmesin ki? Kaldı ki dinlenmesi durumuna, dinlenmemesi durumundan daha çok veya daha az şaşıracak değiliz. Düşünün ki alternatif bir evrende, sidik kokan çamurlu sokakların arasında, sürekli olarak Beethoven’in tınıları çınlamakta! Ve o alternatif evrendeki beyni hastalıklı bir adam insanlara şu başlıkta bir yazı yazmakta: “Fakir mahallelerinde klasik müzik dinlenir, çünkü… neden dinlenmesin ki?”


Yorum bırakın