Bilgisayarımda çalan şarkının etkisiyle hayallere dalmıştım, aklımın içinde bir şeyler yaşanıyordu, bir şeylere karar veriyordum, bir şeyler yapıyor ve tüm bunların sonunda çok mutlu oluyordum. Açıkça konuşmak gerekirse hayatım boyunca yapmış olduğum bir sürü hayal mastürbasyonundan sadece birisiydi ama bunu ilk defa o anın içerisindeyken fark etmiştim. Yavaşça arkama doğru yaslandım, artık hayallere dalarak kendimi kanıtlamak, kendimi mutlu etmek, toz pembe bir camın ardından dünyayı baştan tasavvur etmek istemiyordum. Ancak-fakat insan gerçeklere geri dönünce de kendini bir garip hissediyor. Ama elden ne gelir ki? Madem zihnimiz bundan kaçamıyor, yaşamımızda bir kez olsa dahi gerçeklerin içine tüm vahşilikle dalıp, onlarla deyim yerindeyse sevişmek gerekir.

Geçmişte her şeyin çok daha güzel olabileceği o ihtimalleri düşünüyoruz. Ama öyle olmadı. Gelecekte her şeyin çok daha güzel olabileceğini umuyoruz. Büyük ihtimalle olmayacak. Peki ya her şey kötüleşerek mi ilerleyecek? Onu da sanmıyorum. Her şey daha ne kadar kötüleşebilir ki? İnsan doğdu, hayatı tattı ve çoğu aynı çizgi üzerinde bir aşağı bir yukarı titreşerek yaşamına devam edecek. Her şeyi kötüleştirmek sadece insanın elinde, o yüzden her şey çoğu zaman çok da kötüleşmez. Kötü kararlar alırız, kötü seçimler yaparız, kötü laflar düşünürüz, kötü planların peşinde koştururuz ama her zaman ait olduğumuz çizgide ilerleriz. Her şeyi iyileştirmek ise sadece insanın kendi elinde değildir, etrafımızdaki diğer insanların da buna büyük bir etkisi vardır. İşte tam burada kapana kısılırız. Her şeyi daha iyi etmek istiyorsak, önce etrafındakileri buna ikna etmemiz gerekir. Hayatta bir şeyleri değiştirmek gerçekten de çok zordur: Ne kendimizi daha kötüsüne ikna edebiliriz ne de başkalarını iyiliğimize.

Herkes kendine yakışanı giyer ve bugün, aslında dün değil.

Ne yaparsak yapalım hayat elimizden akıp gidecek. Tüm dünyayı gezsek bile, bir şirket kurup sıfırdan dünyanın en zengini olsak bile, çok fazla eğlenip çok fazla insan tanısak bile, milyarlarca satacak kitaplar yazsak bile insan olarak geriye dönüp baktığımızda bir ‘olmamışlık’ hissiyatı saracaktır bedenimizi. Onca emeğin hiçbir somut başarıya dönüşmemesi zaten başlı başına bir felaket olsa bile, en ufak emeğimize bile çok büyük geri dönüşler alsak bile kendimizi ‘mutlu’ hissetmek duygusu çok farklı bir temel arar insanda. Dudaklarımızın etrafındaki kaslarımız gerilip de yüzümüzde bir tebessüm oluşturmak için gurur duyulası başarılar, çok fazla para ya da emek istemez.

Gerçeklerle sevişmek zordur, bu yüzden kendimize çeşitli çeşitli bahaneler arar dururuz. Bu yüzden etrafımdaki insanların kendilerine ‘ruh hastası’ demesine pek kulak asmam. Hasta değiller. Ruhları da hasta değil, beyinleri de hasta değil! Psikolojik sıkıntılar çekiyor olabilirler ama bu durumlarına cafcaflı isimler takarak karakterlerine işlemiş uyumsuz, farklı, tezat veya bencil duygularını normalleştirmeye çalışmalarını görmezden gelecek de değilim. Delirmek duygusunun sadece ilk harfini bile çok uzaktan görmüş bir insan olarak etrafımda hiçbir delinin var olduğunu düşünmüyorum. Ama söylenenlere bakacak olursam etrafımdaki herkeste bir sorun var. Kimisinde kronik yorgunluk, kimisinde şizofreni, kimisinde bipolar bozukluk, mental çöküş… Duyan da zannedecek ki ilgi ve güç ihtiyacından dolayı delirmiş bir dünyada değil de elips bir tımarhanede yaşıyoruz.

Merkür’ün son zamanlarındaki dengesiz hareketlerinden dolayı dengesini yitirmiş ve anksiyetesi azmış dört adet insan.

Bazen kendimizi dünyaya karşı sorumlu hissediyoruz. Çevreyi korumak için yerlere çöp atmıyoruz lakin ömrümüz boyunca etrafa saçabileceğimiz pislikten fazlasını tek bir fabrika kendi başına bir senede üretiyor. Biz dişlerimizi fırçalarken, duş alırken suyu israf etmemek için üstün bir çaba sarf ederken, aynı fabrika sürekli olarak denizlere, göllere, akarsulara, toprağa ya da gökyüzüne atık madde gönderiyor. Okyanusta yanmış tek bir petrol gemisinin okyanusa yaşattığı pisliği, kaç bin insan hayatı boyunca yaratabilir?

Bazen kendimizi insanlara karşı sorumlu hissediyoruz. Önümüze bir dilenci çıkıyor, ona para veriyoruz, önümüzde küçük bir çocuk geliyor, karnını doyuruyoruz. Dünyadaki zengin insanlar gezegenimizdeki tüm sefaleti bir sene içerisinde giderebilecekken, belki de bir insan olarak bile görmedikleri ‘bizler’, bizden daha kötü durumda olanlara yardımcı olmaya çalışıyoruz. Var olan bu çarpık düzenin devam etmemesi için çökmesi gerekir, çökmesi için de birilerinin isyan etmesi gerekir. İsyan edecek olanları muhatapları değil, ancak bizim gibi vicdan sahibi olanlar kale alıyor.

Anlaşılacağı üzere bizi ‘bilinçli bir insan’ yaptığını düşündüğümüz çoğu hareketimiz sadece vicdanımızı rahatlattığımız beyhude birer hareketten ibaret. Sırf rant uğruna göller kurutulup, sırf otel yapmak için ormanlar yakılırken plastik pipet kullanmayı bırakmak vicdanımızı rahatlatmaktan başka bir şey değil. Modern bir kölelik sisteminin ortalığı kasıp kavurduğu dünyada, boynumuzda tasmayla çarkların arasında ezim ezim ezilirken karşımızda çıkan yardıma muhtaç bir kimseye üç kuruş para vermek de vicdanımızı rahatlatmaktan başka bir şey değil. Kimseye kalkıp da örgütlenmesini, bizlere ve dünyaya zarar veren insanları ipe asmasını söyleyecek değilim ama bunu yapmadığımız sürece de doğru birer insan olamayacağız.

Lütfen yere izmarit atmayın 🙂

Belirsizlik insanı yorar ama her şeyin net olması da resmen bir faciadır. Doğru, insan olarak yoruluyoruz, yarınımızı, sonraki ayımızı, senelerimizi bir buzlu camın ardından görür gibi olmak beynimizi korkutuyor. Ancak-fakat hayatımız boyunca aşağı yukarı neler yaşayacağımızı bilseydik, bu sefer de her şey çok sıkıcı olurdu. Özetini izlediğiniz bir filmin kendisine bakarken ne kadar heyecanlanabilirsiniz ki? Yine de, sonunu bilmediğiniz bu hikaye film değil de direkt kendi yaşantınız olunca da beynimize endişe veriyor. Ama elden ne gelir ki? Dünya böyle bir yer, yaşamak böyle bir şey.

Bu yazıyı yazmadan tam on sene önce hayatımın ilk biralarını içiyordum. Caner ve Görkem isimli iki arkadaşımla, şu anda ne olduğunu bile doğru düzgün hatırlamadığım o ‘büyük’ dertlerimizin şerefine şişelerimizi tokuştururduk. Kimi zamanlarda çok özlüyorum o günleri, o günlerin damağımda yeşerttiği tadı, o gecelerin sıcaklığını, o muhabbetin boğukluğunu, o biraların tadını, muhabbeti ve geriye kalan her şeyi! Çokça düşünür, çokça konuşurduk. Eminim ki Büyükçekmece’nin denizi ay gibi saran sahiline bakarak on sene sonra ne yapacağımı, on sene sonra nerede olacağımı hayal etmeye çalışmışımdır. Böyle bir şeyi tahmin etmek gerçekten de zor olsa gerek, o günlerde bunun üzerine ne düşündüğümü de hatırlamıyorum ama gel gör ki, bırak aynı şehri, şimdi aynı kıtada bile değilim. Bırak on sene önceki insanları, geçen sene tanıdığım insanların arasında bile değilim! Geçtiğimiz on sene benim için yeterince heyecanlı geçti ama söylemem de gerekir ki aynısını bir daha yaşamak istemezdim. Çünkü dünya böyle bir yer, yaşamak böyle bir şey. Bugünümden mutlu olabilmek için geçmişime karşı da zoraki bir mutluluk beslemeliyim.

Değişik bir yerdin! Beni bir türlü mutlu edemedin ama senden koptuktan sonra da her mutsuzluğumda seni istedim.

Kimse tek başına değildir, her insan yalnızlığıyla birlikte yaşar. Yanımızda her kim olursa olsun kendimizi bir garip, kendimizi bir farklı hissetmeye mahkumuz. Zaten bu duyguyu kaybettiğimiz zaman da içimizde insanlık namına pek bir şey kalmaz. Bulunduğumuz yüzyılda ise ‘o’ son kutlu jenerasyonun da gençliğine kavuşmasıyla birlikte her türlü farklılığın şovenizmi yaşanmaya başladı. Sonucunda ne oldu biliyor musunuz? İnsanın bireyselleşmesi hiç olmadığı kadar tavan yaptı, toplumsal düşünme duygusu azaldı, insanlar sadece aralarında bile değil kendi içlerinde dahi bölük pörçük oldu, medeniyetimiz kadar hızlı gelişemeyen beyinlerimiz bunu kabul edemedi ve toplumlar, kendilerine doğru sınıfı arayan çıldırmış bireylerle dolup taştı.

İş hayatında bir sürü sınıf ortaya çıktı, oturulan bölgelere göre sınıfsal farklılıklar yaşandı; ten renklerimize, dinlerimize, milletlerimize bölünmeye alışmıştık ama eğlence sektörüne hizmet eden insanlar bile sınıflara ayrıldı. Bir barda, bir diskoda, bir festivalde herkes sınıfına göre müzik dinledi, herkes sınıfına göre uyuşturucu içti, herkes sınıfına göre öldü. Şirketler sınıflara ayrıldı, küçük esnaflar sınıflara ayrıldı, okullar sınıflara ayrıldı, düşünceler sınıflara ayrıldı, hobiler sınıflara ayrıldı, teknoloji sınıflara ayrıldı. Medeniyetimizin hızına yetişemeyen beynimiz aniden bireyselleşince o kadar ıstırap çekti ki, menemenin soğanlı mı yoksa soğansız mı yeneceği hakkında bile sınıflara ayrıldık. Fikirlerimiz çok önemliydi, bu fikri acilen belirtmeli ve her konuda bir saf tutmalıydık.

“İnsan toplumsal oyunlarla, psikolojik hilelerle ve kişisel uğraşılarla, kendisini tam anlamıyla kör bir unutkanlığın içine sürükler.”

İnsan her türlü mutluluğu öğüten bir patos makinesi gibi. Okulu bitirmenin hayalini kuracağız, bitince her şey normalleşecek. İş hayatında başarılı olmanın hayalini kuracağız, ne kadar başarılı olursak olalım yeni bir telaşenin peşinde koşturacağız. Hayalimizdeki arabayı satın alacak, birkaç sene sonra kendimizi sahibinden.com sitesinde gezinirken bulacağız. Bir ev satın almak için kredi çekeceğiz, daha taksitin yarısı bitmeden oturduğumuz yerden sıkılacağız. Aşık olduğumuz insanla sevgili olacak, onu çok ucuz hatalarla kaybetmeyi bile göze alabileceğiz. En çok hayalini kurduğumuz şeylerden bile sıkılacak, bizi çok mutlu eden nedenlere bile zamanı geldiğinde sırt çevireceğiz. Çünkü bizler insanız. Hayatımızı güzelleştirmeye çalışırken güzellikleri itibarsızlaştırmak kanımızda var. Sonuçta insan alıştığı her şeyin nankörüdür.

Ne kadar çabalarsak çabalayalım, kimsenin gözüne giremeyeceğiz. Ne kadar çabalarsak çabalayalım, bizi nirvanamıza çıkartacak başarıyı ya da mutluluğu elde edemeyeceğiz. Ne kadar çabalarsak çabalayalım bu dünyayı yok etmekten vazgeçemeyeceğiz. Ne kadar çabalarsak çabalayalım birilerini ezilmekten, açlıktan, mutsuzluktan kurtaramayacağız. Ne kadar çabalarsak çabalayalım dünyayı güzelleştiremeyecek, görüp geçirdiğimiz bu çarpık sorunlarla dolu günlere ‘hayat’ diyecek, ardından da gözlerimizi sonsuzluğa kapayacağız. Peki ya bunca basiretsizliğin ve ahmaklığın arasında ne yapabiliriz ki? Kendimizi olmayacak ve gülünç hayallerin içine sokup orada mutlu oluyor, orada dünyayı görmek istediğimiz gibi tahayyül ediyor, kendimize oralarda düzen kuruyoruz. Bunun kötü bir şey olduğunu elbette söylemiyorum ama sadece, bazı zamanlarda da gerçeklerle sevişebiliriz. Haydi, gerçeklerle sevişelim! Belki bu birliktelikten doğacak çocuğun ayağı yerlere basar.


Yorum bırakın