Hayat çok garip bir yer, oradan oraya gidiyoruz, hiç durmuyoruz, yer değiştiriyoruz, bir şeyler yapıyoruz, büyüyoruz, yaşlanıyoruz, yine durmuyoruz. Ayı mı kovalıyor lan insanın ardından? Ne yazık ki hayır. Hayat bizi buna mecbur kılıyor. Hareket etmek zorundayız.
Kapaktaki fotoğrafta altı kişiyiz. Bir hikayesi var bu fotoğrafın, mühim bir hikaye değil ama sonuçta var. Bu fotoğraf saat on iki civarında çekildi, altı kişi olarak biz güne beşte başlamıştık. Sabahın köründe Büyükçekmece sahiline gidip aklımızdaki filmin ilk karelerini çekmiş, ardından da diğer çekimler için tekrar yola koyulmuştuk. Yolculuğumuzun tam ortasında duraksamış, bir anı fotoğrafı çekmeye karar vermiştik. İşte o fotoğraf, bu fotoğraf. Birbirini tanıyan altı tane Büyükçekmeceli genç, arkada Büyükçekmece’nin evleri, Eser Otel ve parlaklığından gökyüzü gibi gözüken Büyükçekmece denizi… o fotoğraf çekileli tam sekiz sene olmuş. Zaman ne hızlı akıyor değil mi?
En solda duran sarışın arkadaşın adını ne yazık ki artık hatırlamıyorum. Ona dair hatırladığım şeyler ise şunlar: Gerçekten çok kral bir adamdı, delikanlıydı, samimiydi, güleçti, Fenerbahçe’nin 2007-2008 senesinde çıkarmış olduğu o efsanevi Sarı-Beyaz formaya sahipti ve bir halı saha maçında ona topukla bacak arası atmıştım.
Onun yanındaki kişinin ismi ise Onur. İlkokuldan arkadaşımdı, yakışıklıydı, çok fazla Counter Strike oynadığı dönemleri mevcuttu, abileriyle bu oyunda ‘djaLL Gaming’ diye bir topluluk oluşturmuştu, Arnavutluk bayrağının kartalını sembol olarak kullanıyorlardı falan filan. İyi bir çocuktu. Onu en son gördüğümde üniversiteye gidiyordum, bir AVM’de gezerken onunla karşılaştım, bir mağazada çalışıyordu. Oturup konuşmuş, dertleşmiş, birbirimizi güldürmüştük. Çalıştığı mağazadan ürün çalma şakaları yaparak yanından ayrılmıştım. Bilmiyorum, belki sorsam hala hatırlıyordur. Umarım hatırlamıyordur. Ne rezil bir adamım lan ben.
Onun yanındaki kırmızı pantolonlu geri zekalı ise benim ergenliğim. O yıllarda kırmızı çok ‘fashion’ bir renkti sanırım. O tişörtü, o oduncu gömleğini, hatta ve hatta Elvis Presleyleşmeye başlamış saçı bile anlarım ama o kırmızı kot pantolon biraz sınırları zorluyor. Gerçi hakkımı da yedirmem, markası Jack & Jones’ti. Beyoğlu İş Merkez’ine gitmiş, o pantolonu 15 liradan indirimli olarak 10 liraya almıştım. Zaten bu alışverişi yaptıktan sonra tanıdığım tüm insanları grupça oraya götürmüştüm. Çıkarma yapmıştık resmen. Hey gidi saçma günler!

10 liraya bırakın pantolon almayı, Büyükçekmece’den Taksim’e gidemezsiniz.
Benim yanımdaki gözlüklü kişi ise Görkem. Tam on dokuz yaşıma kadar içimdeki şeytanı tüm netliğiyle anlattığım kişi. Onunla birlikte çok defa futbol maçı yaptık, onunla birlikte çok defa futbol oyunu oynadık, çok defa alkol içtik, çok defa sigara içtik, çok defa bayılasıyla sarhoş olduk. Hayatı tartıştık, tarihi tartıştık, geleceği hayal ettik, olan biteni anlamlandırmaya çalıştık, bir sürü sonuçsuz girişimde bulunduk. Beraber yazılar yaptık, tatile çıktık, İstanbul’u gezdik. Bir çok defa kavga ettik, bir çok defa birbirimize küstük ama sürekli olarak bumerang gibi birbirimize geri geldik.
Sıcak bir yaz günüydü. Dört kişiydik. Sahil kenarında içmiş, sarhoş bir şekilde Büyükçekmece sokaklarını arşınlamaya başlamıştık. En sonunda benim evime yaklaşmış, sokağımın karşı çaprazındaki fırının merdivenlerine oturmuştuk. Saat artık kaçtı hatırlamıyorum ama bir süre sonra fırının deposundan üstünde beyaz kıyafetlerle 40-45 yaşlarında bir adam çıkagelmişti. Büyük bir samimiyetle ortamıza oturmuş, bizimle muhabbet etmeye başlamıştı. Bu sırada ben hariç herkes sigara içiyordu ki, adam da cebinden bir sigara çıkarıp yaktı. Ardından,
– “Gençler sigara içmeyin, yazık ediyorsunuz kendinize.” demişti. Bu laflarından sonra hiç es vermeden beyaz pantolonunu sıyırmış, bacağındaki mor bir damarı bize işaret etmişti.
– “Bakın, ayağımı düzgün kullanamıyorum. Şu damara bakın… hep sigaradan oldu bu.”
Ben, Koral ve Baturay susmuştu. Bu sırada Görkem devreye girmiş, her zaman yaptığı gibi bize sözcülük yapmaya karar vermişti.
– “Bırakacağız abi. Haklısın. Sınav senemizdeyiz, stresten içiyoruz. Bir bitse şu işler ağzımıza sürmeyeceğiz.”
Görkem de lafları ardından hiç es vermeden beni işaret etmiş,
– “Arkadaş bıraktı zaten, içmiyor.” demişti. Adam ise bana dönüp ne kadar süredir içmediğimi sormuştu. Tam utana sıkıla cevap verecektim ki sokağın sessizliğini beş kişinin kahkahasına gömen cevabı Görkem vermişti.
– “İki saattir içmiyor abi.”
Sıradan bir örnek fakat Görkem ile irili ufaklı olarak bu şekilde bir sürü karikatürize an yaşamıştık.

Görkem benim için çok ilginç bir karakter. Seneler boyunca film çekmek istedi, bu en büyük arzusu oldu, üniversite bitirip avukat olmasına rağmen çalışmak yerine evde film senaryoları yazmaya devam etti. Yıllar sonra ilk defa karşılaştığımızda ise bir de baktım ki çocuğun hayatı film olmuş. Ansızın durup tiratlar okuyor, sahne ışığı sürekli üstündeymiş gibi konuşuyordu. Ara sıra hem annemi görmek hem de onunla kafamı güzel yapıp sohbet etmek için Büyükçekmece’ye gider olmuştum. Onunla en son buluştuğumda, ortaokuldaki başka bir sınıf arkadaşımızla karşılaşmıştık. Tam Görkem’in arabasına binecektik ki, bana o kişiyi işaret etti. “Ne zaman sokağa çıksam bunu görüyorum, kız arkadaşıyla buluşup tüm Çekmece’yi tavaf ediyorlar.” demişti. Önce ortaokul arkadaşımıza bakmış, sonra da yanındaki kız arkadaşını incelemiştim. Yaklaşık sekiz sekiz sene evvel ortaokuldayken, Görkem’in bana işaret ettiği kişi de kızdı. Sonradan saçını kestirmiş, erkek olmaya karar vermiş ve kızlarla sevgili olmaya başlamıştı. Sekiz sene evvel yüzüne fondöten süren birisi, şu anda kız arkadaşıyla birlikte önümüzden geçmek üzereydi. Kendimi bir garip hissetmiştim.
Fotoğrafta Görkem’in yanındaki ise Baturay. Hem okuldan hem de sokaktan arkadaşımdı. İçinde değişik fırtınalar kopan ama dışarıya pek belli etmeyen, sessiz sakin bir insandı. Sanırım hayattaki en büyük şanssızlığı da bizim gibi derbeder ruhlu arkadaşlara sahip olmasıydı.
Baturay’ın yanındaki arkadaş ise Okan. O, kameranın sahibiydi. 😉
Eğer garip bir çocukluk geçirmek istiyorsanız ve garip dostluklar kurmak istiyorsanız Büyükçekmece sizin için biçilmiş bir kaftandır. O kadar huzurlu bir yerdir ki, orada olmaktan nefret edersiniz. O kadar huzurlu bir yerdir ki, oradan ayrıldığınızda nefret ettiğiniz şeylere aslında nasıl aşık olduğunuzu fark edersiniz.

Hayatımda başka insanlara dair değişik bir farkındalığı oluşturan iki tane hatıra biliyorum. Bunlardan ilki yaşandığında henüz çok ufaktım. Köydeydik, misafirliğe gitmiştik, hayalimde bile doğru düzgün oluşturamadığım bir adamın tekindeydik. Birkaç köylü kadını, birkaç köylü erkeği, birkaç köylü çocuğu, annem ve ben vardık. Ev sahibi böbürlene böbürlene yeni boyattığı evin duvarlarını anlatıyordu.
– “Baksanıza şuna, ne tavanda bir yeşil boya izi var ne de duvarda beyaz bir iz… çok iyi usta tutmuştum çok… zor bulunur bu zamanda böylesi.”
Herkes evin duvarı ile tavanı arasındaki birleşimi oluşturan doksan derecelik açıya bakıyordu, ben de bakıyordum. Yaşım çok ama çok ufaktı ve içimden ‘Keşke bizim evimizin boyası da bu kadar mükemmel olsa!’ demiş, olmadığı için de üzülmüştüm. Birkaç saniyelik bir mutsuzluk anından sonra da adama dönüp bakmış, ‘Evimizin duvarları mükemmel olsaydı ne olurdu?’ diye düşünmüştüm. Hayatımda ilk defa o an küfretmiş olabilirim. Sahi, evimizin duvarları mükemmel olsaydı ne olurdu? Ebenin amı olurdu. On beş kişiye anlatılacak bir iş midir bu? Nasıl bir insan evinin boyasıyla bu kadar böbürlenebilir? Bu kadar materyalist bir köylüyü o kadar ufak yaşta tanımak insanların ne kadar da garip, ne kadar da farklı karakterlere sahip olabileceğini erkenden anlamama sebebiyet vermişti.
Çocuk olmak hiç maliyetli bir iş değildir, herhangi bir madde kullanmadan da bir uyuşturucunun tesiri altında gibi yaşarlar. O yüzden konuyu kendi içimde hemen kapamış ve yaşamaya öylece devam etmiştim. Beynimde yeni bir ‘tık’ oluşturacak yeni olay ise sanırım on sene sonra falan gerçekleşmişti.
Sene 2012, o zamanlar 14 yaşındaydım ve yaşıma başıma bakmadan her hafta sonu Bakırköy’e gidiyor, işte falan filan bir şeyler peşinde koşuyordum. Akşamdı, Cumhuriyet Meydanı’nda boş boş otururken yanıma bir adam geldi, oturdu, benden çakmak istedi. Sigara içmediğimi söyledim, sesimin inceliğini duyduktan sonra yaşımı sordu. Yaşımı söyledim, inanmadı, ayağa kalkmamı istedi, kalktım. Bana, ‘Sorsan, on sekiz yaşında sanırdım.’ seni dedi. İlginç bir muhabbete başlamıştık, konuştuk, burada ne yaptığımı sordu, falan filan yapmaya geldiğimi söyledim, güldü. ‘Küçüksün olum sen daha, ne falan filanı?’ dedi. Güldüm.

Muhabbet iyice koyulaşmıştı, bir süre sonra konu çok farklı yerlere kaydı. En son kendime geldiğimde adının Yalçın olduğunu öğrendiğim bu adam bana orta parmağını işaret ederek şöyle söylemekteydi: “Sende bu kadar var mı?”
Kafamı sallamıştım, tebrik edercesine dudak bükerek bana bakmıştı.
“Biliyor musun Mertçiğim, burada bir çocuk var, çok yakışıklı, tüm kızlar buna hasta. Ama oraya elini atan çığlık atıyor. Neden biliyor musun?”
“Neden abi?”
“Çok küçük oğlum, yok gibi.”
Muhabbetin nereye gideceğini çok merak etmiş, heyecanlanmış ve açıkçası telaşlanmıştım.
“Neyse Mert, lafı çok uzatmayacağım. Bana fotoğraf lazım. İnternette kadınlarla konuşuyorum benden fotoğraf istiyorlar. Ama ben sedef hastasıyım, atamıyorum. Geçen burada bir lavuk yakaladım, adama diyorum ki ‘Bana iki poz at.’, adam bana diyor ki ‘Abi yirmi lira ateşle sana otuz poz atayım. Sağdan, soldan, üstten, alttan…” Ulan lavuk, ben ne yapayım otuz pozu? Çıktısını alıp götüme mi sokayım?”

Bu sırada oturduğumuz banktan kalkmış, Bakırköy’deki tren garının yanındaki sokaklarda yürümeye başlamıştık. Yalçın Abi internette konuştuğu kadınlara atabilmek için benden cinsel uzvumun fotoğraflarını istemiş, Sedef hastalığından bahsetmiş, babasının eskiden çok zengin bir manav olduğunu anlatmış, en sonunda da beni zorla bir çay bahçesine oturtup, elime zorla çay parası sıkıştırıp, telefon numarasını verip, sokaklardaki kalabalığın içerisine dalmıştı. Onun verdiği parayla gerçekten de çay içmiş ama hayatıma da kaldığım yerden devam etmiştim. Bir daha o adamı görmedim, o adamla konuşmadım, o adamı aramadım, o adamla karşılaşmadım. Eğer sonraki haftalarda beni görmüş olsaydı büyük ihtimalle elini sallayarak kendini bana gösterip, ‘Mert, ne oldu bizim iş?’ diye bağırırdı. Sapık herif.

Anlattığım iki olay da aslında tırışkadan birer öykü. Gerçekler, gerçekten de yaşandılar, bu olaylardan bir ders çıkarmak zorunda değildim ama bu insanlarla karşılaştım! Allah kahretsin ki istemediğim halde bir sürü farklı insan gördüm. Onlardan nefret etmek de çok kolay oldu, onları sevmek de! Onlara veda etmek zordu, onlarla tanışmak da!
Geçmişi özlüyor değilim, geleceğimi hiç merak etmediğim için geçmişime bir sevgim var, o kadar. Hele de lise çağlarımı hatırlayınca içim bir garip oluyor. Sanırım en özgür olduğum günlerdi, zira kimin eseri olduğunu bile bilmediğim bir heykelin karşısında arkadaşlarımla namaza durabiliyordum.

Beraber film çektiğim ortaokul arkadaşlarımı bir kenara bırakmak gerekirse, lise arkadaşlarım da enteresan anılarım var. Bunlardan en aklımda kalanı ise, lisenin bitmesine bir ay kala gittiğimiz büyük ada seyahatimiz.



O gece o kadar çok üşümüştüm ki, sabah uyanınca sesim çıkmıyordu. Emre koşarak işemişti. Hüseyin tenhada mastürbasyon yapmıştı. Erhan tüm gece hiç ayağa kalkmamıştı. Ozan kayalıklardan aşağı atlayıp hiçbir şey yokmuş gibi geri çıkmıştı. Burak sürekli Emre’yi mukayyet olmaya çalışıyor, sarhoşluktan ermişliğe bir geçişi canlandırıyordu, Onur kendini hiç bozmuyor, fotoğrafta irtibata geçmeye çalıştığım Mert ise son biranın pişmanlığını yaşıyordu. Liseyi bitirmenin, olabilecek en garip kutlamasıydı belki de. Beylikdüzü’nde okuyan sekiz erkek Büyük Ada’ya gelmiş, bir kilisenin yanında tekila içerek içlerindeki saf erkekliği yaşıyordu. Kontrolden çıkmış küçük bir Neandertal kabilesi gibiydik. Her gece olduğu gibi o gece de bitti ve üstünden yıllar geçti.
Üniversite okumak için Kırklareli’ye gitmeye hazırlandığım günlerde, Büyükçekmece’den ayrılıyor olmak bana müthiş bir sevinç kaynağı olmuştu. Kafamın içine sıçayım. Yine de kendimi anlıyorum. On üç sene boyunca aynı sokakta yaşayınca insan garip bir sıradanlığın içine girebiliyor.
Kırklareli’ne gitmek benim için absürt hayallerimden çıkıp absürt bir hayata geçişim gibi bir şeydi. Hayatımın sorumluluğunu ele almak ilk başta zor, sonra da çok keyifli olmuştu. Orada üniversite arkadaşları edinince de garip bir saçmalığın içerisinde bulmuştum kendimi. Vize haftası bilardo oynamayı öğreniyor, ertesi gün sınavımın olmasına rağmen akşamın yedisinde kamp kurma kararı veriyor, bir sene boyunca makarnayla beslendikten sonra tavuklu pilav yapmanın kitabını yazıyordum. İlk pilav yapma deneyimim başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra beş gün boyunca içmediğim sigaraya tekrar başlıyor, Trakya şivesini az çok aksanıma yerleştiriyor, enteresan insanlarla enteresan ilişkiler kuruyordum.



Üniversiteyi yarım dönem uzattım. Belki de hayatımın en değişik dört aylık dönemiydi. Yaşanan bir müfredat değişikliği sonrası bir alt sınıfımız staj gördüğü için sadece sınıfta kalan kendi dönem arkadaşlarımla okula devam etmiştik. Dört kişiydik, üçümüz erkek, birimiz ise kızdı. Okulun yakınlarındaki bir kafede tavla turnuvası yaptığımızda kız olan üçümüzü de tokatlamıştı. Evet. Bu üçlüden diğer ikisi ise az önceki fotoğrafta gördüğünüz Fevzi ve hiçbir fotoğrafta göremediğiniz Türkay isimli Tekirdağlı bir arkadaştı.
Bu sene yirmi beşinci yaşımı kutlayacağım. Yirmi dört küsur senelik hayatımda çok az arkadaşım, çok fazla dostum oldu. Burada ismini geçiremediğim, cismini unuttuğum ama bir zamanlar çok yakın olduğum tonla insan da vardır. Onlara her şeyimi anlatmış, bir sürü konuda dertleşmişimdir. Lütfen bana kırılmasınlar. ‘Elin sapığı Yalçın’ı bile yazmış, bizi yazmamış.’ demesinler. Çünkü verecek bir cevabım yok. Umuyorum ki gelecek yazılarda elbet onların da hayatıma dokunuşlarını olabilecek en garabet şekilde anlatacağım.
Öyle ya da böyle, henüz çok gencim ama deli değneği gibi oradan oraya gezdim durdum, bir sürü gereksiz insan tanıdım, bir sürü de dost edindim. İnsanın tanışıklığı bol olunca vedası da bol oluyor ve vedalara o kadar alıştım ki, her türlü vedaya her an hazır bulunmaya başladım. Eğer küçükken böyle bir insan olacağımı bilseydim canım yanabilirdi ama şu an hiçbir şey hissetmiyorum. Küçüklüğüme bir masumiyet ve keyif borçluyum! Büyüklüğüme ise emek ve hayal borcum bulunmakta. Şimdiki anıma ise, peşin peşin kimyasal serotonin verip durduğum için bir özür borçluyum. Küçük bir çocuğa şeker verip susturur gibi, beynime yapay mutluluklar verip yasımı festivale dönüştürdüm. Esasen hayatıma biraz gerçeklik borçluyum sanırım. Ancak-fakat dayanamıyorum işte! Gözümdeki dört filtre de kalkmış çoktan! Gerçeklikteki saçmalığı, varoluştaki komediyi, vedalardaki gerekliliği ve hasretlerdeki isteği görebiliyorum.
Şimdi de etrafımda insanlar var. Onlarla gülüyorum, onlarla içiyorum, onlarla bir yerlere gidiyorum. Bir sekiz sene sonra ne yapacaklar, bilemiyorum. Savrulmaya devam edeceğiz işte, öylece. İnsan olmanın kaidesi bu sanki. Bugüne kadar savrulduk, savrulmaya da devam edeceğiz. Açıkça konuşmak gerekirse savrulmak hiç de komik değildi. Buna rağmen senelerce ben neye bu kadar kahkaha attım peki? İnanın bilmiyorum. Zaten eğer ki gülmeseydim, bu kadar savrulmazdım. Zira en büyük kararlarımı onca sene boyu süren sarhoşluklarımda değil, kahkahalarımda verdim. Güldükçe savruldum, savruldukça güldüm. İşin komedisi bu saatten sonra ancak ölünce kaçar. Yani… sanırım… umarım.


