Sene 2015. Ortaokul arkadaşlarımla amatör olarak film çekmeye çalıştığım, her türlü absürt düşüncede boğulduğum, İstanbul Kitap Fuarı’nda lise arkadaşlarımla birlikte bir heykel önünde namaz kıldığım o garip sene! Yine o yılın Temmuz ayındaydım. En yakın arkadaşım Görkem ile görmüş olduğumuz bir karikatür bizi inanılmaz bir kararlılıkla harekete geçirmişti.

Umut Sarıkaya, Naber Dergisi, sene 2015.

Bir gün yazar, bir gün senarist, bir gün oyuncu, bir gün çizer, çoğu günde ise sarhoş olmayı tercih ettiğimiz o günlerde gördüğümüz bu karikatür bizi epey cesaretlendirmiş ve heveslendirmişti. O güne kadar yazmış olduğum ve komik olduğunu düşündüğüm tüm yazıları derlemiş, çıktılarını almıştım. Ardından Görkem’e yardım etmiş, onun yazmış olduğu yazıları derlemiştik.

Sıcak bir Temmuz sabahıydı. Sabah erkenden kalkmış, sahilde simit yemiştik. Görkem’in ağzında diş telleri vardı, yediği simitlerin susamları dişlerinde birikmişti. O ağzını suyla çalkalayarak yürürken, evimin çaprazındaki kırtasiyeye doğru yola koyulmuştuk. Yarı yoldayken Görkem flash belleğini unuttuğunu söylemiş, tekrar evine gitmiştik. Evinden flash belleği aldıktan sonra kırtasiyeye gitmiş, kırtasiyenin bilgisayarında ise flash belleğin çalışmadığını fark etmiştik. Hızlı karar vermiş, yine yakınlardaki bir elektronik tamircisine gitmiştik. Adam bahçede oturmuş ayakkabılarını boyuyordu. Belleği almış, aynen bizim yaptığımız gibi bilgisayar kasasına bağlamış, bir süre ekrana baktıktan sonra ise bozuk olduğunu söyleyip bizi başından siktir etmişti. Dünyanın en vasıfsız ve yüzeysel elektronik alet tamircisinden çıktıktan sonra tekrar Görkem’in evine geri dönmüş, bilgisayarındaki yazılarını benim flash belleğime atmıştık. Yazın sıcağında sırtımızdan terler dökülüyor, yaşadığımız buhran bizi illallah ettiriyordu. Nihayetinde işimiz bitirmiş, kırtasiyeden onun yazılarını da çıktı olarak almış ve yola koyulmuştuk. Tüm bunları niçin anlatıyorum? Çünkü hem o anları hatırlamaktan zevk alıyorum, hem de bu hayattaki işlerimin nasıl yürüdüğünü anlayın istiyorum. A noktasından B noktasına ulaşmak için çok çaba sarf ettim senelerce.

İşte o sabit hıza hasretim!

Yazılarımızı aldıktan sonra Büyükçekmece’den kalkıp Beşiktaş’a gitmiş, meydanına ulaştığımızda ise ilk gördüğümüz mekana girip birer zurna tavuk döner yemiştik. Bir parantez açmak gerekirse, olayların öncesinde çok uzun zamanlardan beri saç şeklimizi değiştirmeyen iki insan olarak o yaz ani bir karar vermiş, ikimiz de saçımızı üç numaraya vurmuştuk. Dolayısıyla iki tane ergen dazlağın etrafa attığı yabancı bakışlar, Beşiktaş’ın kozmopolit halkını yarıp geçen birer lazere dönüvermişti, insanlara açıkça rahatsızlık veriyorduk.

Ne doğru düzgün yol biliyorduk ne de etrafta bir iz görüyorduk. Tüm bunların yanı sıra cebimizdeki telefonda bir internet paketi bile yoktu, kontörü olmayan hatlarımızla yirmi kilometre ötede ‘Köyden İndim Şehre’ isimli bir parodi çekiyorduk resmen. Elimizdeki karikatür dergisinin en arka sayfasında yazan adresi millete sorarak, etrafa cehaletin verdiği korku dolu bakışlarımızı savuruyorduk. En sonunda köşedeki bir tekel bayii bize küçümsercesine yardım etti, yürüdüğümüz yolun karşı tarafını göstermiş, sırtımızdaki onar kiloluk çantalarımızla hedefimize koyulmuştuk.

2015 yılı internet paketi fiyatları. 2022 yılının bir bira parası kadar.

Her bir adımımızda kalbimiz daha da hızlı çarpıyordu. Zira yıllarca Umut Sarıkaya’nın kitaplarını okumuş, karikatürlerine gülmüştük. Her kelimesinde ruhumuzun iç çatışmalarına yeni bir top sesi ekleyen Umut Sarıkaya bize çok yakındı! Birkaç kişiye daha yol yordam sorarak ilerlemiş ve en sonunda da dergide tarif edilen adrese ulaşmıştık. Binadan içeri girmiş, merdivenlerden yukarı çıkmıştık. Nihayet Umut Sarıkaya ile aramızda sadece çelik bir kapı bulunmaktaydı! Kapıyı çalmıştık, içeriden ayak sesleri gelmişti. Kapının gözetleme deliğine baktığımda bana doğru ışık huzmeleri gelmekteydi lakin bir anda kararmıştı. Evet, Umut Sarıkaya’nın içeride olduğunu biliyorduk ama kapıyı açmamıştı bize! Apartmandan aşağı inmiş ve bakkaldan kağıt kalem isteyip, Umut Sarıkaya’nın kapısına bir not bırakmış ve gitmiştik. Akşam güneşinin altında Beşiktaş Meydanı’ndan, Kuruçeşmeüstü’ne (oha!) yürümüştük.

Evet, 4.7 kilometre. Yokuşlarını saymıyorum bile.

Ortaköy’deki bir kokoreççiden yarımşar kokorecimizi ve midye dolmamızı, mahalledeki bakkaldan da üçer tane bira kapıp eve gitmiştik. Normalde bu evde abim kalıyordu ama tatile çıkmıştı, dolayısıyla istediğimiz gibi takılmakta rahattık. Henüz yolda yürürken soğumuş olan kokoreci zar zor yemiş, biralarımızı yudumlayıp konuşmaya başlamıştık. Epey yorgunduk ama seneler sonra dönüp baktığımda gerçekten de hayatımın en güzel deneyimlerinden birisiydi. Bol limonla yıkadığımız midyeyi dişlerimizle ağzımıza sıyırdıktan sonra birayı kafamıza dikiyor ve dünyanın en manasız muhabbetini hiç çekinmeden sürdürüyorduk. Tanrıtanımazlık arttıkça köleliğin azalması hakkında fikirler yürütüyor, elmalı biskreme karşı hasretimizi paylaşıyor, ‘fondip’ kelimesinin ‘found deep’ten gelip gelmediğini tartışıyorduk.

En sonunda ikimiz de bir sessizliğe düşünce telefondan şarkı açmış, Cem Karaca dinlemeye başlamıştık. Nazım’ın şiirini seslendiren Cem, ‘Sen de herkes gibisin!’ diye haykırdıkça olmayan sevgilimizin derdine düşüyorduk. Zaman geçiyordu, bu sefer Harun Tekin ‘Dişi Zamiri’ni seslendirirken ‘Sen de onlar gibisin!’ diyordu, Deja Vu’ya düşüyorduk.

“Sözünde dursan bile,
sözün sende durmazdı.”

Gözlerimi tekrar açtığımda koltukta karşılıklı sızmış olduğumuzu fark etmiştim. Kombiyi nasıl çalıştıracağımızı bilmediğimiz için sırayla buz gibi suda duş almış, giyinmiş balkondaki güneşte içimizi ısıtıp, plan program yapmaya karar vermiştik. İçimize doğmuş olmalı ki Umut Sarıkaya’nın bize kapıyı ne zaman açacağını bilmiyorduk. Elbet açacaktı ama ne zaman? Cebimizdeki parayı salondaki masaya dökmüş, bir erzak planlaması yapmaya karar vermiştik. Yaklaşık yirmi dakika sonra mahalle bakkalında bir kavanoz zeytin ezmesi, bir paket aç-bitir salam, küçük bir parça sucuk, dondurulmuş bir paket köfte, bir adet etmek ve üçlü ton balığına o günün parasıyla kırk yedi lira ödediğimizde tüm planlarımız alt-üst olmuştu. Büyükçekmece tamamdı ama İstanbul yaşanacak gibi değildi, Hem de Kuruçeşmeüstü mahallesi hiç mi hiç değildi!

Şimdi aynı menüye 200 lira versek gıkımız çıkmaz.

Bakkaldan çıkıp hiç konuşmadan eve geri gitmiştik. Bir süre boyunca evde de konuşmadıktan sonra salondaki masaya koyduğumuz bakkal poşetine bakıp daha fazla dayanamayarak kahkahalar atmıştık. Parmak kadar sucuğun bir kısmını transparan bir şekilde dilimlemiş ve pişirmiş, buzdolabındaki az sayıda yumurtalardan ikisini üstüne çakmıştık. Tavada bir şeyler vardı ama aynı zamanda tavanın dibi gözüküyordu. Yine de bu hale ekstra bir yorum getirmemiş, yanında salam ve zeytin ezmesini ekmeğe katık ederek yemiş ve Görkem’in işportacı çantasına yazılarımızı koyarak tekrar yollara fırlamıştık. Mahallenin köşesinden kalkan 57UL otobüse binmiş, yanımızdan geçip giden manzarayı izleyerek Umut Sarıkaya’nın bize kapıyı açıp açmayacağını tartışıyorduk. Yine aynı yere ulaştığımızda bir de baktık ki, dün kapalı olan evin pencereleri o gün açıktı! Hemen içeri dalmış, ilgili kata çıkmış, bıraktığımız notun orada olmadığını görmüştük. Yine kapıyı çalmış, beklemeye koyulmuştuk. İçeriden gelen birkaç tıkırtının ardından bir düşme sesi gelmiş ve ardından sesler kesilmişti. Kapı açılmamıştı. Apartman boşluğunda Görkem ile göz göze gelmiştik, ardından ben merdiven basamaklarından birisine oturmuştum. Birbirimize bakıyor, hiçbir şey söylemiyor, Umut Sarıkaya’nın içerideki tıkırtı seslerini dinliyorduk. Olan bitene gerçekten de anlam veremiyorduk.

Hey gidi Hasırcı Veli!

Pes etmemiş, kapı önünde geçirdiğimiz birkaç dakika sonrasında dışarı çıkmış, binanın karşısında saatlerce bekleyerek Umut Sarıkaya’yla karşılaşacağımız bir anı kollamıştık. Ancak-fakat tabii ki de bu gerçekleşmemişti. Karnımız acıkınca kalkmış, Beşiktaş’ın işlek sokaklarında, iskelenin etrafında boş boş gezinmiştik. Hayatla tek iletişim kaynağımız, zurna döner yediğimiz dükkandaki televizyondu. Büyük bir umutsuzluk içerisinde yine orada dönerimizi zıkkımlanırken; Luis Nani’nin, Van Persie’nin Fenerbahçe’ye transfer haberlerini öğreniyor, kendimize inanamıyorduk. Hayatımız resmen bir absürdizm tablosu gibiydi. Hayran olduğumuz büyük bir yazar ve çizer bize kapısını açmıyor, tipimize gıcık olan her türlü işletme bizi kazıklıyor, İngiltere’nin tecrübeli futbolcuları sırasıyla Fenerbahçe’ye geliyordu. Akıl almaz, mantık kabul etmezdi bunu!

Bu haber televizyonlarda büyük puntolarla verilirken,
ben şaşkınlık içerisinde zurna tavuk döner yemekteydim.

İkinci günün akşamı hiçbir şey yememiş, aç karna bira içip dertleşmiş ve sızmıştık. Üçüncü günün sabahı evin kenarından köşesinden bulduğumuz bir paket makarna ve sayılı köftelerimizi pişirip yemiştik. Elde işportacı çantası, gözlerimizde bıkkınlıkla tekrar yola koyulmuş, tekrar Beşiktaş’a gitmiştik. Umut Sarıkaya bize kapıyı yine açmamıştı. Dış kapısının hemen yanındaki boşluktan mutfak camı gözüküyordu, sabah menemen yapıp yemiş olduğunu, mutfaktaki bulaşıklardan fark edebiliyorduk. Evdeydi, kesinlikle evdeydi! Ama kapıyı açmıyordu işte. İlk gün evinin önündeki çöpü atmıştık, ikinci gün ödemediği faturasını gözünden kaçırmıştır fikriyle kapısına asmıştık, dergisinde yazılarımızı çıkarmak için resmen şahsi kapıcılığını yapıyorduk ama o bize kapıyı açmıyordu! Çaresiz aşağı inmiş, köşeden evi dikizlemeye başlamıştık ki kafamızı kaldırır kaldırmaz penceresindeki perdenin hızlıca kapandığını gördük. Gayriihtiyari bir şekilde kahkaha atmış, sokağı sesimizle doldurmuştuk.

Komik adamdın ama içe kapanıklığın anamızı sikti.

Yıllarca yüzlerce kişiyi gülme krizine sokan Umut Sarıkaya ile resmen köşe kapmaca oynuyorduk! Üçüncü günümüz de başarısızlıkla sonuçlanınca, gün batmaya yakın kapısına not bırakıp gitmiştik. Beklentilerimiz ile yaşadıklarımız arasında o kadar büyük bir fark vardı ki, sinirlerimiz artık laçkalaşmaya başlamıştı. Esasen herhangi bir şey yapmaya hiçbir motivasyonumuz kalmamış, sürekli gülmeye başlamıştık. Salondaki koltukları karşı karşıya çekip karşılıklı bira içiyor, kafamızı güzel yapıyor ve olan bitene sadece gülüyorduk. Konuşmuyorduk, gülüyorduk. Acıkıyorduk, gülüyorduk. Uykumuz geliyordu, gülüyorduk.

O yaşıma kadar asla gurur duyulacak bir oğul, gurur duyulacak bir sevgili, gurur duyulacak bir arkadaş, gurur duyulacak bir kardeş olamamıştım. Gerçi komik, hala olamadım. Ancak-fakat sorun şuydu ki, lise çağında yapmış olduğum bu hareketin, daha gerçekleşmeden öncesinde aileme hesabını vermem gerekmişti. Ergen başıma evden çıkıp birkaç gün boyunca kimseye haber vermeden bambaşka yerlerde kalmak çok garip bir tecrübe olurdu ama bunu yapmamıştım. Bir yazar ile randevu ayarladığımı, yazılarımı çıkartacağımı söylemiştim, söylemiştik. Görkem de benden farksız sayılmazdı, annesi onu aradığında olan biteni söylemek istemiyordu ama niye her şeyin bu kadar uzadığını da açıklayamıyordu. Her neyse; babam o güne kadar hiçbir yeteneğim, düşüncem ya da hareketimle övünememiş olacak ki, yaşadığı boşluğu, yazar olmaya çalışmamdaki çabamı yedi düvele duyurmakla geçirmeye çalışmıştı. Şimdi ben eve döndüğümde Umut Sarıkaya’nın bana kapıyı açmadığını nasıl söyleyecektim? Nereden baksanız yirmi kişi benden hayırlı haberlerle gelmemi bekliyordu ama bir yandan da karşı tarafın kapısı duvardı resmen!

Keşke ilk gün geri dönseydik. ‘Olmadı.’ derdik. Üç günün sonunda adamla konuşmayı bile becerememek büyük bir başarısızlık olurdu.

Paramız iyice suyunu çekmeye başlamış, umutlarımız da tükenmek üzereydi. Kazandığımız tek şey, sosyalist bir ruhtu. Her şeyi eşit paylaşmaya çalışıyorduk. Tabaklara makarnayı adetle, yumurtayı hacimle, sucuğu cetvelle ölçerek dağıtıyorduk. Tabii ki de bu yolculuktan sosyalist dönmem kimseyi tatmin etmezdi. Açıkçası babamı erken coşturmuştum! Hata bendeydi ama elden ne gelirdi ki? Sanki babam da coşmaya yer arıyordu.

Harçlığımız azalmıştı, evde televizyon ve internet yoktu. Telefonumuza alkol içerken dinlemek için indirdiğimiz efkarlı şarkıları açıyor, sabah, öğlen ve akşam onları tekrar tekrar dinliyorduk. Üçüncü günün akşamında da yemek yemek yerine bira içtik ve son gün olduğunu bilmeden, son günümüze uyandık.

Emin olun, bu hikayede herhangi bir son yok.

Bir Pazar günüydü ve hava yine güneşliydi. Her sabah olduğu gibi o sabah da buz gibi bir duş almış, yemek yemeden dışarı çıkmıştık. Bütçemiz pek tabii bir 47 lirayı da çıkartabilirdi lakin onu da çıkarttığımızda elimizde üç adet Cahit Arf kalıyordu. 57UL otobüsüne binip Beşiktaş’a gitmiş, aynı dönerciden paket döner almış, hazırlanmasını beklerken de televizyonundan dünyanın son durumu hakkında bilgi almıştık. Siparişlerimiz tamam olduğunda hemen teslim almış ve koşar adım Umut Sarıkaya’nın evinin çaprazına gitmiştik. İkinci günümüzde sote attığımız köşeye oturmuş, sakince Umut Sarıkaya’nın evinin penceresini izleyerek zurna dürümümüzü ısırmaya başlamıştık. Hayvan terliydi, artık profesyonel bir şekilde hareket etmemiz gerekiyordu. Yemeğimiz bittikten sonra kimseye gözükmeden apartmanın içine girdik, ilgili kata çıktık, kapıyı çalmadık. İçeriden yüksek frekanslı konuşma sesleri geliyordu, artık içeride birilerinin olduğundan emindik! Bize üç gündür açılmayan bu kapıyı dördüncü gün açacak kudret neydi, bunun yanı sıra dördüncü gün bizi buraya getiren kudurmuşluğumuz neydi bilmiyordum ama biz kapıyı çalamadan, kapı kendiliğinden açıldı. Kapıyı açan kişi Umut değil, Fırat Budacı’ydı. İki tane üç numara saçlı ergeni kapıda hazır ve nazır görünce irkildi, amacımızın ne olduğunu sordu.

Acılarımıza son veren adam! Kendini durduracak olan adam değil!

Fırat Budacı’ya ayaküstü yaşadığımız sefilliği anlattıktan sonra, içeriden Umut Sarıkaya geldi. Üstünde beyaz atlet, altında mavi-beyaz çizgili eşofman vardı. Gözleri mahmur, saçları dağınık, sakalı uzamış, hareketleri telaşlıydı. Günlerdir kapısını çalanın biz olduğumuzu biliyordu. Ona, tek başına çıkardığı dergisindeki karikatürü gösterip, bizi yazar olarak dergisine kabul edip edemeyeceğini sorduk. Yanımızda yazılarımız da vardı üstelik!

Orasının bir ev olduğunu, yazılarımızı alamayacağını söylemişti. ‘Nereye gelelim?’ diye saçma bir soru sormuştuk. Ulan adamın evine geldik, daha nereye gidelim? ‘Uykusuz’a gidin.’ diyerek başından savmıştı bizi. ‘Ne zaman gidelim?’ diye tekrar sormuştuk, ‘Çarşamba.’ günü gidin demişti. Yaşanan rezaletin boyutu farklı yerlere ulaşmasın diye arkamı dönmüş, Görkem’le birlikte merdivenlerden aşağı inmeye başlamıştım. Bu sırada Fırat Budacı da bizimle birlikte aşağı iniyordu. Sokağa çıktığımızda Fırat Budacı’ya, Fırat Budacı olduğunu bilmeme rağmen parmağımla işaret edip, ‘Fırat Budacı?’ diye sorarcasına ismini söylemiştim. ‘Evet.’ demişti. ‘Yazılarınızı çok beğeniyorum.’ diye bir iltifatta bulunmuştum. Dizlerini öne doğru kırarak sırtını geri vermiş, ‘Teşekkürler.’ demiş ve gitmişti. Umut Sarıkaya bize dört gün boyunca kapısını açmadığından dolayı Fırat Budacı’nın bu nezaketine çok şaşırmıştım. Halbuki şimdi düşününce ben de iltifat alsam aynı şekilde bükülür belim. Zira alışık değilim.

Bir zamanlar ben de kendime bunu söylerdim. Sonra durdurdum sanırım.

O günün akşamında Büyükçekmece’ye geri dönmüş, o haftanın Çarşamba gününde ise Taksim’e, bu sefer Uykusuz dergisinin bürosuna gitmiştik. CV şeklinde hazırladığımız bir kapak ile birlikte yazılarımızı sekretere bırakmış, derdimizi anlatmıştık. Sekreter ikimizin de mavi kapaklı dosyasını almış, masasının bir köşesine koymuş, bize haber verileceğini söylemişti. Şimdi sene oldu 2023, hala bir haber gelmedi. Bir sorun, sizce artık haber bekliyor muyum? Tabii ki de hayır! Açıkça konuşmak gerekirse hiçbir zaman da haber beklemedim. Sanırım ben içilecek biraların, konuşulacak konuların, arkadaşlarımla geçireceğim saçma vakitlerin, yaşayacağım maceraların peşindeydim. Kim bilir?

O gün Görkem ile birlikte Taksim’de bir süre gezip, yine bir yerlerde kendimizi sarhoş ettikten sonra tekrar Büyükçekmece’ye dönmüştük. Yaz ayı devam ediyordu, okul hala tatildi. Ne yapacağımı bilmediğim bir gün, öylece kendimi dışarı atıp gezesim geldi. Başladım yürümeye, eski okulumun önünden geçtim, polis karakolunun ve camiinin yanından geçtim, Büyükçekmece Atatürk Kültür Merkezi’nin önünde yürürken bir şenlik fark ettim. İnsanlar toplanmıştı, kimileri de yöresel kıyafetler içerisinde dans ediyordu. Onları seyretmeye başladım, bu manasızlık ilgimi çekmişti. Belki üç, belki beş dakika bu şekilde geçirdikten sonra kalabalığın arasından bir kadın çıkageldi. Bu kişi, alt komşumuz Ayhan Teyze idi. Evet, kadındı ama adı Ayhan’dı. Ona, ‘Ayhan Teyze’ derdik. Beni çok severdi.

Kusursuz bir geçiş!

Ayhan Teyze her zamanki gibi eliyle çenemi okşadı, sonra parmaklarını saçıma sürterek küçük bir sevgi gösterisinde bulundu. Ardından da, ‘Ay yavrum benim, ne oldu senin İstanbul’daki görüşmen?’ diye sordu.

‘Valla bıraktık dosyalarımızı, haber bekliyoruz. En geç bir aya gelir cevap.’ dedim. Şefkatli gözleriyle çehremi süzdü. İçimde en ufak bir umut olmamasına rağmen bir aya cevap geleceğini söylemiştim ki, konuşacak başka bir konu bulamadığım için az önce arasından çıktığı kalabalığın ne yaptığını sordum. ‘Tamzara’ oynuyorlar… ama normal Tamzara değil, ‘Kemaliye Tamzarası.’ dedi.

28 Şubat 2015. Her şey çok masumane başlıyor.
10 Temmuz 2015. Olaylar yaşanmış, kapı açılmamış.
11 Temmuz 2015. Sabırlar tükenmiş, hafiften atar başlamış.
21 Temmuz 2015. Dört gün boyunca bir duvarı çalmak yetmiyormuş gibi, günlerce bir duvara posta atıp durmuşum.

Tüm bu olaylar 2015 yılının Temmuz ayında yaşandı ve bitti, tam olarak beş sene sonrasında ise hayat beni tekrar Kuruçeşmeüstü’ne attı. Görkem ile dört gün kaldığım o evin sokağında başka bir evde bir buçuk sene kadar yaşadım. Ne zaman ki abimin eski evinin önünden geçsem içimi garip bir burukluk sarar, burnuma geçmişin kokuları ilişirdi. İşte, seneler sonrasında şimdi bir yazar mı olabildim? Hayır. Normal Tamzara ile Kemaliye Tamzarası arasındaki farkı mı öğrenebildim? Hayır! Saçma sapan olaylar içerisinde savruldum durdum ve iyi bir yazar olabilmek için gereken şartın, bunu insanlara kanıtlamak olmadığını savundum.

15 Mayıs 2021. E-postanın atılış saati 03:03 olduğuna göre yine feci şekilde sarhoşmuşum. Hem de seneler önce Görkem ile kaldığım evin otuz metre ötesinde, farklı bir evde, garip bir beklentisizlik içerisinde, garip bir buruklukla sarhoşmuşum!

Yorum bırakın