Hayatım, onu bu şekilde yaşamayı tercih etmiş olduğum için bana pek de garip gelmiyor ama durup da bir düşününce aslında garip bir insan olduğumu fark ediyorum. Geçen gün karşıma çıkan ‘Dünyanın en mutsuz ülkeleri’ isimli bir araştırmada, sondan ikinci sırada Zimbabve’yi görmemle birlikte bu gerçeği tekrardan hatırladım. Zira henüz okuma yazmayı bile sökmediğim kadar küçük yaşlardayken dünyadaki tüm ülkelerin dünyadaki konumunu ve bayraklarını ezbere bilirdim. Doğumumdan on sene önce gazete kuponları karşılığında evde külliyatı oluşturulmuş Thema Larousse’yi elime alır, domates yiye yiye ülkelere, coğrafyalarına, bayraklarına bakardım. O günlerden geriye benim için en akılda kalıcı olanı Zimbabve Cumhuriyeti idi. Nedensiz bir merak içerisinde, dakikalarca bayrağını inceler dururdum.

Seneler önce küçücük ve salakçık bir çocuk iken, ağzımdan çeneme akan domates suyunu silip incelediğim bayrağın altında yaşayan insanların son araştırmalara göre oldukça mutsuz olduğunu öğrenmek beni derinden sarsmıştı. Sarsılmaya sarsıldım ama ne yapabilirdim ki? Kalkıp da Zimbabve milliyetçisi olacak, Zimbabve’ye gidip sömürgeci kuvvetleri protesto edecek, ‘Zimbabve’yi Kalkındırma ve Koruma’ derneği kurup, devlet başkanı Emmerson Dambudzo Mnangagwa ile el ele verip Zimbabve halkının refahı için çalışacak halim yoktu.
İlk iş olarak telefonumdan dünya haritasını açıp, Zimbabve’nin nerede bulunduğunu teyit ettim. Evet, Afrika ülkesi olduğunu biliyordum ve tam da aklımda kalmış olduğu üzere denize kıyısı yoktu. Aslına bakarsanız eğer bir ülkenin denize kıyısı yoksa benim için pek de ilgi çekici bir yer değildir. Denize kıyısı olmayan ülkelere karşı garip bir soğukluk hissediyorum, nedenini de tam olarak bilmiyorum. Bildiğim tek bir şey varsa o da en sevdiğim ülkenin Şili olduğu gerçeğidir.

Müthiş bir şey.

Senelerini mutsuzluğa vermiş ve bu yolda ustalık mertebesine erişmiş bir insan olarak Zimbabve’nin mutsuzluğunu içten içe çok merak etmekteyim. Zira 2023 Türkiye’sinin durumu belli ve senden benden daha mutsuz bir insanı bırak, senden benden daha mutsuz bir ülke halkı olduğunu düşünmek insana çıldırtıcı geliyor. Nasıl ulan nasıl? Yirmi bir seneden beri siyasal islam ile yönetilen bir ülkeden daha mutsuz olmayı nasıl becerebilirsiniz?
Bu soru beynimi kurcaladığı için internete girdim, ‘Zimbabve’de günlük yaşam’ yazdım ve çıkan görselleri incelemeye başladım. İlk başta karşıma pek de feci manzaralar çıkmasa da biraz araştırınca gördüm ki mutsuz olmakta gerçekten de sonuna kadar haklılar. Zira içine hapsoldukları çirkinlikler öyle bir raddeye gelmiş ki, bu çirkinliği kasten yaratmak imkansız gibi bir şey. Dolayısıyla o çirkinliği düzeltmek de imkansızın da ötesinde.
Zimbabve konusunda daha fazla bir şey yapamayacağımı anladıktan sonra listeye geri döndüm ve diğer mutsuz ülkelere bakmaya başladım. Hemen hemen hepsi tahmin edilebilir coğrafyalardan, tahmin edilebilir ülkelerdi ama gözüme birden Komorlar çarptı. Mutsuzluk konusunda onlar da az anasını gözü değildi.

Eğer o adada bir halk olarak Türkler yaşasaydı kesinlikle çok farklı olurdu. Zira bizim kültürümüz, makaramız ve istençlerimiz doğrultusunda o adayı cennete çevirebileceğimizi düşünüyorum. Komorlular sanırım biraz dangalak tipler, içlerinden bir tanesi bile yok mu, ‘Abi bize şu kumsalda bir yerel müzik enstrümanı çal da, piizlenip keyiflenelim.’ diyen? Bu adamlar o adada bütün gün ne yapmakta? Ağacın var, okyanusun var, kumsalın var, mangonu yiyorsun, sonra Birleşmiş Milletlerden istatistikçi geliyor, ‘Gençler keyfiniz nasıl?’ diye soruyor, sen de ona esnaf ağzı yapıp, ‘Valla tencere kaynıyor ama pek tadı tuzu yok be hacı.’ diyorsun. Elin İsveçli araştırmacısı da bunu yiyor, diyor ki ‘Komorlular mutsuz.’ Tatil beldesi gibi adada yaşayıp da bu kadar kan ağlanmaz. Adamları nasıl manipüle ettilerse, kendilerinin sekizinci oldukları listede Hindistan on ikinci sırada.

Neyse, sinirlenmek istemiyorum. Zaten ben anlamam öyle Felicity Jones’dan ya da Yurttaş Kane’den! Bu dünyada Kiribatili olmak gibi bir seçenek de vardı ama bu da bir kaçış değildir, elbet herkesin hayatında orospu çocukları vardır. İstersen Norveç’te doğ, hayatının kalitesi bir alkolik babaya ya da şizofren anneye bakar.
Üstünde düşününce insana garip geliyor ama mutsuzluk gerçekten de çok garip bir hissiyat. Ona sahip olmak için çabalarız ama çabalamakla elde edilen bir şey değildir. Olayları zamana bırakırız, istediğimiz kadar düzelemez. Bir anafora yakalanmış gibi dönenir durur, mutluluğun hayaliyle mutsuzluğumuzu bastırmaya çalışırız. Komorlulara biraz fazla yükselmiş olabilirim ama gerçekten de her şeyden bağımsız olarak insanın kendi varoluşsal bir defosu mevcut. Düşünüyoruz! Gözlerimizi kıstığımızda kaçamadığımız o şey, kulaklarımızı kapattığımızda kaçamadığımız o ses, kendimize inkar edemediğimiz o his sürekli beynimizin içinde ve cennet gibi bir yerde yaşasak bile kendimize orayı cehennem ediyoruz.

Geçtiğimiz bir aylık süre boyunca neredeyse hiçbir şey yazamadım. Bilgisayarın başına oturmak istemedim, oturduğumda da yazasım gelmedi. Sanki cümleler içimden şırıngayla çekilmiş gibiydi. Canım tek bir şey istiyordu, yürümek!
Bazen insanın gerçekten de sadece yürüyesi gelir. Uyumak veya acıkmak gibi problemlerimiz olmasaydı sanırım hayatımın tamamını sağa sola yürüyerek, başka coğrafyalarda deli sikmiş gibi gezerek geçirirdim. Uyku ve yemek ihtiyacı çekiyor olmam resmen beni yerleşik hayatta tutuyor. Konar göçer olmama engel olan tek şey biyolojik ihtiyaçlarım ve ne yazık ki onların da önüne geçemiyorum.
Son bir aydır garip bir keyifsizlik içerisindeydim. Aslında yalan söylüyorum, garip değildi, son derece mantıklı sebepler dolayısıyla hayatımdan bunalmıştım. Kendime bir çanta hazırlayıp dümdüz yürüyerek dünyayı turlama isteği doğdu içimde. Bostanlı’dan kalkıp Bornova’ya doğru ilerlemek, Ankara üzerinden İstanbul istikametinde ilerlemek, Bulgaristan’dan Avrupa’ya kapağı atıp İspanya’ya kadar büyük bir kararlılıkla yürümek istedim. Sokaklarda yatmak, dilenmek, Paris’te sinyale çıkmak, saçımın sakalımın uzamasını umursamamak, Viyana’nın girişine iki kilometre kala bir soteye eğilip sıçmak istedim. Kendimi İskoçya’nın ovalarında elimde bastonla yürürken düşündüm, Letonya’ya gidip oradaki insanlara kendi dillerinde ‘Siz ne ayaksınız?’ diye sormayı hayal ettim. Karadağ’a gidip ‘Keşke biz Türkler de size Montenegro desek.’ diye fikir belirtip, İtalya’daki insanlara Kıvanç Tatlıtuğ’un resimlerini göstererek ülkemizin itibarını korumak için çabalamak istedim.

Beni bu müthiş maceradan alıkoyan tek şey, bunun çok ama çok daha kısasını seneler önce gerçekleştirmiş olmamdı. Henüz orta okula gidiyordum, kafam yine bozuktu. Amına koyiim on beş yaşında yine neye sinirlendiysem bir hışımla evden çıkmış, soğuk ve hafif yağmurlu bir günde Büyükçekmece sahilinde yürümeye başlamıştım. Büyükçekmece sahilinden Gürpınar sahiline, oradan da Kavaklı sahiline geçiş yapmıştım ki artık neredeyse Avcılar’dan çıkacağımı fark etmemle birlikte kendimi durdurmuştum.

İçimdeki dertleri yol boyunca etrafa savurduktan sonra dönüş vaktinin geldiğini nihayet düşünmeye başlamıştım. Yaklaşık yarım saat kadar dinlendikten sonra tekrar hareketlenmiştim ama benim bir huyum vardı ki, geldiğim yoldan dönmeyi hiç mi hiç sevmiyordum. Etrafa baktım, en kısa yol yine geldiğim yoldu ama şeytan geldi götüme parmak attı, oradan geri dönmedim. Tam karşımda bir tepe bulunuyordu ve tepenin üstünde evler, sokaklar vardı. Eğer o ıslak zeminli ve yaklaşık yetmiş derece açılı tepeyi tırmanabilirsem kendime alternatif bir rota oluşturabilirdim. Aklıma eskiden ailemle gittiğim piknikler geldi. O zamanlar dağ, tepe, uçurum demeden yukarılara tırmanmaya çalışır, babamın bana verdiği teşviklerle resmen bir dağcı edasıyla çok dik açılardan bile yukarıya çıkardım.
Kendime güvenim tamdı, tepenin başına geldim, epey dikti ama vazgeçmedim. Çıkıntılardan tutunarak, ayağımı koyarak yavaş ve temkinli bir şekilde uçurum diyebileceğim o on metrelik yeri tırmandım, tırmandım, tırmandım, nihayet en yukarı ulaşıp da ayağımı da kurtarınca önümde beyaz bir araba gördüm. Ön koltukta bir erkek ve bir kadın şehvet içinde sevişmekteydi. Bir anda aracın ön camından dışarıya bakıp, önlerindeki uçurumun köşesinden üstünü başını çamurlamış ve nefesler içinde kalmış Mertcan Demir’i gördüklerinde büyük bir şaşkınlık ve korku yaşadılar. Ben de ne yapacağımı bilemeyip oradan koşarak uzaklaştım. O günden sonra da ne bir yerden yukarı tırmandım ne de nereye olduğunu bilmediğim yolculuklara çıktım.

Daha yola çıkmadan önce her manasını yitirmiş bir adamı yolda ne durdurabilir ki? Hiçbir şey durduramaz. Ancak-fakat onu koşturacak şeyler mevcuttur. Mesela muaşaka esnasında yanlışlıkla insanları yakalamış olmak.
Ne kadar saçma bir insan olduğumun farkındayım. En nahif duygularım bile bir şekilde başıma dert açabiliyor. Kendi sorunlarımı aşmak için çıktığım yolda başkalarına dert oluyorum. Coğrafyasını beğendiğim ülkenin halkına mutsuzluğu yakıştıramadığım için ileri geri konuşuyor, bayrağını sevdiğim ülkenin sorunlarına ortak olmaya çalışıyorum.

Bu saatten sonra ben bir Zimbabve milliyetçisiyim, bu da böyle biline! Zira benim için saçmalığın bir eri olabilmek, Zimbabve milliyetçisi olmayı düşünebilmekten de geçer. Eğer bir gün ihtiyaç duyarsam gerçek bir Zimbabve milliyetçisi gibi hareket edebilir, Harare’de hararetli hareketlerle sağa sola hakaret ederek düşman Mozambik ordusuyla çatışabilirim. Bu durum bana kendimi iyi hissettirebilir, uzun yürüyüşlerde bulamadığım huzuru kurak Afrika toprakları üzerinde dünyanın en mutsuz ikinci ülkesi adına savaşarak bulabilirim. Olasılığı düşük olsa bile bu da insan hayatında bir ihtimaldir ve zaten daha önce de belirttiğim gibi saçmalık da Mert’tir.

