Futbol oldukça uzun yıllar boyunca benim için vazgeçilmez bir tutku, yerine başka bir şeyin konulmasının imkansız olduğu müthiş bir meşgale, derin bir hayal kaynağı oldu. İlkokulda başlayan futbol hayatım boyunca üniversite son sınıfa kadar futbol oynadım, hem okul hem de kulüp turnuvalarında ter döktüm. Oynadığım maçlar seri penaltı atışlarına kaldığındaysa ilk penaltıyı hep ben kullandım. Takım arkadaşlarım yoğun bir stres altındaydı, kimisinin kolları kimisinin elleri titriyordu. Gözlerine baktığınızda hepsinin böylesi bir sorumluluktan kaçındığını görebiliyordunuz. Futbol hepimiz için bir tutkuydu ve son görevimizde hata yapmış olmak hepimiz için birer psikolojik yıkım getirebilirdi. Peki ya ben?

Dışarıdan bakıldığında böyle görünüyorum. İspat isteyen Atakent Tramvay durağına gelsin, iki dakika evden iner kendimi gösteririm.

Normal hayatta da çoğu zaman mimiksiz duran suratım, topun başına geçerken pek de farklı bir hal almazdı. Ellerim, ayaklarım ve hatta bazı anlarda yüreğim tir tir titrese bile keskin bakışlarla, donuk bir ifadeyle topu beyaz noktaya koyar, ne kadar stresli olursam olayım sanki kendimden çok eminmiş gibi arkama doğru adımlar atardım. Maç boyunca aynı donuk ifadeyle top peşinde koşturan, beni çekiştirmeye çalışan forvete çaktırmadan dirsek atıp, gıcık olduğu rakiplerin kramponlarına ‘yanlışlıkla’ tüküren, uzun boylu ve hızlı bir stoperden herkes korkar. Kaldı ki bir kalecinin en korktuğu oyuncu da ilk penaltıyı kullanmaktan çekinmeyen, sanki ruhu ölmüş gibi duran kişidir.

Bugüne kadar birçok penaltı kullandım, pek çok penaltı kaçırdım. Ancak-fakat hiçbir zaman bir seri penaltı atışındaki ilk penaltıyı dışarıya vurmadım veya o penaltıyı bir kaleci çelemedi. Kendime çok mu güveniyordum? Hayır. Duran toplarda çok mu iyiydim? Hayır. Beni bu konuda iyi yapan tek şey, başkalarının umutlarını daha en başta yok etme ağırlığıydı. Hata yapma lüksüm yoktu.

Başım hiç öne eğilmedi.

Gerçek hayatta sanırım en sevmediğim huyum da bu. Önümde süreler ve fırsatlar varken değerlerini bilemem, eğer bir şeyler sorumluluğa, göreve ve hayat-memat meselesine dönerse ancak o zaman bir şeyleri yüzde yüz doğrulukla gerçekleştirebilirim. Eğer vicdanıma dokunmuyorsa, eğer başkalarına karşı yüzüm kızarmayacaksa, eğer arkadaşlarımın yanına dönerken içimde bir burukluk olmayacaksa hayatta hiçbir şeyin benim için manası yoktur. Öylece nefes alıp verirken benim için hiçbir şeyin değeri yoktur lakin bir penaltı sorumluluğu hissedersem omuzlarımda, başarı benim için tek manadır ve saçmalığa katlanamam.

Evet, acı.

Beni yargılayacak olan insanlar… dönüp bir de bakıyorum onlara da bir başarısızlığım gerçekten de onları ilgilendirmiyor. Sonuçta onlar hata yaptıklarında elbette kendilerinde hiçbir suç bulamayacaklardan oluşuyor. Ben de kalkıp penaltıyı kaçıranın idam edilmesi gerektiğini söylemiyorum ama her şey öylece de devam etmesin! Ben o sorumluluğun altında ezim ezim ezilirken, kafamın içerisinde bir sürü düşünce geçirdikten sonra başarıma rağmen zafere ulaşamayınca kendimi enayi gibi hissediyorum. Kaldı ki sanki bir belaymış gibi senelerce bu yenilgilerle uğraşıp durdum. Beynimin sesini kısmak uzunca zamanımı aldı.

Yenilmiş bir insanın beyninde ne yazık ki pek de güzel şarkılar çalmaz.

Babam öleli seneler oldu. Bazı zamanlar silueti aklıma düşer, kokusu burnuma gelir. Arabasında daima bulundurduğu ambalajı toz tutmuş nane şekerlerini ve elinin tırnakları arasına yuva yapmış gres yağı lekelerini hatırlarım. Varlığını çok özlerim ve ondan özür dileyesim gelir. Ruhumda aniden yeşerip aniden kaybolan bu savaşı bitirdiğimdeyse esen rüzgarın kollarına şu sözcükleri fısıldarım: “Özür dilerim baba. İlk penaltıyı hep ben kullandım ve başarılı oldum. Şahsi başarım ruhumda bir kibir yarattı. Özür dilerim baba, kaçıranları hiçbir zaman affedemedim. Takımımın yenilgisi bedenimde bir öfke yaşarttı.”

Hayat bir film değil. Rüzgarlara erdeminizi açıkladığınızda bitmiyor, devam ediyor. Her neyin farkına varırsam varayım, her ne olay yaşarsam yaşayayım, yürümeye öylece devam ediyorum. Yürüyorum sokaklarda, her zaman ilk penaltıyı kullanmış birisi gibi. Ve özür dilerim babamdan fakat sanırım onun da bana bir özre ihtiyacı vardır. Minicik bir menisi, bu dünyada başarılı bir saçmalık yarattı.


Yorum bırakın