Toplum rasyonel düşünmez, peygamber dediğini bile çarmıha gerer.

Manasız bir kaosun bitmek bilmez bir masalı gibi hayat.

Bir aydır İzmir’de değildim. Bodruma gitmiş, şirketimin başka bir mağazasında çalışmaya başlamıştım. Ben ortalıklarda yokken üç ay önce Denizli’den İzmir’e taşınıp kahve dükkanı açan arkadaşım ansızın Mersin’e taşınıp motor kuryeliği yapmaya başlamıştı. Boş bırakmaya gelmiyor pezevengi. Garip bir hayat hikayesi var. Ancak-fakat yine de kendisi için iyi olanı yapmaya çalıştığından emin.

Bir aydır İzmir’de değildim. Ben ortalıklarda yokken Halil İstemi +rh abimizi evden kovmuşlar. Ev sahibi gelmiş, ‘Torunum kız kaçırdı.’ demiş, ‘Evimden çık.’ demiş, ‘En kısa zamanda!’ demiş. Halil İstemi abi bu konuyu bana anlattıktan sonra sordu, “Sence Edirne’ye mi taşınsam yoksa İzmir’de ev mi alsam?”

Hiç kimse bu kadar keskin ve önemli bir kararı başkasından duyduğu cümlelerle almaz. O yüzden sorusu karşısında sustum, bir şey demedim. O da bir şey demedi. Kapattım telefonu. İzmir’e döndüğümdeyse o senelik iznini almıştı, yine görüşemedik. Vespasıyla hüzünlü bir şekilde gezip duruyor olmalı. Artık kendine bir ev mi alır yoksa memleketine mi döner bilmiyorum. Yine de kendisi için iyi olanı yapmaya çalıştığından emin olacaktır.

Anamızı belledin Türkiye ekonomisi. Nereye kaçacağımızı şaşırdık.

Bir aydır İzmir’de değildim. Daha İzmir’e dönmeden önce, İstanbul’da yeni bir görev hakkında iş yerinde patronumla konuşurken aklıma gelen ilk şey İstanbul’a gider gitmez Yasin Abi ile buluşmaktı. Kendisi oldukça şahsına münhasır bir insan. Bundan yirmi sene evvel büyüdüğü yerdeki tüm çevresi Fetö’nün yuvasıyken, Yasin Abi ‘bu yaramaz’ denilerek cemaate dahil edilmemiş, haylaz olduğu için dini bir terör örgütü tarafından afaroz edilmiş yegane insan. Yıllar ondaki haylazlığı yatıştırdıysa da cesaretini hiç kaybetmemiş. Tatil hakkında konuşurken yaptığım bir okyanus adası tatili güzellemesi sonrası oldukça rahat ve sakin bir biçimde, ‘Bak… Maldivler de güzel ama Bolayır bir başka!’ diyebilecek kadar cesur ve spekülatif bir adam.

Bundan seneler önce, pandeminin en korkutucu olduğu dönemde şehirler arası giriş çıkışlar yasaklanmıştı ve ben Kocaeli’nde mahsur kalmıştım. Ne Kocaeli’nden çıkabiliyor, ne İstanbul’a girebiliyor, ikametgahım o sıralarda Kırklareli’nde bulunduğundan gidiş için resmi evrak da alamıyordum. Beni o durumdan kurtaran kişi yine Yasin Abi’ydi. Medikal sektörde iş yapan bir firmada şoför olduğu için yollarda pek çevrilmiyordu. Uzun bir yolculuk sonrası yolu Kocaeli’ne düşen Yasin Abi gelip beni almıştı. Polis kontrollerinden önce kamyonetin arkasında geçip saklanıyordum. Şansım yaver gitmişti, zira polis şüphelenip de kamyonetin arka kapısını açsa, karşılaşacağı şey aynen şu olacaktı: Ankara’dan gelen hastane cihazları, Samsun’dan alınıp bir karton kutuya hapsedilmiş taklacı güvercinler ve sonrasında da bu yolculuğa Kocaeli’nden katılıp güvercinlerin kutusunu tutan şahsım.

İnsan kaçakçılığı var.
Hayvan kaçakçılığı var.
Eğer irsaliyeleri bulamazsan,
elektronik alet kaçakçılığı da var.

Çok orijinal bir adam Yasin Abi. Onunla beraber yaşadıklarımı burada yazmaya kalksam onunla beraber yargıya gideriz. Tadımız kaçar. Ancak-fakat yine de kendisi için iyi olanı yapmaya çalıştığından emin.

Bir aydır İzmir’de değildim. Bodrum’da oldukça yoğun bir mağazada çalışıyordum, yoruluyorduk, çok yoruluyorduk. Bu anlarda imdadımıza Anıl Abi yetişiyordu. Mağazanın arkasında onu ya karton bardağa viski koyarken görüyorum ya da çantasından çıkardığı karışımları yapıyordu. “Al.” diyordu, “Al iç Mert.” Bardakta hazırladığı kırmızı sıvıyı yudumluyordum. İçtikten sonra da “Bunlara enerji verici vitamin diyorlar ama değil… bunların hepsi sildenafil…” diyordu. Ben de ona “Peki abi biz niye içinde sildenafil olan bir şeyi içip çalışıyoruz?” diye soruyordum. Gülüyordu. Ertesi günlerde yine sildenafil içerikli kırmızı sıvıyı içmeye ve çalışmaya devam ediyorduk.

Saatler gece yarısından sonrasını gösterdiğinde ortalık duruyordu. Müşteriler azalıyor, etraf boşalıyordu. Anıl Abi telefonunu açıyor ve elli lira yatırıp seksen lira kazandığı, yüz lira yatırıp yüz otuz lira kazandığı futbol bahislerini açıyor, bana gösteriyordu. Bir yorum yapmam gerekiyordu, bir yorum yapıyordum. Anıl Abi benim tırışka yorumlarımdan sonra mağazanın arkasına gidiyor, sesli bir biçimde “Makina kapalı, fişler çekili, çeşme tamam, buzdolabı tamam, ışıklar tamam, çöp atıldı, çıkışa hazırız.” diyordu. Mağazayı kapatıyorduk. Anıl Abi her gün kendisi için iyi olanı yapmaya çalıştığından emindi.

Sildenafil. Ölüyü uyandırır.

Bir şeylerin farkında vardığımı hissettiğimde Yalıkavak Marina’nın tam ortasındaydım. Macro Center’a gitmiş, hususi olarak en ucuz jilet paketini satın almış ve marinanın yollarında yürümeye başlamıştım. Cebimde telefonum ve cüzdanım, yüzümde gözlüğüm, kulağımda küpem ve elimde jilet paketi vardı. Azerbaycan mafyasının kol gezdiği, dünyanın çeşitli yerlerinden zengin insanların gelip birbirine estetik raconlar kestiği bu yerde elimde jilet paketiyle yürümekteydim. Üzerimdeki personel kıyafetiyle oraya ait olmadığı yeteri kadar açıkken elimdeki jilet paketi etraftaki zenginlerin kafasını giderek karıştırıyordu. İşte o an kendime o kutsal soruyu sordum: Kendim için iyi olanı yaptığımdan emin miydim? Diğer tüm insanlar emin gibiydi. Ben değildim.

Etrafımdaki insanlara dönüp de baktığımda, herkes kendisi için iyi olanı yapmaya çalışıyordu. Ancak-fakat kişilere mikro bazda bakmak yerine, herkesi makro düzeyde, yani bir ‘toplum’ olarak kabul ettiğimde; bizler kendimiz için iyi olanı yapmaya çalışmıyorduk! Teke tekte herkes çok mantıklıydı, toplum olarak çok mantıksızdık. Fiziksel bir sokak kavgasında söylenen ‘Yiyorsa tek tek gelin.’ sözü, olumsuz bir sosyolojik çıkarımda bulunmak isteyen basit bir yazarın ağzında ‘Yiyorsa topluca gelin.’ olarak çıkıyordu.

Soğansız menemen kavgası.

Hepimiz teke tekte çok mantıklı kişileriz lakin bir olunca gider peygamberi yakar, çarmıha gerer, kuyuya atarız. Hepimiz şahsi olarak mantık abidesiyiz ama toplum olarak rasyonel olarak düşünmekten çok uzağız. Bir durun amına koyayım, adam bir şeyler söylüyordu ki arkanıza ordu alıp kovalamaya başladınız. Denizi yarıp geçerken bile durmayıp devam ettik, telef olduk gittik. İnsan bir soluklanır, arkasından bakıp şaşırır! Ama yok, devam.

Öyle garip bir düzen ki, insanı anlayınca toplumu, toplumu anlayınca insanı anlayamıyorsun. Manasız bir kaosun bitmek bilmez bir masalı gibi hayat. Ne kaos bitiyor ne de hayat.

Enteresan bir oluşum.

Kendim için iyi olanı mı yapıyorum? Bilemiyorum. Kendim için iyi olan nedir? Bilmiyorum. Sadece bir şeyler yapıyorum. Çalışıyorum. İşe yarar olmaya çalışıyorum. Yazıyorum. İşe yarar olması için çabalıyorum. Yaşıyorum. Ne işime yarayacak bilmiyorum. Kendim için kötü olmadığı sürece herhangi bir şeyi yapmaktan da kendimi alıkoymuyorum. İyi olan şeyleri yapmam gelecekte neleri değiştirir, onu da bilmiyorum. Bu yazıyı oldukça edebi bir şekilde bitirmek istiyorum ama gerçekten de atalarımızın dediği gibi; cami götüme, minare sikime yaşayıp gidiyorum. Evet. Ben Mert Demir. Ve saçmalık, Mert’tir.


Yorum bırakın