Şöyle bi’ üç ay boyunca dümdüz yürüyesim var

Hayatı oldukça garipsediğim ‘o’ anın içerisindeydim. Sanki Beylikdüzü’nün o insanı şaşırtan, her yerin aynı olduğunu düşündüren tek tip sitelerinin arasında etrafa bakıyordum. Elimde bir muşta vardı. Elimde niye bir muşta vardı?

Her yer aynı. Her yer aynı.

Lisenin son senesinin son aylarında, telefon numaramı nereden bulduğunu bilmediğim eşcinsel bir insanın tacizlerine maruz kalmaya başlamıştım. Sesi oldukça ince olan bu kişi gecenin üçü-dördü gibi beni arıyor, bana olan aşkından bahsediyordu. Bir gece geçti, iki gece geçti, üst üste üç gece beni aradıktan sonra kendisine öyle bir insan olmadığımı söylemiş, ‘Bi’ denesen sen de çok seversin.’ cevabını aldıktan sonra telefon aramalarını gizli aramalara kapamıştım.

Onunla son konuştuğumuzda hiç sormamama rağmen bana tüyler ürpertici detaylar vermişti. Okuldan saat kaçta çıktığımı biliyor, minibüse binmek için hangi güzergahı kullandığımı biliyor, yol boyunca bana eşlik eden kişiyi biliyor, nerede ne yaptığımı her gün adım adım takip ediyordu. Gizli numaraların aramasını kapattıktan sonra gecenin dördünde balkona gitmiş, cılız bir sokak lambasıyla aydınlanan sokağıma bakarak bir sigara yakmıştım. Bundan sonra götü kollamak lazımdı.

Ergenlik zamanlarımda almış olduğum buna benzer bir muştayı tozlu çekmecemden çıkarma vaktim gelmişti.

O günden sonra lisede geçireceğim yaklaşık bir-bir buçuk ayım kalmıştı. Liseden çıktıktan sonra beni takip eden ve benden bir geri dönüş bekleyen eşcinsel aşığıma karşı bir savunma mekanizması yaratabilmek için cebimde muşta taşımaya başlamıştım. Hatta tam bu sıralarda, bir teneffüs esnasında sınıf arkadaşım Nuri’nin gelip, ‘Sen üç sene önce Ömer Baysoy’dan muşta almıştın, ne oldu ona?’ diye sorması sonrası zınk diye cebimden muştayı çıkardığımda Nuri yüzüne inanılmaz bir şaşkınlık ifadesi belirtmişti. ‘Bunca zamandır cebinde mi taşıyordun amına koyiim?’ diye sorduğunda ise, gerçeği söylemek yerine bol desibelli bir kahkaha patlatmıştım. Elbette taşımıyordum amına koyiim.

Gürpınar İMKB. Geçmişini sikeyim senin.

Lise hayatımın son bir-bir buçuk ayında cebimde muştayla gezdim. Okul saatim bittikten sonra cebimde muştayı hazır bekleterek yollarda yürüdüm, etrafımdaki her insanın yüzüne dikkatlice baktım. İbne olduğundan şüphelendiğim herkese ters bakışlar attım. Hatta günün birinde az kalsın yol tarifi sormak için beni durduran birisine muştayla aparkat vuracaktım. Oldukça zor günlerdi, yine de kazasız belasız atlattım. Lise bittikten sonra da muştayı çantamın derinliklerine attım ve varlığını neredeyse unuttum. Ancak-fakat her şey bitmiş değildi. Aradan birkaç ay geçtikten sonra yine hayatı oldukça garipsediğim ‘o’ anın içerisindeydim. Sanki Büyükçekmece gölünün o insanı şaşırtan, her şeyi unutturan ambiyansı içerisinde etrafa bakıyordum. Elimde bir muşta vardı. Elimde niye bir muşta vardı?

Mimar Sinan Köprüsü, Büyükçekmece.

Mimar Sinan Köprüsü’nün tam ortasındayım. Bir sağa bir sola bakıyordum. Orada olmamın bir amacı vardı; uzun süredir görmediğim birisiyle buluşacaktım. Seneler önce kötü bir şekilde kavga ettiğim arkadaşım vardı, üniversite yüzünden başka bir şehre gitmeden evvel onunla buluşacak, barışacak, hasret giderip helallik isteyecek ve oralardan siktir olup gidecektim. Ancak-fakat Büyükçekmece’nin o anda bulunduğum kısmı aslında oldukça tehlikeli bir yerdi ve arkadaşım da pek tekin bir tip değildi. Seneler önce yaşanmış içi boş bir kavganın intikamını almak için yakın arkadaşlarıyla birlikte Mimar Sinan Köprüsü’ne gelebilir, orada topluca beni dövebilirlerdi. Bir anda paranoyak olmuştum, seneler sonra ancak filmlerde görülebilecek bir barışma hadisesinden çok, tüm bunların kurulmuş bir tuzak olabileceğinin daha yüksek bir ihtimal barındırdığını fark ettiğimde tüylerim ürpermişti. Sonuçta barışma isteği ondan gelmişti, barışma yerini o seçmişti, kötü bir ihtimal düşünüldüğü zaman tüm taşlar yerine normalde olduğundan daha sert bir biçimde oturuyordu.

Birkaç ay sonrasında, işte o an yine gelmişti.

Buluşma yerinden tüyüp gitmek gurur kırıcı bir şey olurdu, beklemekse bir o kadar gergin! Peki ya tam o anda ne oldu? Götümü köprünün burçlarına dayayıp çantamda işe yarar bir şeyler aramaya başladım. Deodorant vardı, arkadaşım geldiğinde gözüne sıkabilirdim. Bunu düşündükten kısa bir süre sonra saçma olduğuna kanaat getirdim ve tam bu sırada birkaç ay önce öylece çantaya attığım ve ihtiyacım kalmadığı için görmezden gelmeye başladığım muştayı buldum. Muşta gün yüzüne tekrar çıktı, üzerine vuran güneş ışığıyla parıldadı. İşte şimdi hazırdım ki, tam o sırada bir adam önümde durup yol tarifi istedi benden. Boş anıma gelmişti, eğer biraz soğukkanlı olmasaydım elime yeni aldığım muştayı direkt olarak insan kanıyla tanıştıracaktım. Duraksadım, adamın sorduğu yeri tarif ettim ve beklemeye başladım.

Ya alın benden şu muştayı ya da kimse adres sormasın bana!
Telgrafın tellerine döndük amına koyiim!

Köprüde üstüme gelecek kalabalık bir erkek grubu bekledim ama beklediğim şey yaşanmadı. Arkadaşım geldi, konuştuk, barıştık, sonra da öylece ayrıldık. Muştayı kullanmama gerek kalmadı. Cebimden hiç çıkarmadan öylece eve gittim. O günlerde yaşadığım gerginliği hatırlıyorum da gerçekten de psikolojim iki olayda da aniden o kadar bozulmuştu ki, muştanın varlığı da bana sapıtabileceğim kadar büyük bir kuvvet verince, karşıma çıkacak kötü niyetli bir insana öyle bir geçirirdim ki, oturur vaziyette seke seke ilerleyerek en yakın hastaneye doğru ilerlerdi. Neyse ki kazasız belasız, bir şekilde atlattım o günleri.

Ortaokul ve lise dönemimi ne zaman hatırlasam, yaşarken oldukça sıkıcı ama hatırlarda ne kadar da garip olduğunu anlıyorum. Sırf insanlar inanmayacak diye, adımı yalancıya çıkarmasınlar diye o yıllarda yaşadığım çoğu şeyi anlatmamaktayım. Bazen es kaza o yıllarda bana şahitlik yapmış insanlar buluyorum da, bazı şeyleri anlatmak ve onları açıklamak daha kolay oluyor.

Şu sıralar çok farklı anlara tanıklık etti de, yazmaya mecal yetmez.

Geçen onca zamanın ardından bana deseler ki, hayattan ne anladın? “Dik durmak çok zormuş.” derim. Lisedeyken onun bu kadar zor bir şey olduğunu düşünmezdim. En normal gününde bile herkesten gizli eşcinsel bir sapığı tespit etmeye çalışırken veya beni dövmeye gelecek hayali bir yirmi kişilik topluluğu beklerken, kendimi ansızın çalışma hayatının monotonluğu ve stresi içinde buldum. Zaman nasıl geçti anlamadım, her şey o kadar değişti ki bir mana bulmak bile kendime karşı işleyeceğim bir ihanete dönüştü. O günden beridir de saçmalığa inanırım. Bu hayatta dik durabilmemin tek yöntemi, gördüğüm dünyanın gerçekliğini bükmekti. Sonuçta ikimizden birisi eğilmek zorundaydı.

Şöyle bi’ üç ay boyunca dümdüz yürüyesim var. Farkındayım, o eski mutluluğumu başka sokaklarda arayacağım. Farkındayım, bulamayacağım. Farkındayım, çünkü o mutluluğu, o hatıraları, o gerginliği, o stresi, o aksiyonu, o üzüntüleri bu sokaklarda kaybetmedim. Hatta ve hatta, çocukluğumun ve ergenliğimin geçtiği sokaklarda, artık ben dahi yokum. Ama ne yapayım ki? Bir yandan da içimden işte bu duygu fışkırıyor. Şöyle bi’ üç ay boyunca dümdüz yürüyesim var. O eski eğlencelere, o eski belalara, o eski hatıralara kavuşmak için durmadan, usanmadan yürüyesim var. Farkındayım, bulamayacağım. Ancak-fakat bu farkındalığa rağmen çabalamak istiyor ruhum.

Bostanlı’nın en iyi yazarı, geçmişine doğru fiziksel bir yolculuk yapıyor.

Sanki iki binli yılların bir kılıç artığıyım. Çift yarık deneyini bilmek bile varoluşumun manasını sikti, bir kenara attı. Hiçbir referans noktam kalmadı. Hiçbir şeye borçlu değilim, Tanrı’ya bir can bile! Ancak-fakat sahip olduğum et parçası, seneler önceki mimiklerini, alışkanlıklarını özlüyor. Şöyle bi’ üç ay boyunca dümdüz yürüyesim var. Kendimin olmasa bile, belki sizin o eski mutluluklarınızla karşılaşırım. Sonuçta zaman, göreceli bir şey. Hem bu sefer elimde muşta da olmayacak! Zira onu seneler önce, Kadıköy vapurunda hareket halindeyken martılara fırlattım.


Yorum bırakın