Edebiyat yapmakla uğraşan insanlar bilir ki, yaşadıkları her şey kalemlerini güçlendirir. Acıları, mutlulukları, deneyimleri, hataları ve gözlemleri onlara bir şey katar, kendi karakterleri ne kadar genişlerse yaptıkları iş de o kadar mükemmelleşir. Bu, tartışılması bile gülünç olan bir gerçektir. Ancak-fakat bu durum zamanla öyle bir hal alıyor ki, kendimi bir yaşam öğütücüsü olarak görmeye başladım. Bir şeyler görüyorum, öğütüp yaptığım işte küçük bir nokta haline getiriyorum. Bir şeyler düşünüyorum, bir şeyler hissediyorum, bir şeyler deneyimliyorum ve onları yaptığım işlerde birer detaya çevirip, sanki her şey normalmiş gibi hayatıma devam ediyorum. Bir öğütücüyüm ben! Yaşamı tecrübe ediyor ve kendimce yazıya çeviriyorum. Trrrrum, trrrrum, trak, tiki tak… bir makineyim ben! Gözüme yansıyan hayatın fişleri beynimden çıkıyor. Trrrrum, trrrrum, trak, tiki tak…

Artık daha fazla şey yazmak istemiyorum. Ve daha fazla şey yaşamak, görmek, çabalamak ve hissetmek istemiyorum. Kendi günümün sorumluluğu bile ne kadar ağır! Geçmişe dönüp baktığımda ne kadar çok şey atlattım ama! Ne akşamlar geçirdim, ne hatalar yaptım, neler öğrendim, neler başardım, nelere katlandım, neleri görmezden geldim ve ne yollardan geçtim! Lafa gelince hepsi birer içsel başarı abideleri lakin şu günüme geldiğimde hiçbirisi beni tatmin etmiyor. Bugüne kadar bir şekilde geldim ama bugünden sonrasına gidecek ne bir planım ne de bir takatim var sanki… garip bir his bu. Gerçek ve var, onu beynimde hissediyorum. Bana bu satırları yazdıran şey de zaten bu kötü duygu. Çünkü beynimi hayat konusunda kurcalayıp duran bir soru vardı: “Hayatımın geri kalanında ne yapacağım?” Ona bir cevap bulamadığım için o hissiyatı kaybetmeden, hemencecik yazı yazmaya ve bu iğrenç soruyu da öğütmeye başladım. İşte… makinemden geçiyor. Trrrrum, trrrrum, trak, tiki tak…

Oldukça eski bir daktilo var.
Hayatımın son bir senesinde, İzmir’in modern görünümlü bir alışveriş merkezinde çalışıyorum. Çalışmış olduğum mağaza dışında, bir AVM’de çalışmak bana pek de bir şey katmadı, hatta aksine insanların içindeki ‘o’ diğer insanların farkına vardım.
Geçen gün yemek siparişi vermek için beklerken, takım elbisesiyle Burger King sırasında duran birisini gördüm. Belki de senelerce okul okumuştu, kendini geliştirmeye çalışmıştı, mezun olduktan sonra da AVM’de bir yere çalışmaya başlamış, kredi kartıyla kendi çapında bir takım elbise alıp hayata atılmıştı. Daha sakalları yeni yeni çıkmaya başlamış bu genç adama kilitlenip kalmıştım, gözlerimi alamıyordum. Tek başınaydı, sipariş sırası bekliyordu, yemeğini teslim aldıktan sonra tek başına bir masaya oturup, takım elbisesini kirletmemeye çalışarak burgerini yemeye çalışacaktı. Yemeği bittikten sonra tuvalete gidecek, kravatını omzuna atıp, içine kıl düşmüş pisuvarlara işeyecekti. Tam bu sırada gömleğinin manşetine bulaşmış sarımsaklı mayonez lekesini görecek ve içinden bir of çekecekti.
Tüm bunlar yaşandı mı? Gerçekten bilemem. Ancak-fakat takım elbise giymiş genç bir adamı Burger King sırasında beklerken gördüğümde beynimde işte bunlar canlanıyordu. Trrrrum, trrrrum, trak, tiki tak…

Düşünüyorum da çocukken AVM’ye gitmek benim için oldukça heyecan verici bir olaydı. Hele hele Burger King’ten çocuk menüsü alıp yiyor olmak beni çok mutlu ederdi. O zamanlar etrafımdaki bu tür tabloların farkında değildim lakin elbet benim bugünlerde gördüğümü geçmişte gören diğerleri de vardı. O zamanlarda ben bir çocuk olarak bir AVM heyecanı yaşıyordum, bugünlerde başka çocuklar o heyecanı yaşarken, ben de AVM’de çalışıyordum. Göze batan bazı insanlardan tek farkım şuydu ki; ben takım elbise giymiyordum. Bu beni biraz olsa rahat ettirse de ben de yine aynı kıllı pisuvarlara işiyordum. Çok da farkım yoktu aslında. Bu mutsuzluk, bu endişe, bu eziyet tablosu içerisinde vardım, artık yemek katı manzarasının heyecan ve mutluluk kısmında bulunmuyordum.

Karnımı en ucuz şekilde doyurma derdindeyim.
Evet… ödeme sodexo ile olacak.
Trrrum, trrrum, trak, tiki tak…
Küçük çocuklar istediği şeyler olmadığında ağlar. Ben de böyle bir çocuktum, hepimiz böyle bir çocuktuk. Çünkü alışmamıştık. İstediğimiz her şey çoğu zaman harfiyen yerine geliyordu. Büyüdük. Büyükler ağlamaz, ağlasa bile bu nadiren gerçekleşir. Çünkü alıştık. İstediklerimizin hemencecik gerçekleşmemesine, uğruna çabalasak bile bunun çok da bir işe yaramadığına alıştık artık. Şimdi bizler Burger King sırasında yemek yemek için bekleyen hüzünlü insanlarız, heyecan içerisinde menüdeki tüm yazıları okuyan o küçük salaklar değiliz. Ay sonu doğalgaz faturası geldiğinde çenemizi sıvazlar olduk, bu bilinçli kalitesizlik içerisinde gözyaşlarımızın buhar olup göğe karışmasının üzerinden seneler geçti. Ve en kötüsü, birçoklarının sinesinde de karadelikler var. Neler olup bittiği hususunda bir fikri bulunan var mı? Dün ile bugün arasındaki farklılıkları düşündüğümde elimden gelen tek şey, bir şekilde bunları haykırmak oluyor. Sonra da bir ses çıkıyor beynimden, trrrrum, trrrrum, trak, tiki tak…

şimdi buraya koymazdım.
Makineleşmeye başladığımı düşünmeme rağmen neden yazmaya devam ediyorum? Belki dışarıdan bakıldığında çok saçma gözükebilir ama şöyle de bir sebebi var ki: Lise zamanlarında okula gelirken metrobüste Kurtlar Vadisi isimli diziyi beş kez bitirmiş bir arkadaşımın, seneler sonra işe giderken metrobüste blog yazılarımı okuduğunu öğrendim. Bu saatten sonra Dostoyevski olmasam bile bana bazı şerefler yeter. O da bunlardan biri. Evet, hayatıma karşı duygusuzlaşıp makineleştim, her şeyi bir yazı malzemesi haline getirdim ama… ama… trrrrum, trrrrum, trak, tiki tak… ne yazık ki bu cümleyi insani boyutumla bitiremiyorum. Saçmaladığım için özür dilerim.

Kelimeler, üstünde düşünmeyen insanlar için çok basit durur ama o kadar güçlüdürler ki, kendini ifade etmek için biraz özen gösteren her insan, yalnız kaldığı ilk anda şöyle bağırır: ‘Dayanamıyorum Tanrım, dayanamıyorum!’ Kelimeler karanlıktır. Ve karanlığın içinde, karanlığın içinde olmayan şeyler bile gizlidir. Asla emin olamayız.
Eğer tam yanımda ‘Dünyayı Yok Et’ butonu olsaydı, ona kesinlikle basardım. Ancak-fakat yanımda hiçbir şey yok, yeşil kutusuyla bir bira durmakta. Onu yudumlayıp duruyorum. Kafam biraz da güzel oldu açıkçası. Neyse, yavaştan yatağıma geçmem ve uyumam lazım, zira yarın iş var. Sabahın köründe kalkacağım, dişlerimi fırçalayıp, çantamı sırtıma takıp bir AVM’ye gideceğim. İçeri girerken çantamı cihaza sokmayacak, dedektörle kontrol etmesi için güvenliğe doğru yanlayacağım. Eğer çantamı cihaza sokmamı isterse içinde yemek olduğunu söyleyeceğim. Yüzü düşecek, geçmeme izin verecek. Halbuki çantamda yemek değil, her gün yalan taşıyorum. İçini açıp baksa, deodoranttan başka hiçbir şey yok. Ardından birkaç saat çalışacağım, sonra karnım acıkacak. En üst kata gideceğim, yemek yemek için koca bir kalabalığın ortasında sıra bekleyeceğim. Sonra da işte gözüme takım elbiseli birisi takılacak. Neyse… daha fazlasına hiç gerek yok. Zira çok konuşmanın sonu aynı şeylerden bahsetmekten geçer. Aynı şeyleri tekrar tekrar gözden geçirince elbet tabii sistem de hata veriyor. Trrrrum, trrrrum, tr-…

