Soğuk bir Şubat ayı günüydü. Türkiye’nin en güzel yılı olan 2008’i geride bırakalı yaklaşık bir buçuk ay kadar olmuştu ancak-fakat kimse bunun hüznünü taşımıyordu. Gelecekte olacaklardan oldukça habersizdik.

Hafifçe yağmur yağıyordu Çatalca’ya. Burayı hiç mi hiç sevmiyordum. Büyükçekmece’nin hemen yanında bulunmasına rağmen bana köy gibi bir yer olarak geliyordu. Gerçi gerçekten de öyle gibiydi. Peki ya niye oradaydım? Annemin yakın bir akrabasının kızı evleniyordu, babam ve ben hiç de istemeyerek düğüne katılmıştık. İçinde bozkır cehaleti taşıyan ufak çocuklar düğün salonu içerisinde sağdan sola koştururken, ben bir köşeye oturmuş ve içerisine boncuk konmanın yasaklandığı oyuncak tabancamı sürekli kurarak insanları vurma talimi yapıyordum. 11 yaşındaydım, bir çok şeyi anlamıyordum ama bir çok şeyi de anlıyordum! Anladığım şeylerden birisi de şuydu ki: Babam da bu düğünde olmaktan dolayı rahatsızdı. Yani bir zamanlar çocuktum ama elbette bazı şeylerin de farkındaydım.

Siyah boncuk bulmak o zamanlar çok zordu, 25 kuruştan rengarenk paketler alırdık. İnsan bedenine ateş ettiğimizde kırmızı renkli boncuklar kızartır, mor renkli boncuklar morartır, sarı renkli boncuklar sarartırdı. Aslında öyle bir şey de yoktu, biz öyle olduğuna inanırdık.

Belli bir süre geçtikten sonra babam kolumdan tuttu ve beni dışarıya çıkarttı. Samimiyetsiz akraba sohbetlerinden ve düğündeki erkeklerin sıkıcı konuşmalarından rahatsız olmuştu. Karanlık ve hafifçe bir yağmurun yağdığı Çatalca sokaklarında yürümeye başlamıştık. Babam art arda sigaralar yakıyor, süngerine kadar içip kaldırımın kenarlarına izmaritlerini fırlatıyordu. Bu yürüyüş esnasında yağmur şiddetini arttırınca yine kolumdan tuttu, hızlıca ara sokaklardaki bir kahvehaneye götürdü. İçerisi kesif bir sigara ve çay kokusuyla sarılıp sarmalanmışken gözüme televizyona takılmıştı. Babam da koyu Fenerbahçeli’ydi, ben de. Televizyonda ise Fenerbahçe maçı vardı, dakikalar seksen küsuru göstermekteydi.

“Kaçırdığımız maça bak…” diye sayıkladı babam. Ardından dönüp bana baktı ve, “Görüyorsun değil mi? Ananın akrabaları işte… ne zaman bi’ yararını gördük ki?” dedi.

Televizyona baktım, Fenerbahçe Hacettepe’ye tam 7 gol atmıştı.

Alex’in oynadığı zamanlarda izlemediğim her maç için o kadar pişmanım ki… ama o zamanlar çocuktum…

Düğün salonuna döndüğümüzde babamı gören annem, hali hazırda alkolik olan babama bakıp sertçe “Sarhoş musun sen?” diye sormuştu. Ansızın benimle beraber ortalıktan kaybolan babamın bir yere gidip bira içtiğini düşünmüştü. Babama dönüp bakmıştım, şahittim ki içmemişti, sadece ıslak ve bezgindi.

Dünyanın en kötü sorusu, sen ayıkken birisinin sana ‘Sarhoş musun?’ diye sormasıdır. Eğer bu soru hesap sorarcasına sorulmuşsa daha kötü, eğer bu soruyu soran eşin ise çok daha kötüdür. Babamın yüzünde beliren sinirini görebilmiştim, eğer tenha bir yerde olsaydık bağırıp çağırırdı ama sinirini sanki bir ayva yermiş gibi yedi, yavaşça yuttu. Dedikodu peşinde koşup, bire bin katarak gününe gün katan, köylü kafasıyla yaşayıp modern hayata ayak uyduramamış kimi Çatalcalı insanların eline bir malzeme vermek istememişti sanırım. Bunu o an anlamamıştım, seneler sonra bu saçma hatırayı hatırladığım an anlamıştım. Artık çocuk falan değildim.

Çatalca İstanbul’un Konya’sıdır.

Babam beni çok severdi, yazı yazmamı desteklerdi. Zira kendisi, sanat icra edebilecek bir kafaya sahipken, elinde olmayan sebeplerden ötürü fabrika ve sanayii sitelerinde ömrünü çürütmek zorunda kalmıştı. Ne kadar mutsuz bir hayat değil mi? Bize miras bıraktığı tek şey de açık görüşlülüğü oldu. Her günü kir, pas ve alt kültürlü insanlar içerisinde geçen birisi için esasında oldukça değerli bir şeydir bu.

Bazen aklıma babam gelir ve ondan özür dileme isteği hissederim. Zira bana bıraktığı her şeyden ve herkesten, madden ve manen uzaklaşmak zorunda kaldım. Ona hiçbir söz vermedim ama eğer verseydim bile verebileceğim hiçbir sözü tutamazdım. Onun ruhunda yeşerttiğim umutları kendi hayatımda somutlaştıramadım. Peki ya suç benim mi? Alıp başımı gitmek benim hatam mı? Gerçi başka bir şansım yoktu ki! Seçemediklerimle şekillenen hayatı en iyi şekilde yaşamaktan başka yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Sağlık olsun.

Böyle bir yerde çalışan bir adamın kızı balerin. Evet, gerçek bu. Ablam bir balerin! Henüz on-on iki yaşında Atatürk Kültür Merkezi’nde Kuğu Gölü oynarken, seyirciler arasında tırnakları arasına gres yağı işlemiş babası onu vida sıkmaktan sertleşmiş elleriyle alkışlamaktaydı.

Babamı toprağa verdiğimde yirmi yaşındaydım. Ölmeden önce bana, ‘Ben ölürsem ağlama.’ demişti. Cenaze günü kuzenim Ergin ile birlikte köyün bakkalına gitmiş, beş adet peçete almıştım. İkisini abimlere, birisini ablama, birisini anneme teslim etmiş, beşincisini pantolon cebimin arkasına sokuşturmuş ve öylece etrafa bakmıştım. Herkes gidene kadar ağlamamıştım, aileme peçete dağıtıp gözyaşlarına çare aramıştım. Çünkü babam benden bunu istemişti, ona karşı son görevimi bu şekilde icra etmiştim. Zira artık bir çocuk değildim.

Babamı ve beni tanıyan bir kişi. Babamın ölümünden sonra beni aramış, baş sağlığı dilemiş, ardından da beni Kuşadası’na çağırıp yanında sezonluk fotoğrafçılık yapmamı istemişti. Amına koyiim benim babam ölmüş, dişlerimi sıkmaktan şakaklarım çatlamış, lavuk da kendine eleman arıyor. Hayat çok garip.

Babam öldü. Seneler sonrasında bir sabah kalktım, düşündüğüm ilk belli belirsiz şey, ‘Ohh burası sıcacık.’ idi. O an kendimi garipsemiştim, niye böyle bir şeye durduk yere şükretmiştim ki? Gerçekleri sonradan öğrenecektim.

L koltuğun diğer ucunda uyuyan kuzenim uyandığında gülmeye başlamıştı. “Mert beni akşam çok güldürdün lan.” demişti. “Niye?” diye sorduğumda, sabahki şükrümün neye olduğunu hatırlayabilmiştim. Gece yatmadan önce kafam çok güzeldi, gecenin bir yarısı uyku sersemi olarak kalkmış, tuvalet yerine balkona gitmiş, oradan yan balkona atlamış ve komşunun balkonuna işemeye başlamıştım. Çıkan seslere kuzenim uyanmış, ne yaptığımı sormuştu. Tam hatırlayamıyorum ama ona korkulacak bir şey olmadığını, sadece orada sigara içtiğimi söylemişim. Ardından tek hamleyle korkuluktan geri atlamış ve yatıp uyumuşum. Hayal meyal hatırlıyorum ama kuzenim bana bunu hatırlattıktan sonra sabahki şükrümün sebebini de o an anlamıştım. Zira komşunun balkonuna işerken çok üşümüştüm.

İyi ki koltuğa döşeğe denk getirmedim de, sabah rezillik çıkmadı.

O gün anladım ki babamın bana bıraktığı ikinci şey de alkolizmdi. Hayatım bu ve bunun gibi bir sürü hikayeyle doluyken hala akıllanmıyor, içmeye devam ediyorum. İşin kötüsü de, birisi bana sarhoş olup olmadığımı sorduğunda hiç sinirlenmiyorum, zira gerçekten de sarhoş oluyorum.

Artık kendime açıkça itiraf ediyorum ki, bira göbeğim oluşmaya başladı. Ayda en az iki-üç litre viski ve sayısız bira içiyorum. Tabii geçmişime dönüp bakıldığında bu solda sıfır kalacak bir rakam lakin karaciğerin abdominal bölgeme yolladığı yağları göz önüne aldığımda buna bir çare bulmam gerekiyor. Gerektiğini belirten kişi de benim. Yani benim beynim. Her şeyde saçmalığı gören, saçmalığı göremediğinde direkt olarak kendisi saçmalayan beynim! Ona da pek güven olmuyor.

Seni susturup da uyuyabilmek çok zor bir şey orospu çocuğu! Bari bir şeye benzesen… kıvrımlarını siktiğimin protein tortusu seni.

Kendi beynime yapmış olduğum o son çıkış sonrası yazımın arasına bir beyin resmi koyup devam etmek istedim. İnternete ‘Beyin’ yazdım, ilk çıkan resimlerden birini buraya kopyaladım ve altına kendim beynimmiş gibi hakaret etmeye devam ettim. Yazıma öylece devam edecektim ki merak ettim, acaba kimin beynini koymuştum buraya? İnternete tekrar aynı sorgulatmayı yaptım, resmi vikipedi’den almıştım, konu başlığının içerisine girdim. Üste koymuş olduğum resim bir insan değil, bir şempanze beyniymiş. Latince bilmemenin zararları işte, kabın üstüne koca harflerle ‘anthropopithecus troglodytes’ yazmışlar ama benim orada okuyabildiğim tek şey ‘669’ sayısıydı. Matematik evrensel bir dildir, buradan bir tek bunu çıkarımlayabilirim. Zaten benim sitemdeki yazılarda da daha matah fark edişlere rastlayamazsınız.

İşte bunlar hep Latince.

Latince bilmemek de benim ayıbım olduysa, yine bir sürü ayıbımın yanında o da solda sıfır kalır. Evet, bu konuda cahilim ve cehaletim artık sırtıma yük değil! Zira bilginin değeri eskisi gibi değil. Bunu size kuşaktan kuşağa birebir yaşanmış küçük bir hikayeyle kısaca açıklayabilirim.

Dedemin önceleri ne iş yaptığı hakkında hiçbir fikrim yok ama vakti zamanında ona ‘İğneci Kamil’ derlermiş. Bunun sebebiyse inanır mısınız bilmiyorum ama sadece birkaç gazete kupüründen ibarettir. Eğer internete ‘hürriyet gazetesi halk üniversitesi’ yazarsanız, karşınıza çıkacak birkaç sertifikanın yüz lira civarına satıldığını göreceksiniz. İşte şimdinin yüz lirasına tekabül eden bu sertifikayı zamanında dedem, Hürriyet Gazetesini takip ederek, akabinde gerçekleştirilen bir sınavı geçerek kazanmıştı ve sonucunda da ‘pratisyen hekim’ unvanını almaya hak kazanıp insanlara iğne yaparak, doktorluk yapmaya başlamıştı.

Zamanı biraz ileri saralım ve çocukluğuma dönelim. Benim aile evimde bir sürü ansiklopedi vardı. Elbette bunlar para karşılığında satın alınmamıştı. Gazete alıyordunuz, kupon biriktiriyordunuz, eğer gün kaçırmazsanız bir akşam evinize elinizde Meydan Larousse ile geliyordunuz. İşte bu da babamın vakitleriydi! Gazeteler kupon karşılığında çamaşır makinesi, tüplü televizyon bile dağıtıyordu!

Benim zamanımda ise gazete kuponlarıyla en fazla boyama kitabı ya da FIFA Dünya Kupası oyuncu kartları alabiliyordunuz. Bir sonraki nesle bakıyorum da, bir çoğu hayatında gazete almış bile değiller. Niye alsınlar ki? Vakti zamanında dedemi doktor yapmış bir sektör şu sıralar kupon karşılığında insanlara mandal bile dağıtmıyor.

Ey gidi Larousse’ler! Siz olmasanız Zambiya’nın başkentinin Lusaka olduğunu nereden bilebilirdim ki?

Binlerce üniversite mezunu işsiz ile aynı toplumda yaşayan birisiyim ve dedem gazete kupürü takip ederek doktor olmuş. Bu saatten sonra bilgiye nasıl değer verebilirim ki? Benden öyle çok da bir performans beklemeyin.

Ayrıca yukarılardaki resmin bir şempanze beyni olduğunu Türkçe bilerek de öğrenmiş birisiyim. Ama kendimi eleştirmekten ve her konuda olduğu gibi bu konuda da kendimi haklı çıkarmaktan geri kalmadım. Bir insan beyni resmi koyup tüm bu tatavadan sıyrılabilirdim. Ama sıyrılmadım. Kaldı ki saçmalığa inanmış birisi için şempanze beyni ile insan beyni arasında bir fark yoktur. İnsan ile şempanze arasında da bir fark yoktur. Onlar sadece bazı şeylere ayıkamamış, ayıksalardı da soylarını tüketirdik zaten. Cehalet sadece mutluluk değil, yaşamını sürdürmenin kozmik bir sırrıdır… her şeye vakıf olmuş bir canlı türünün yaşamlarına o eski huzurla devam edemeyeceğini düşünmekteyim. Tabii ki yine de kalkıp yeni bir Jim Jones olmaya kalkışacak da değilim. Zira o adamın saç stilini pek beğenmiyorum.

Seneler sonra kuzenim, dedemin diplomasını kullanarak kendisini
Çevresel Gerontoloji mezunu yaptı.
Kardeşini Boyutsal Ergoterapi’den mezun ederken yine dedemin diplomasını izlerini görebilirsiniz.
Bense bu taşşak muhabbetinden Mekatronik Mühendisi olarak çıktım.

Her neyse. Çatalca’da yağmurlu bir gündü. Arabaydık. Düğünden çıkmıştık. Babam alkollü değildi. Yolda yavaşça ilerliyorduk. Babam o günden yaklaşık 9 sene sonra ölecekti. O zamanlar bunun farkında değildim. Çocuktum. Çocuk da olmanın ötesinde, basit bir insandım. İnsanlar bu gibi şeyleri önceden bilemez. Zaten alnımızda bir geri sayım sayacı olsaydı hayatı çok farklı yaşardık.

Bir zamanlar çocuktum. O zamanlar bunun çok da farkında değildim. Yetişkinliğe dair ne düşündüysem, o zamanlarda düşündüm. Yetiştim, yetişkin oldum, yetişkinliğimdeyse saçmalıktan başka bir şeyi düşünemez oldum. Bugünlerde her şey benim için saçmalıktan ibaret. Zira bugünlerde karşılaşmam gereken her türlü soruyu çok önceden cevapladım ve o sorular anlamını yitirdi. Kötü bir şey bu. Eğer küçükken sadece çocukluğumu yaşamış olsaydım bugünlerde saçma sapan konularla zamanı eritecektim. Şimdiyse öylece oturmuş, ölüm döşeğindeki bir ihtiyarın olgunluğuyla hayatın ne kadar da saçma olduğunu düşünüyorum. Yani… bir zamanlar çocuktum. O zamanlarda, hiç de çocukça olmayan soruları sorup durdum.

Bu fotoğrafı çektiğim güne dair bir hatıratım yok. Sene 2012 sonu, 2013 başı gibiydi. Nokia C3’ün arka kamerasına boş boş bakarak bir fotoğraf çekmiş, facebook’a yüklemiştim.

Üstteki fotoğrafı seneler sonra tekrardan gördüğümde evde tek başımaydım. Normal şartlar altında kendi kendine konuşan birisi değilim, eğer evde teksem çıtım bile çıkmaz, en fazla bir müzik açar onu dinlerim. Ancak-fakat bu fotoğrafı seneler sonra tekrar gördüğümde belki de son zamanlarda kurmuş olduğum en çaresiz cümleyi kurmuştum. Odada tam olarak şu cümle yankılanmıştı: “Oğlum… bu çocuk benim geçmişim lan…”

Bu fotoğrafı gördükten sonra kendimi bir garipsedim. Çocukken, çocukmuşum lan! Bana o zamanlar hiç de öyle gelmiyordu. Ama çocukmuşum işte. İnsan bunu büyüyünce anlıyor. Zira artık bir çocuk değilim.

Çocukluk kafası.

Artık çocuk değilim. Uzun zamandır çocuk değilim! Her akşam kafasını bir şekilde uyuşturmaya çalışan, alkolik bir adamım. Ben artık çocuk değil, tamamen babamım! Peki ya ne zaman başladı bu? Ne yazık ki o anın ne zaman gerçekleştiğini saniye saniye hatırlıyorum. Elimde bir kürek vardı, bir çukuru toprakla dolduruyordum.

Babam ölmeden yaklaşık iki hafta önce kalbinden ameliyat olmuştu ve ablamın yanına yerleşmişti. Ölmeden iki-üç gün önce ise ablam beni aramış, babamın artık duş alması gerektiğini ama babamın kendisinden ve eniştemden utandığını söylemişti. Okulumun olmadığı iki-üç günlük sürede Kırklareli’nden Çerkezköy’e gelmemi, onlarda kalmamı ve bu sırada da bir gün babamı duşa sokmasını istemişti. Tabii ki kabul etmiştim.

Tüm fizik, matematik, tarih ve psikoloji bilimlerini siktir edin. Size her şeyin sırrını veriyorum: “Evrendeki her şey bir gün tersine yaşanmak üzerine gerçekleşip durur.”

Ablamın bu isteği bende birkaç sene önce gerçekleşmiş bir anıyı hatırlatmıştı. Henüz liseye gidiyordum ki, günün birinde babamla konuşurken, küçükken onu nasıl yıkadığımı hatırlayıp hatırlamadığımı sormuştu. Elbette hatırlıyordum! Önce saçlarımı, sonra bedenimi yıkardı, arkasını dönüp özel bölgelerimi temizlememi isterdi. Bu iş bittikten sonra tekrar saçlarımı, tekrar bedenimi yıkar, arkasını dönüp tekrar özel bölgelerimi temizlememi isterdi. Ona, “Evet baba, her şeyi iki defa yaptırırdın ve sırası da böyleydi…” dediğim zaman gözlerinde bir ışık parıldadığını görmüştüm. “Hatırlıyorsun…” demiş ve oldukça mutlu olmuştu.

Elbette hatırladığım dönemler bu kadar küçük değildim. Ama yine de hatırlıyordum bir şeyler…

Babamla birlikte küçükken nasıl duş aldığımızı hatırlamam babamı çok mutlu etmişti ve bu konuşmanın birkaç sene sonrasında ablam benden böyle bir şey isteyince aklıma hemen bu durum gelmişti. O haftaki son dersimin olduğu günün akşamında Çerkezköy’e gidecek, babamı duşa sokacak ve önce başını, sonra bedenini yıkayacak, sonra da arkamı dönecektim. Ardından bu üç işlemi tekrarlayacak ve babama on beş sene öncesini hatırlatacaktım. Ama olmadı. Ablamla birlikte bu durumun yaşanacağı gün ablamlarda değil, soğuk bir gasilhanenin içerisindeydim. Tanımadığım birisi elindeki kaba süngerle babamın cansız vücudunu yıkıyordu. Kimseye bir şey söyleyememiştim, sadece dişlerimi sıkmıştım.

Neye niyet… neye kısmet.

Babam işte bana bu hikayeyi bıraktı ve gitti. Şimdi bu küçük hatıraya dönüp baktığımda diyorum ki, “Çocuktum lan… çocuktum!”

Gasilhanedeki işlem bittiğinde abimler cenaze arabasına sadece beni bindirmişti. Babamın tabutuyla birlikte köye gittik, Çatalca’nın saçma sapan bir diyarında açılmış, iki metrelik bir çukura babamı indirdik. Aldım elime bir küreği ve yarım kalmış bir planın üzerine toprak yığmaya başladım. Her kürekte çocukluğum eridi, yerine bir yetişkin geldi. Babamın cansız bedeniyle birlikte o gün çocukluğumu da gömdüm.

İnsan babasını genç yaşında kaybettiğinde çaresizce anlıyor ki önünde kocaman ve yalın bir hayat var! Dünyanın en acı fark edişlerinden birisidir bu. Tüm çıplaklığıyla o hayatı görebiliyorsunuz. Gelecekte yaşanacak mutsuzlukları, telaşları, vereceğini emekleri, sabahlarınızı, tartışmalarınızı, hüzünlerinizi, göreceğiniz doğumları, yağacak yağmurları, işiteceğiniz haberleri, yüreğinizi ısıtacak mutluluklarınızı, yürüyeceğiniz sokakları, yaşayacağınız yalnızlığı, umutsuzluklarınızı ve onca şeyi bir film seyreder gibi seyrediyorsunuz. O günden sonraysa yavaş yavaş ve çaresizce babanıza dönüşüyorsunuz. Ölmüş bir adamın son fısıltıları sizin bedeninizde bir kimliğe dönüşüyor. Usul usul… usul usul…


Yorum bırakın