Oldukça kısa sürmesine rağmen yarattığı boşluk duygusuyla bana seneler gibi gelen askerlik sürem boyunca birbirinden manasız bir sürü olay ve muhabbetin içerisine düşmüştüm. Bu süre boyunca oldukça enteresan ve komik şeyler yaşamama rağmen aile üyelerim dışında bunları kimseye anlatmadım. Sonuçta askerliği bedelli yapmıştım, elime sadece on dakika boyunca silah almıştım ve yirmi altı gün süren bu süreç sonrasında sağda solda askerlik hikayesi anlatmaya çalışırsam itici duracağımı düşünmüştüm. Bir şeyler anlatırken samimiyetime güvenen birisi ansızın ‘Sikerim yaptığın askerliği, ne bu Kuzey Irak’a sınır ötesi operasyona katılmış gibi tripler!’ diye çıkışsa açıkçası ortada göt gibi kalırdım. Belki birkaç ruh hastası dışında her insan gibi ben de göt gibi kalmaktan hoşlanmadığım için tüm askerlik anılarımı beynimin dehlizlerine zincirlemiş ve orada çürümeye bırakmıştım.

Peki ya tüm bunları niye anlattım? Çünkü dün akşam uyurken rüyamda askerliğime dair bir anı gördüm ve garip bir duyguyla uyanıverdim. Gece üç civarında koğuş nöbetindeydim. Bulunduğum binanın her odasında bedelliler ve bizden sorumlu birkaç rütbeli dışında kimse yoktu. Koca binanın tüm güvenliği de o akşam bana emanet edilmişti. Elbette ki güvenlik konusunda bir sorun yaşanacağını düşünmediğim için tetikte değildim. Zar zor uykumdan uyandırılmış, gecenin köründe öfleye pöfleye kamuflajımı kuşanmış, üşendiğim için botlarımı giymemiştim. Kamuflaj altında mavi tuvalet terliğiyle koridorun bir ucunda, rahatsız bir iskemlenin üzerine oturmuş, hareket sensörlü ışığın altında badimden ödünç aldığım kitabı okumaya çalışıyordum. Bir sayfanın dörtte üçünü bitirdiğimde ışık sönüyordu, elimle yukarı doğru hareket yapıp ışığı açıyor ve kitabı okumaya devam ediyordum. Rüyamda o anı hatırlamıştım! Evet, gerçekten de yaşanan bir olayın içerisindeydim. Anlatılmaya değmez, komik olmayan bu hatıranın tam ortasında, karanlık olan koridorun diğer ucuna bakıp: “Keşke oradan birisi fotoğrafımı çekse…” demiştim. Ardından da kitabı kaldığım yerden ayırıp ters şekilde iskemleye yerleştirmiş, koridorda terliklerle yürümeye başlamıştım. Bir kısım karanlığın içerisine daldığım anda yeni bir ışık yanıyor, tekrar karanlığa daldığımda yeni bir ışık yanıyor ve arkamdaki sönüyordu. Bu iki dakikalık yürüyüş, ambiyansın da yardımıyla aklıma bir sürü şeyin yeşermesine sebep olmuştu. İskemleye geri döndüğümde şu anda ne olduğunu hatırlamadığım bazı düşünceler neticesinde hafif hafif kıkırdamaya başlamıştım. Enteresandı. Cılız sensörlü ışıkların altında, karanlığı ve soğuğu yanaklarımda hissederek bir sürü renkli hatıramın keyfini sürerek yürümüştüm.

Askeriyede olmak istemiyordum ama devlet istiyordu. Zihnen orada olmamı engelleyen tek şeyse beynimin içerisindeydi. Sivil hayata dair komik geçmişimi irdeleyerek bulunduğum ortamdan sıyrılmıştım. Dün gece ansızın gözlerimi açtığımda, bu olayın enteresanlığı yüzüme bir basketbol topu gibi çarpmıştı. Zira böyle bir deneyimi hayatımda ilk ve son defa orada yaşamıştım. O günden beri ‘o şeyi’ nasıl yapamadığıma şaşırdım. Sonrasında düşündüm, ‘o şeyi’ askerlikten önce nasıl başaramamıştım? Bunun cevabı daha kolaydı. Zira oldukça aptal bir çocuktum. Etrafımdaki o hayal gücü yüksek akranlarıma hiç benzemiyordum. Gerçekliklere sıkı sıkıya tutunmuş, gerçeklikten başka hiçbir şey düşünemez birisiydim. Hatta kimi zamanlarda bir şeyi hayal etmeye çalışsam bile onu hayal edemiyordum.

İç dünyası böyle olan bir çocuk değildim. Sadece köşedeki siyah yıldızlara sahiptim.

Mesela; Foolish Casanova klibinin Kral Tv’de on dakikada bir dönüp durduğu yıllardı. Ablasıyla birlikte ‘Biz aşkı meleklerden çaldık’ şarkısını söyleyip duran fakat R harfini söyleyemeyen bir çocuktum. Aklınızda şirin bir çocuk olarak imgelenmiş olabilir ancak bir Beyazıt Öztürk’ten ziyade Aziz Yıldırım’a benziyordum. İşte o yıllarda klibini göre göre Petek Dinçöz’e feci şekilde abayı yakmıştım. Ne zaman o çocuksu boşluğa düşsem aklımda Petek Dinçöz’ü canlandırıyordum. Büyümüştüm, Petek Dinçöz ile evlenmiştim. Kırmızı bir spor arabam vardı, Petek Dinçöz ile beraber yolda gidiyorduk. Bir süre ilerledikten sonra kocaman bir evin önünde duruyorduk, arabayı park etme bile ihtiyacı duymadan yolun ortasında durarak Petek Dinçöz ile birlikte eve giriyordum. Peki ya sonra?

Hayal gücü sıkıntılı bir çocuktum. Petek Dinçöz ile girdiğim ev kocamandı fakat içinde hiçbir şey yoktu. Orada bembeyaz duvarlar ve mermer bir zemin vardı. Ne bir koltuk hayal edebiliyordum ne de bir televizyon. Ne evin içini odalara bölmüştüm ne de Petek Dinçöz ile bir şey yapıyordum! O küçük çocuğun hayali bu kadardı işte. Petek Dinçöz ile evliydim, kırmızı bir spor araba ile kocaman bir evim vardı. Ne Petek Dinçöz ile sevişiyordum ne de onu bir yemeğe çıkartıyordum. Arabadan inip içinde hiçbir şey olmayan eve giriyorduk, ardından dakikalarca bakışıyorduk. Dört yaşlarındaki Mertcan Demir’in iç dünyası bundan ibaretti.

“Biz aşkı meleklevden çaldık…”

Aradan birkaç yıl geçti, büyüdüm. Artık istesem hayallerimde Petek Dinçöz’ün belini bile kırabilirdim ama ne yazık ki ona aşkım bitmişti. Jules Verne’nin ‘Esrarlı Ada’ kitabını okuyup edebiyata aşık olan ancak kitap boyunca kimse esrar içmediği için Jules Verne’yi ayıplayan saçma sapan bir çocuk oluvermiştim. Elbette o yaşlarda öyle alışkanlıklarım yoktu lakin garip bir şekilde ‘esrar’ kelimesinin aslında ‘gizem’ manasını da taşıdığını kitabı okuduktan birkaç ay sonra öğrenmiştim. Şimdi bakınca garip duruyor, evet.

O yıllarda yemek yemek için sınıf arkadaşlarımla öğle aralarında dışarı çıkar olmuştum. O günlerden birisi, uykumdan uyandıktan sonra belleğimin ağlarına düşmüştü. Ufaktım. Arkadaşlarımla okulun az ilerisindeki çiğ börekçide oturmuştuk. Plastik brandanın sokak kısmında yağmur yağmaktaydı. Bizse piyasanın en ucuz yağının kokusuyla sarılmış bir biçimde, karşılığında üç lira verdiğimiz çiğ börekleri yiyorduk. Bu sırada benim ve arkadaşlarımın gözüne televizyondaki adam takılmıştı. O zamanlar o adamın kim olduğunu bilmiyordum ama sonradan öğrenmiştim ki Fikret Kızılok’tu bu adam.

Bir gün olsun unutunca, dışımda kalıyorsun… (?)

Fikret Kızılok ‘Zaman Zaman’ isimli bir şarkı söylemekteydi. Bizim gibi çocuklar için bu şarkının sözleri oldukça komikti. Fikret Kızılok ne zaman ‘Zaman zaman, zaman zaman, mmmmhhhh o zaman…’ dese gülmekten kırılıyorduk. Türk müziğinin altın isimlerinden birisi olan bu adamla birkaç adet on yaşındaki beyin fevrice dalga geçiyordu! Neredeyse aynı çocuklar yaklaşık on sene sonra bir köy evinde rakı içip dertlerinden bahsederken de aynı şarkıyı dinliyordu. O zaman Fikret Kızılok’un şarkısı benim için başka bir anlam kazanmıştı ve kendimden utanmıştım.

İnsan, beyninin yetmediği konularda bir şeyler yapmaya çalışınca nasıl da kendine rezil oluyor! Ne Petek Dinçöz’e hakkını verebildim ne de Fikret Kızılok’a! Bu olayların üstünden seneler geçtikten sonra ise insan öylece boşluğa dalıyor işte. Garip.

Hayatımda sadece bir kez dünya gözüyle şelale gördüm, onda da Alınoluk’ta yaz tatili yapıyordum. Etrafta Petek Dinçöz’e veya ona benzer başka birine hiç rast gelmemiş, garip bir şekilde lisedeki meslek dersime giren hocamla karşılaşmıştım. Bira içiyordu. Evet.

Dünyayı algılama şeklim her geçen gün farklılaştı, evrimleşti ve dünyayı daha farklı yönlerden de algılayabiliyor olmak canımı acıttı, gittim tütün bastım yaralarıma. En azından akan kanı durdurdu. Bu süreçte varlığı en iyi anlatacak şeyin, yokluk olduğunu da öğrendim, deve kini gütmeyenin deveninkini güdeceğini de! Hayatımda ilk defa yedi yaşındayken üstübü gördüm, üstübünün adının üstübü olduğunu da yirmi beş yaşında öğrendim. Bir şeyler yapmak her zaman için yeni bir mağduriyet doğuruyordu ve babam da iyi ki Kırklareli Balkan Türkleri Göçmenler Dayanışma Derneği Başkanı değildi! Çok para kazanmanın nasıl bir bilgelik gerektirdiğini de anladım, en aptal insanların bile çok para kazandığını gördüğüm gün tüm tezlerimi çürüttüm. Karışık kuruyemiş bana hiçbir zaman o istediğim keyfi vermedi ve yeşillik dünyasında sadece naneye saygı duydum. Odun ekmeğinin odun ateşinde pişirilmiş ekmek olduğuna mı yoksa keskin hatlarla biçimine karar verilmiş ancak odun ateşinde yanmasa da olur bir ekmek türü olup olmadığını çözemedim. Aptalların tüm fikirleri, yenemedikleri travmalarıydı ve Molla Fenari diye yüzyıllardır anıp durduğumuz o garip adam hiç mi on beş yaşında olmamıştı? 11 Nisan 1954 gününü her zaman için için yaşadım ve neredeyse her gün kesinlikle bildiğim bir şeyler olduğunu düşündüm. Bir yandan da, herkesin bir fikri olduğu gerçeği beni çok korkuttu. Kimi zaman bir şeyler hakkında fikirsiz kalınca kendimi böyle avuttum.

Eğer tüm dünya nüfusundaki her bir insan ile 30 saniye konuşacak olursanız, bunu art arda yapsanız bile 250 seneye ihtiyacınız olurdu.

Sonsuzluklar denizinde herhangi bir şeyden tam emin olabilmek imkansıza yakındır. İnsan beyni, bilinç kazanıp da bu sonsuzluklar denizini tüm netliğiyle görmeye başladığında her şeyin varlığını ve birçok şeyin de yokluğunu sorgulamaya başlar. O andan itibaren saçmalığı görür, saçmalığı işitir, saçmalığı hisseder, onu özümseriz. Neyin saçma olduğunu kabul edişimize bağlı olarak da beynimize bir mantık oturur. Bunun oturması zorlu bir süreçtir ancak küçük yaşlarda gerçekleştiği için acısını pek yaşamayız. Aynı, çok fazla fiziksel acı çeken hastaların bir zaman sonra acı hissetmemesi, uyuşması gibi alışırız gerçekliğimize. Yaşamak böyle bir şeydir. Var olmanın korkutuculuğuyla neyin mantıklı olduğunu kabul edebilmek öylesine keskin bir acı verir ki bize, yaşama karşı uyuşuruz ve saçmalıklara da alışırız. Çok ufak yaşlarda hissettiklerimiz, gördüklerimiz, düşündüklerimiz bize bir hayat görüşü verir ve artık hayatı belli bir pencereden izlemeye başlarız. Eğer pencereden izlediğimiz bu gerçeklik bizi tatmin edememeye başlarsa da, o biçimsiz hayatlarımıza bir slogan aramaya başlarız.

Kimi pencere manzaraya açılır, kimi pencere Malkara’ya.

Kimi sloganını dinde bulur, bağıra bağıra şehadet getirir. Kimi sloganını milliyetinde bulur, şovenizmini yapar. Kimi sloganını ideolojisinde bulur, sokakta eylemini yapar. Kimi sloganını hissettiği cinsiyette bulur, Taksim’de yürüyüş yapar. Saçmalıklar başımızı şişirmiştir, bir kimlik arayışına çıkar, kendini; ait hissettiği bir topluluğun arasına atar. Biçimsiz hayatlarımız artık bir slogan eşliğinde, savunduğumuz bir ‘şey’ uğurunda ilerliyordur artık. Kadıköy’ün sokaklarında ellerini çırparak ‘Nasıl da koydu Aykut Kocaman!’ diye bağıran Genç Fenerbahçelilerin de, Kudüs’ü almak için ta Fransalardan yürümeye başlamış haçlıların da motivasyonu budur işte. Kendini döneminin bir davasına adamak, o pencere arkasından izlediğimiz biçimsiz hayatımızı unutmamızı sağlar.

Ne yazık ki din insanın elindeki en mükemmel organa düşmandı, özümseyemedim. Milliyetimle gurur duyamadım, ideolojilerin hepsi yozlaşmaya müsaitti. Beni Taksim’de yürütmeye itecek cinsel bir kimliğim yoktu ve sporun içine siyaset karışmıştı. biçimsiz bir hayatım vardı lakin insanlarla hep bir ağızdan haykırabileceğim bir slogana gönül verememiştim.

Biji yek gulan, falan filan.

İnsanlarla ortak bir sloganı haykıramamak bende bir arayışa neden olmuştu. Vakti zamanında bu slogan üzerinde çok düşünmüş olmama rağmen insan bazen çok arasa bile hiçbir şey bulamıyor. Bu tarz bir ‘slogan’ hayatımda var olacaksa, belki de o karşıma çıkacaktı. Öyle de olmuştu. Oldukça natürel bir kronolojik sıra sonrasında hayatımın sloganı gözlerimin önünde ismimle birlikte parıldar olmuştu. Ve bu sloganı hayatımda haykırmaya da devam edip duruyorum.

Birkaç hafta evvel akşamdan kalma olduğum bir sabahın köründe zorla uyanmıştım. Hemen elimi yüzümü yıkamış, giyinmiş, hazırlanmış ve kendimi sokağa atmıştım. Evimin önündeki tramvay durağına koşturmuştum, zira onu kaçırırsam mağazaya da geç kalacaktım. Tramvay istasyondayken ben hala dışarıdaydım, alelacele kartımı basmaya çalışırken makine tüm temassız kartlarımı reddediyordu. O küçücük an içerisinde sırtım terlemeye başlamıştı ki, o anda arkamda saçı oldukça değişik, en kolay tabiriyle ’emo’ diyebileceğim bir kız belirmişti. Yerine kart basmamı rica etti, sonra gözü makineye kaydı ve “Aa sende de yokmuş.” dedi.

Hayatta bir tek şu sikiğe binicem diye millete rezil olmadığım kalmıştı.

Kız bu cümleyi söyledikten sonra ‘sikerim eşiğini’ atlattığımı fark ettim ve kart basmadan tramvaya doğru hızlıca yürümeye başladım. Bu sırada güvenlik arkamdan “Kart bas kardeşim kart!” diye bağırdı. Sol elimle cüzdanımı, sağ elimle kartlarımı havaya kaldırıp, “Kabul etmiyor abi, inerken basarım!” diye bağırdım ve tramvaya girdim. Bu sırada arkamdaki emo da benden güç alarak tramvaya atladı ve ardından kapılar kapandı, ilerlemeye başladık.

Normalde bu tür küçük olaylar beni etkilemez ama akşamdan kalma olmam, kıza rezil olmam ve geç kalıyor olmam gibi nedenler dolayısıyla değişik bir boşluğun içerisine düşmüştüm. Tramvayın oturağında sessiz sedasız oturup, telefonumla ilgilenirken bir durakta nedensizce panik yaptım ve geldiğimizi sanıp ayağa kalktım, tramvaydan dışarı çıktım. İnmem gereken duraktan bir durak önce indiğimi fark ettiğimde tramvayın kapıları kapandı ve daha da kötüsü bir sıra arkamda oturmuş olan emo kızla göz göze geldim. Normalde pek kullanılmayan bir durakta indiğim için bana ‘Ne diye indi şimdi bu sikik?’ der gibi baktı. Derin bir nefes çektim içime, başladım mağazaya doğru yürümeye. İki durak arasında pek mesafe olmadığı için rahattım, hala işe vakti zamanında gidebilirdim!

İçi de dışı da beni yakar. AVM’de çalışmanın allah belasını versin! Öhm…

Hala benim için ortada bir problem yoktu. Sinirlenmemiştim, kızmamıştım, sadece saçmalar olmuştum. Hızlı adımlarla sokakta yürüyordum, bir sokak, iki sokak derken diğer durağa doğru yaklaştım ve bir de ne göreyim! Tramvaydaki kız yolun karşısından bana doğru gelmekteydi. İnsanların fikirleri benim için çok da önemli değildir lakin o kızın gözünde daha gözündeki çapağı bile silmeden evden fırlamış, kartında para olmayan ve en acısı hangi durakta ineceğini bile bilmeyen bir insana dönüşecektim. Artık bu saçmalıklar silsilesine dayanamadım ve kısıtlı zamanım kalmasına rağmen kız beni görmeden kendimi bir arabanın arkasına attım. Kaldırımın kenarına oturmuş, koca bir siyah jipi kendime siper edinmiştim. Kız karşı kaldırımdan yürüdü gitti, bu sırada ben de içimden ‘Allahım şu anda benim paspas çekiyor olmam gerekirdi!’ diye yakarıyordum. Emo kız yeteri kadar uzaklaştıktan sonra arabayla kaldırım arasından kalkmaya yeltendim, yanlışlıkla ayağımı da araya sıkıştırdım, canım acıdı. Yapacak bir şey yoktu, yedi dakikalık bir yürüme mesafesine karşın benim sadece dört dakikam kalmıştı. Ayağımın acısına aldırmadan koşmaya başladım, AVM içerisine girip son bir dakika kala mağazanın kapısını açtım. Ter içinde kalmıştım, burnum akmaya başlamıştı ve çok susamıştım. Montumu çıkarmadan mağazanın ışıklarını açıp, kendime bir bardak su doldurdum. Hayatımın o natürel çizgisinde, natürel bir şekilde beynime kazınmış olan o sloganı tekrar ve yapayalnız bir şekilde tekrar dillendirdim: ‘Saçmalık Mert’tir.’

Kim derdi ki bundan hallice bir kız ile tek taraflı bir psikolojik savaş vereceğimi…

Evet, hayat saçma bir yer. Askeriyenin koğuşları da, bir AVM’nin koridoru da, tramvayın rayları da, çekemediğim her paspasın sorumluluğu da saçma! Ancak-fakat ne yazık ki hikayemin çok küçük bir kısmı bile değil. Ben yapayalnız bir şekilde dillendirdiğim o sloganı yüzlerce kez söyleyeli bile yıllar oldu.

Liseye giderken bir yandan da bir kulüpte futbol oynuyordum. Antrenmanlara gitmek için evimin önünden geçen bir minibüs hattını kullanmaktaydım. Günün birinde nedense televizyonda Akasya Durağı isimli dizinin tekrarını izlerken minibüsü kaçıracağımı fark ettim. Hızlıca giyinip çantamı aldım ve kendimi yine sokağa attım. Tam mahallemin yokuşunun sonuna ulaşmışken minibüs tüm hızıyla önümden geçip gitti, ıslık çalmayı bilmediğim için durduramadım da. Sokakta öylece bağırmak istemediğim için öylece kalakalmıştım, bir sonraki minibüsü beklesem antrenmana kesinlikle geç kalacaktım ki bu da antrenörlerim tarafından cezalandırılmak demekti. Geç kalanlar iki saat boyunca yavaş tempoda takımdan ayrı koşu yapıyordu. Hızlı karar vermem gerekiyordu ki belki de hayatımdaki en enteresan kararlardan birisini vermiştim.

Büyükçekmece’nin minibüsleri neredeyse tüm şehri gezdikten sonra Beylikdüzü’ne çıkıyordu, ben de o kadar senelik Çekmeceli olarak her yerin kısa yolunu biliyordum. Minibüs ileriden geri dönecek, birkaç sokak sonrasından tekrar geçecekti. Koşmaya başladım, saniyelerle yarışıyordum, ara sokaklardan geçerek minibüsü karşılayacaktım. Tam bir köşeden dönecektim ki minibüsün oradan da geçtiğini gördüm. Bir sonraki dönüşünü yakalamaya çalışacaktım ama sokakları tercih edersem asla minibüsün yoluyla zamanında kesişemezdim. Bir aralar bana matematik dersi veren genç bir adamın oturduğu apartmanın bahçesine daldım, çiçeklerin arasından -zarar vermemeye çalışarak- koşmaya devam ettim. Tam bahçe duvarına asılıp üstüne çıkmıştım ki minibüs yine önümden geçip gitti. Evet, tahmin edeceğiniz üzere koşmaya devam ettim. Parklar, bahçeler, sokaklar derken tüm kesişim noktaların hepsinde minibüsü tekrar tekrar kaçırmayı başarmıştım. Artık bu benim için bir şan, bir şeref meselesine dönüşüvermişti fakat bu meseleyi kazanamamıştım. En son minibüs Beylikdüzü’ne gitmek üzere büyük bir yokuş çıkmaya başladığında arkasından izlemeye başlamıştım. İşin kötüsü neydi dersiniz? İlk andan beri minibüsün içerisinden beni görmüş bir yolcu hayal etmiştim. O içeride otururken camdan bir bakıyordu ki, birisi yokuştan aşağı koşuyordu. Birkaç sokak sonra köşede gözüküyordu. Birkaç sokak sonra bahçe duvarlarından atlıyordu. Falan filan. Enteresandı. Eğer o zamanlarda keşfedebilmiş olsaydım minibüsün arkasından gerçekten de haykırırdım: “Saçmalık Mert’tir!”

Mavi çizgi: Minibüs hattı
Yeşil çizgi: Koşu istikametim
Sarı çizgi: Harekete başlama ve bitirme noktalarım

Bir minibüse binebilmek için yaklaşık bir buçuk kilometre koşmak ve işin kötüsü tam beş noktada o minibüsü kaçırmak nasıl bir başarısızlıktır? Olsun. Gerçekten de bu rezaletten bile utanmıyorum. Toplulukların içerisine katılmadığınız sürece kendinize bir slogan yaratmak çok zordur ve eğer yapayalnız bile olsam savunabileceğim bir sloganım olacaksa, o minibüsü yüz noktada kaçırmayı bile göze alırım.

Kendime şiar edindiğim bu slogan ilk başta komik gibi durmasına rağmen üzerine düşününce insanı boşluğa iten bir gerçekten ibaret. En azından ben bu şekilde düşünüyorum. Biraz ürkütücü ve karamsar. Gerçi hayatında vermiş olduğu en doğru karar memleketini terk etmek olan bir insan kendine ne kadar iyimser sloganlar bulabilir ki? Bu, kötümserliğime ya da kötümserliğe kayan gerçekçiliğime uydurduğum bir kılıf değil. Günün birinde tüm kıyafetlerimi kargoya verip, akşam uçağa binip başka bir şehre taşındım. Bunun bir tık altı anadan üryan bir şekilde İstanbul’dan İzmir’e koşmamdı, onu yapmadım. O yüzden ne kadar ürkütücü olursa olsun natürel bir şekilde oluşmuş her türlü sloganımı kabulleniyorum. Yaşama karşı bir bahane değil, hayatıma dair bir ipucu bu.

Eğer önüme bir Büyükçekmece minibüsü koysaydınız, bu da benim için pek sorun olmazdı sanırım.

İstanbul’a en son gittiğimde, ilk iş olarak abimin evine uğramıştım. Kuruçeşmeüstü’nün eski bir binasının en üst katını, yan komşusu Ege abi ile paylaşıyordu. Birkaç dakika boyunca konuştuktan sonra ortak balkonlarına gözüm takıldı, çatı akıtıyordu. Bu durumu onlarla paylaştığımda Ege Abi sözü almış, “Çatı tüm apartmanın ortak sorunu. Aslında her daireyle konuşup, masrafı paylaşarak bu işin halletmek lazım ama…” diye konuşmaya başlamıştı. En son söylediği ‘ama’ kelimesi kesinlikle hayatımda duyduğum en haklı ‘ama’ kelimesiydi. Evet, haklıydı, çatı katı tüm apartmanın problemiydi ve masraf bölüşülmeliydi ama… ama zemin kattaki daire Sinan Çetin’e aitti ve evi oyuncuları kalmak için kullanıyordu. O an Ege Abi’nin gözlerine baktığımda içerisine sıkıştığı çaresizliği görmeyi bırakın, tam olarak hissetmiştim.

Eğer zemin kattaki daire başka bir ünlüye ait olsaydı gidip bu durumu konuşabilirdin ama Sinan Çetin’e bir şekilde ulaşıp, çatı akıttığı için para istemek oldukça enteresan bir durumdu. Çünkü Sinan Çetin, Sinan Çetin’di! Ege Abi Plato Film binasına gidip de kiremit parası hakkında konuşmak için resepsiyondan Sinan Çetin’i çağırmalarını rica ederse ne kadar da saçma bir durum oluşturacağı gün gibi açıktı. Resepsiyondaki elemanın bu isteği duyduğunda nasıl bir yüz ifadesine sahip olacağını düşünmeden edemiyordum. Sinan Çetin’den çatı parası istemek, ‘Seni bende başkası sikti mi?’ sorusunu cevaplamak kadar zor bir durumdu. Sonrasında ne yaptılar gerçekten bilmiyorum ama Ege Abi’nin suratına bakıp, içimden ‘Saçmalık Mert’tir.’ diye geçirmiştim. Tamer Karadağlı ya da Haluk Levent gibi babacan ünlüler dururken hayat Ege Abi’nin karşısına Sinan Çetin gibi ne zaman ne yapacağı, söyleyeceği belli olmayan birisini çıkarmıştı.

Ege Abi’yi dinleyen Sinan Çetin. (temsili)

İzin günlerimin sabahlarında söğüş yiyip bira içen, mutfak musluğundan akan suyun banyo musluğundan akana göre daha yağlı olduğunu düşünen saçma bir insanım ben de. Daha fazlası beklenemez. Etrafımda saçmalıklar yaşanıyor, saçma sorular soruluyor, saçma ikilemler doğuyor. Elbet bunu görmek de bir maharet ancak adetleri fazla olunca insan değneğe de ihtiyaç duymuyor. Şimdi çıkıp da nasıl uhrevi ya da oldukça mantıklı sloganlar üretebilirim ki? Tabii ki mantığı irdeleyeceğim, saçmalığı göreceğim, varlığını sorgulayacağım ve ondan kaçmak için sürekli kafamı güzel yapmaya çalışacağım. Ehe. Sonuncusu biraz opsiyonel oldu ama olsun.

Üniversite zamanında bir lise arkadaşım bana gelmişti ve Kırklareli gibi bir memlekette aktif karbon arayıp, bulup, etil alkolden votka yapmıştık. Bol bol içip kalan yarım şişe votkayı dolaba koymuştum. Bir hafta sonra ziyaretime gelen annem ise, “Bu şişe niye dolapta yarım duruyor ki?” deyip boş kalan kısma su koyup dolaba geri koymuş. Yarım saat sonrasında en alt kattaki komşum bir hacı teyze annemin yanına gelmiş. Muhabbet ederlerken annem kadına, farkında olmadan seyrelttiği votkayı su diye vermiş, kadın da içip, “Bu su ne böyle? Bozulmuş gibi.” demiş. Hacı teyze belki hala votka içtiğinin farkında değil ama o günün akşamında taşlar yerine oturduğunda ben kendimi çok kötü hissetmiştim. Sanırım bu saçma olayın karmasını üstüme aldıktan sonra kimse bana ‘mantıklı’ bir şeyi de savundurtamaz. Tabii ki saçmalığı savunacak, saçmalığın sloganını savuracağım sokaklara!

Bu adam var ya… çok önemli bir adam.

Hayatımın ilk yıllarını düşündüğümde aklıma gelen en büyük figür ne annem, ne babam ne de ailemden başka birisidir. Otoritesiyle, bilgisiyle, mevkisiyle, korkutuculuğuyla ve dayağıyla birlikte, ilkokul öğretmenim Dursun Hoca gelir aklıma. Beş sene boyunca beni ve arkadaşlarımı okuttu, doğru yolu, bir parmağında takılı kocaman yüzüğüyle masaya vurduğu yumruklarla göstermeye çalıştı. Seneler sonra İnstagram’da amuda kalkmış fotolar paylaşırken gördüm kendisini. Üst kısımda çok önemli bir adam olduğunu belirttiğim kişi tam olarak kendisi. İki binli yılların sonunda pos bıyıklarıyla ve yürürken arkasında bıraktığı tütün kolonyası esansıyla yaşayan bu adam iki bin yirmili yılların başında ikinci evliliğini yapıp tarzını değiştirmiş ve vur ensesine al lokmasını kıvamında bir insana dönüşüvermiş. İkinci sınıfa giden küçücük talebelerine ders esnasında Dursun Ali Erzincanlı dinleten bu adam gitmiş, yerine David Guetta dinleyen bir ikinci bahar çiçeği gelmiş. Hayata dair ilk defa bir şeyler düşünmeye başladığım yıllarda başımda acımasız bir tespihli otoriter olan bu adamın artık amuda kalkıp fotoğraf çektiren bir insan olduğunu görmek de sloganıma kendimce bir doğruluk kattı. İnanın ilkokul öğretmenimin bu haline şaşırmadım bile. “Saçmalık Mert’tir.” dedim, ne kadar saçma olursa olsun onu bile bağrıma basmaya çabaladım.

Şimdi… bu yazının son sözü olarak; ya ateş verin bana ya da gözümdeki ışığı alın artık, ben bu hayatta ikinci defa delirmeden! Zira yarattığım sloganın yükü fazla geliyor artık sırtıma. Bir cümle düşünün ki, söylediğiniz zaman size zarar versin! Bir cümle düşünün ki, ikinci defa söylediğinizde size vermiş olduğu zararın acısını hafifletsin. Evet, belki de kışladaki karanlık ve soğuk koridorda bunları düşünüyor dahi olabilirdim. Bilemiyorum. Bildiğim tek şey şu ki; İşte böyle bir hayatın toplamıdır Mertcan Demir ve bu yaşamın sloganı ise ‘Saçmalık Mert’tir.”


Yorum bırakın