Tren gürültüyle kalktı, arkasında bomboş bir istasyon bıraktı. Demirliklerin diğer tarafında duran ne kadar insan varsa hepsini çalıp gitmiş gibiydi. O insanlardan birisi çok yakın bir arkadaşımdı ve onu son görüşüm de trene binmeden önce olmuştu. Aradan çok uzun bir zaman geçti, yüzünü bile hayal meyal hatırlıyorum. Ancak-fakat bomboş tren istasyonuna baktığımda hissetmiş olduğum o yalnızlık hissiyatı hala ilk günkü canlılığıyla zihnimde durmakta. Ellerimi cebime atmış, başım öne eğik bir biçimde evime doğru gitmeye başlamıştım. O zamanlar Kurt Vonnegut’tan başka bir yazar okumadığım için beynimde Vonnegut evrenine dair bir sürü gereksiz detay bulunmaktaydı. Neden yaptığımı bilmeden sayıklamaya başlamıştım; “Üç yüz altmış sekiz… dokuz yüz altmış dört… on beş…”

Manasız bir sayı dizimi ya da pi sayısının bir kısmı gibi gözüken bu numaralar, aslında bir zamanlar Amerikan ordusundaki bir erin hizmet numarasıydı. Bu eri ve hizmet numarasını bir Kurt Vonnegut kitabında okumuştum. Nedensizce zihnimi aylarca meşgul eden bu numaraları seneler sonra ansızın hatırladığımda, elim cebimde yürüyüşümü de hatırlamıştım. Bir öncesinde boş bir tren istasyonu vardı. Bir öncesinde arkadaşımla tren istasyonuna yürüyorduk. Bir öncesinde, arkadaşım yürürken yere tükürmeye çalışmış ve oldukça atik bir hareketle düşmekte olan balgamını eliyle tutup, bana bakmıştı. Bir öncesinde bir mekanda oturup, bira ve tekila içmiştik. Çok sarhoştuk.

Uzak durmakta fayda var.

Bana özel bir durum değil, biliyorum. Seneler boyunca bir sürü şey unuttum. İlkokul numaramı, hatıralarımı, yaşadıklarımı, söylediklerimi, yediklerimi, düşündüklerimi… yapmam gereken işlerimi, ödevlerimi, yeri geldi bir şeyleri unutmayı bile unuttum. Ancak-fakat insan duygularını unutamıyor. Hayal kırıklıkları, mutlulukları, gözyaşları, üzüntüsü ve çığlıkları insanla birlikte yaşıyor. Duyguları unutabilip de düşünceleri unutamamayı o kadar çok isterdim ki… bazı şeyleri tekrar tekrar öğrenmek zorunda kalmamak çok işime yarardı. Ama şimdi zihnime attığım oltalarda beni İlber Ortaylı yapacak hiçbir şey yok. İçime dönüp bir de bakıyorum ki, Toygar Işıklı’nın soundları çalmakta.

“Hüznüm bile yorgun…”

Birkaç ay önce ablamın evinde tuvalete girmiştim. Esas işlemim bittikten sonra yana doğru uzanmış, taharet musluğunu açmıştım. Dübürümde bir anda sıcacık bir su deneyimlediğim an inanılmaz hoşnut olmuştum. Seneler boyunca eski evlerde oturup, sabahın körlerinde buz gibi sularla temizlendikten sonra, yeni yapılmış bir modern evde sıcak suyla götümü yıkayabilmek müthiş bir keyifti. Bu keyfi biraz uzun sürdürmüş olmalıyım ki, taharetten gelen sıcak su yavaş yavaş soğudu ve o her zaman kullandığım donukluğuna geri döndü. Benim için sürpriz olan bir konforu 15 saniye sonra kaybetmiş olmak karşısında çok üzülmüştüm ve o an aklımdan geçenler şuydu: “İnsan ne kadar da nankör!”

Taharetten gelen sıcak suyun verdiği keyfi artık tam manasıyla hatırlayamasam da, soğuyan suya soğuduğu için trip atmış olmamı hiç unutmadım.

Üniversite mezuniyetindeki sevinci ya da sevgilisinden ayrıldıktan sonra yaşadığı depresyonu herkes hatırlar. Bir taharet musluğu sistemine karşı yaşanmış duygusal bir nankörlüğü hatırlamak için biraz da ‘hisler insanı’ olmak gerekir.

Eğer gitar çalmayı bilseydim, “Dübürümdeki sıcak su” isminde bir şarkı yazıp gitarla söylerdim diye tahmin ediyorum. İlk başta bakıldığında ne kadar da saçma geliyor değil mi? Evet, saçma. Ancak-fakat saçmalık, merttir. Modern insanın en büyük problemi de bana göre bu saçmalığı görememektir!

İnsanlar artık sadece ‘müthiş’ şeylerin peşinde. Herkesin aklında müthiş bir araba, müthiş bir telefon, müthiş bir ev, müthiş bir kıyafet, müthiş bir ayakkabı, müthiş bir gözlük, müthiş bir hayat var. Bu tavır sadece materyalist kanatta kalmıyor, insanlar duygularının da en müthişini arıyor. Müthiş bir sevinç! Müthiş bir üzüntü! Müthiş bir kahkaha! Müthiş bir depresyon! Samimi ve etkisi kısa süreli hissiyatların değeri hiç mi hiç kalmadı. Oysaki insanın bir tek onları yaşama fırsatı varken…

Tamam, biliyorum, bir taharet musluğuna olan mahcubiyetimi bile dile getirdiğim için kimse kollarını açıp da, “Ahh… kuzum.” diye sarılıp fikirlerimi dinlemeyecek. Ancak-fakat olay bu! Bebeğiyle oynayan yabancı bir kadın görüp de gülümsemek, yaralı bir kedi gördüğünde içinin sızlaması, yanlışlıkla ayağını vurduğun koltuğun köşesinden boş bulunup özür dilemek… falan filan.

Şimdi reklamlar.

Elbette duygularını sular seller gibi yaşayan birisi değilim. Sadece kendime karşı çok dürüst ve açık sözlü olduğum için kimi zaman belki de birçoklarının fark edemeyeceği kimi hislerimin farkına varabiliyorum. Ama ya peki bir duygu yeşertmem gereken anlarda duygusuz kalmıyor muyum? Elbette kalıyorum. Bunun farkına yaklaşık dört ay kadar önce, ilk kitabımı çıkarttığımda yaşadım.

Hayatımın bir döneminde şiir yazmaya çabaladım, yazdım, hepsinin değersiz olduğunu düşündüm. Yine de edebi konuda bir istifçi olduğum için onları hiçbir zaman silemedim, atamadım. Şiirlerin etrafına basit bir hikaye yerleştirip, sonunda Tanrı’nın öldüğü bir kitap yazdım. Ve bu kitabı, sahibinin oldukça İslamcı durduğu bir yayınevi bastı. Kitabımı edisyona yolladım, adamlar bir hafta sonra bana geri dönüş yaptı ve değiştirdikleri tek şey, ‘hala’ yazdığım yerleri ‘hâlâ’ olarak değiştirmekti. Konuşmalarımızda sanki çok iş yapmış gibi konuşuyordu ve bir yandan da adamın bana kitap yüzünden gıcık olduğunu hissedebiliyordum. Kitabın sonundaki sayfalardan birine ‘saçmalık merttir’ diye bir yazı eklemek istediğimde, ‘O kötü olur ya, öyle yapmayalım bence.’ diye fikir vererek bana sürekli olarak ters tavır alıyordu. Ancak-fakat parayı veren düdüğü çaldı, edisyon karşılığında belli bir miktar para verdim ve belki de sonunda Tanrı’nın öldüğü kitabımı, hangisi olduğunu bilmediğim bir cemaatin yayınevi bastı. Üstelik hikaye bittikten sonra sayfalardan birinde ‘saçmalık merttir.’ yazıyordu.

Küçük bir not: Ben bu adam değilim.

Kitabım basıldıktan sonra ilk baskılar elime ulaştı ve en küçük seri numaralı kitabı ayırdım, diğer kitaplarımın arasına koydum. Olan bitene karşı nötrdüm. Bu durumu ilk fark eden kişi sevgilim olmuştu. Benden bile çok sevinmiş, kitaba bakarak yüzünde masum tebessümler yeşertmiş, sonra da dönüp, “Sen neden mutlu değilsin?” diye sormuştu.

Kitabım çıkmıştı. Mutlu değildim. Mutsuz değildim. Sevinçli değildim. Hüzünlü değildim. Hayal kırıklığım yoktu, bir zafer heyecanım da. On seneden fazla süredir yazı yazıp, toplamda yedi kitap kaleme alıp, blog sayfası kurup, hiç de azımsanmayacak kadar büyük bir emekle çabalayıp durmuştum. İlk defa bir kitabım basıldığında ise o kitabı elime alıp gülümsememiştim bile. İçimde hiçbir duygu yoktu. Bir taharet musluğuna karşı mahcup olabilen bir adam, senelerinin emeğini elinde tutuyordu ve hiçbir tepki vermiyordu! Ne diyeyim ki, insan olmak kimi zaman gerçekten çok zor.

Zevkten dört köşe olmak benim için çok zor.
Altın orana sahip değilim.

Sevgilimin olmadığı bir gün, o güne kadar çok istediği o kahve makinesini alıp eve gelmiştim. Kendisi bir kahve bağımlısıydı lakin ben tam tersiydim. O güne kadar kimi zamanlarda üçü bir arada granül kahveye probis bandırarak öğle yemeği yiyen bir insan olarak ne kahveden anlardım ne de makinesinden. Benim için kahve, probis yerken ağzımı Sahra Çölüne çevirmemesi için kullandığım, suda eriyen garip bir sıvıydı.

Sevgilime unutamayacağı bir duygu yaşatmak için o eve gelmeden önce hemen makineyi açmış, önceden hazırladığım yerine koymuştum. Denemek için üstündeki delikten biraz çekirdek kahve atmış, sonra da su haznesine su ekleyerek çalıştırmıştım. Deneme amaçlı kendime bir espresso yapacaktım ki, makine çalıştı, çalıştı ve bardağa sadece sıcak su döküldü. Yaklaşık beş dakika boyunca makinaya baktım, olan biteni anlayamamıştım. O anda dünyanın en manasız sorusunu sordum ve bu yönde hareket ettim.

Soru şuydu: “Acaba kahvesi mi az geldi?”

Cevabım da şuydu: “Biraz daha kahve ekleyeyim.”

Sonuç ise şuydu: “Bardağa sıcak su döküldü.”

Sırtım soğuk soğuk terlemeye başlamıştı. Allahım, neyle sınanıyordum ben böyle? Kendimi bir anda ertesi günde gördüm. Bana bozuk makine sattıkları için Media Markt’ı basıp, cahil cahil oradakilere saldırıyordum. Kendimi o konumda görmemek için istemeye istemeye, aldığım kahvenin kurulum videosunu bulup izlemeye başladım. Yaptığım hata, kahveyi sadece probis yerken kullanan insanlara has bir hataydı. Zira çekirdek kahveyi, çekirdek kahveyi öğütecek yere değil de toz kahve dökülecek hazneye atmıştım. Makinenin kapağını açtım, içeri baktım, makinenin tüm mekanik parçaları içerisinde nemli çekirdek kahveler vardı. Espressodan geçtim, buzdolabını açıp kendime ufak bir bardak viski doldurdum. Ya makineyi bozduysam? Sırtım gerçekten şırıl şırıl ter akmaya başlamıştı.

Nihayetinde bir sigara arası verdikten sonra makinenin çıkan tüm parçalarını birbirinden ayırıp güzelce kahve çekirdeklerini temizledim. Ardından esas hazneye çekirdek kahve koydum ve makinayı çalıştırdım. Bardağa gerçekten de espresso döküldü. Mutlu ve gururlu bir şekilde o espressoyu içtikten sonra geceye viskiyle devam ettim. Makinanın bozulmaması şerefine verdiğim tek başına bir kutlamaydı bu.

Öğünlerimde protein oranına dikkat ederim. Hehe.

İşleri olması gerektiği gibi yapana kadar nasıl bir mutsuzluk yaşadığımı çok iyi hatırlıyorum. Nihayetinde her şeyi sorunsuz gerçekleştirdiğimde ise yaşadığım sevinci de çok net hatırlıyorum. Ancak-fakat ne yazık ki cansız bir varlık olan kahve makinesine karşı yaşadığım duygular bununla sınırlı olmadı. Onu aldıktan birkaç ay sonra sevgilim bana kötü bir haberle geldi. Söylediği şey şuydu: “Makineye bir şey oldu sanırım, kahvenin tadı ekşi geliyor.”

Ondan bu haberi aldıktan sonra canım çok sıkılmıştı. Yaklaşık bir hafta kadar asla ve asla kahve makinasına yaklaşmadım, mutfağa girdiğimde ona doğru kaçak bakışlar atıyor, içimdeki kızgınlık duygusunu görmezden gelmeye çalışıyordum. Sekiz-dokuz günlük bir süreçten sonra, izinli olduğum bir gün bu makine konusunu ele almam gerektiğini düşünmüştüm. İçsel temizliğini iyice yaptıktan sonra makinenin önüne bir bardak yerleştirdim, kendime bir espresso yaptım, tadımladım ve her şey normaldi. Olması gerektiği gibiydi. İlk espresso yapmayı becerdiğimdeki tadı neyse, şimdi de aynısıydı. Ardından yanımda duran sevgilime döndüm. Gözlerine bakar bakmaz beynimde şimşekler çaktı, zira sevgilim asla sade kahve içmez, mutlaka içine süt katardı. Ona şu soruyu sordum: “Kahvene koyduğun süt bozuk olabilir miydi?” Cevap vermedi, öylece baktı. Sevgilim ne zaman yüzüme uzun uzun baksa ya o yanlış bir şey yapmıştır ya da ben. Şu an bunu yazarken fark ettim de Pavlov’un köpeğine çevirmiş beni… ancak-fakat bu durumda hatalı olan kişi kesinlikle ben olamazdım! O da bunun farkında olacak ki hiçbir şey söylemeden salona gitti. Önce arkasından sevgilime baktım, sonra da döndüm kahve makinasına baktım. Bir haftadan uzun süredir ona diktiğim kızgın bakışların bedeli, çekirdek haznesine bir buse kondurmaktan ibaret olmalıydı.

Tamamen özür dilemek maksadıyla kahve makinesini öptüm. Evet.

Cansız varlıklardan bile özür dileyebilmektir, insan olabilmek. Evet, kimseye gidip de evindeki süpürge makinesini şehvetle öpmesini, televizyonuna french kiss yapmasını söyleyemem ama bu tavrı yakalayamadığınız zamanlarda o ‘müthiş’ duyguların peşinde, önemsiz gördüğümüz insanların kalbini un kurabiyesi kırar gibi kırmaya giden bir yola giriyoruz.

Üç yüz altmış sekiz… dokuz yüz altmış dört… on beş… Normalde bu tarz rastgele numaraları ya da manasız kelime topluluklarını arama motoruna yazdığınıza kesinlikle karşınıza çin siteleri çıkmasına rağmen bu numarayı yazdığınızda, bu numaranın yaklaşık 80 sene önceki sahibi çıkıyor. İsmi Edward Donald Slovik. Kendisi İkinci Dünya Savaşı sırasında, Amerikan İç Savaşı’ndan sonra firar dolayısıyla kurşuna dizilmiş ilk ve son askerdir. Bunu Kurt Vonnegut’tan öğrendim. Edward kurşuna dizilmeden önce şöyle söylemişti: “Birleşik Devletler Ordusunu terk ettiğim için beni vurmuyorlar, bunu binlerce adam yaptı. Beni vuruyorlar çünkü binlerce adam arasından birini örnek oluşturmaları gerekiyor.”

Eddie D. Slovik. Öldüğünde 24 yaşındaydı. Suçu ise, korku duymak.

Hadi, hissiyatlarımızın hedefini o müthiş duygulardan çekelim de, sürekli olarak nemalandığımız, bir sülük gibi ensesine yapıştığımız ‘medeniyetimizin’ kurbanlarına çevirelim. Tabii ki geçtiğimiz yüzyılda yaşamış ve kurşuna dizilerek öldürülmüş bir askerin hizmet numarasını bilmek önemli değildir. Ancak-fakat kamuoyuna bir örnek oluşturması için kurban edilmiş bir insanı bilmek önemlidir. Bambaşka bir coğrafyanın, bambaşka bir kültürün kurbanı olabilir ancak günümüzde medeniyete karşı doğu-batı demeden sahip çıkıyorsak, doğunun da batının da medeniyeti oluşturan kurbanlarına empati kurabilmeliyiz. Eğer yoga yapıyorsan, Hindistan’daki sınıfsal ayrımları hayatında bir kez bile düşünmemek nankörlüktür. Bu nankörlük, bir taharet musluğuna yapılandan bin kat daha ağırdır. Eğer natürel Etiyopya kahvesi içmeden güne başlayamıyorsanız, Etiyopya’da işkence gören, zorla çalıştırılan, çoğu gece aç uyuyan çocuklar hakkında hayatında bir kez bile düşünmemek nankörlüktür. Eğer cebinde bir Amerikan imali telefon taşıyorsan, seneler önce bir Amerikan askerinin günah keçisi bilinciyle öldürülmesini de düşüneceksin. Aksi takdirde insan olmak çok zordur. İnsan olmak, medeniyetin her türlü yararından nemalanıp, ‘müthiş’ derecede önemli olduğunu düşündüğünüz eğlencelerde ‘Oh oh suyundan da, oh oh şuyundan da’ şarkısı eşliğinde dans etmeye benzemez. Oynarız, eğleniriz, ancak medeniyetin sadece sefasını sürersek, sarhoş bir biçimde raks eden bilinçsiz bir primattan farkımız kalmaz.

Tren gürültüyle kalkmış, arkasında bomboş bir istasyon bırakmıştı. Demirliklerin diğer tarafında duran ne kadar insan varsa hepsini çalıp gitmiş gibiydi. O insanlardan birisi çok yakın bir arkadaşımdı ve onu son görüşüm de trene binmeden önce olmuştu. Aradan çok uzun bir zaman geçti, yüzünü bile hayal meyal hatırlıyorum. Ancak-fakat daha da önemli şeyleri, önemsiz gibi durmasına rağmen ilk günkü netliğiyle hatırlıyorum. Elimi cebime atmış, başımı eğip sokakta yürümeye başlamıştım. “Üç yüz altmış sekiz… dokuz yüz altmış dört… on beş…” diye sayıklarken, yanından geçtiğim bir mekanın sesi ilişti kulağıma. Sezen Aksu çalıyordu. Sezen, “Oh oh suyundan da, oh oh şuyundan da…’ derken, ben “Üç yüz altmış sekiz… dokuz yüz altmış dört… on beş…” demekteydim. İçerideki insanlar zevku sefa içerisinde göbek atıyordu, bense birkaç saniyeliğine onları izlemiştim. Garipti. Üç bira ve sekiz shot tekila içmek o günden sonra beni taharet musluğundan bile özür dileyen bir insana çevirmişti. Artık ayık bir primat değil, sarhoş bir insandım, çok tuvaletim olduğu için eve koşar adım gitmiştim… hatırlıyorum.


Yorum bırakın