Saat akşam 10’a yaklaşmıştı. Evin tüm pencerelerini açmış, tüm teknolojik eşyaları kapatmıştım. Ara sıra dışarıdan gelen araba veya insan sesi dışında evin içi tamamen sessizdi. Üçlü koltuğun tam ortasına oturmuş, karşımda duran kapalı televizyonun yansımasından kendi siluetimi izliyordum. Günlerden Pazartesi’ydi, yaklaşık iki hafta boyunca her tanıdığım insana “Pazartesi günü hayatımı düzene sokacağım.” demiştim. Peki ya bu düzen neydi?
Sabah kalkmıştım, kahvaltı niyetine kendime bir söğüş sipariş edip, geldiğinde bira eşliğinde yemiştim. İzmir’e taşındığım günden beri arada sırada yaptığım en büyük keyfim buydu. Lavaşın içine biraz dil, yanak ve beyin atıp, soğan ile domates ile dürümümü çeşnilendirip, acı biber ve bira eşliğinde bir mağara adamı gibi beslenmek nedensizce beynimde inanılmaz bir dopamin salgısı yaratıyordu.
Kahvaltıdan sonra aşağı inip motorumu yıkamış, işim bitince de eve geri dönüp, balkona serdiğim gazete üzerinde ayakkabılarımı temizlemiştim. Babam olabilmek için tek bir şey kalmıştı, izinli olduğum bugünde televizyondan seksenlerin Western filmlerini açıp izlemek! Ancak-fakat bunu yapmadım. Ev ferahlasın diye tüm pencereleri açtım, her türlü teknolojik aleti kapadım, televizyonun yansımasından kendimi izleyip, düşünmeye başladım. Kutsal Roma İmparatorluğu hakkında düşündüm. Üçüncü köprü ücretleri hakkında düşündüm. Antalya’daki Rus popülasyonundan mı yoksa ülke genelindeki Arap istilacılardan mı korkmamız gerektiği hakkında düşündüm. Soba boruları neden hep kahverengi olur diye düşündüm. Eğer uyku uyumayan bir insan olsaydım hayatıma ne kadar ekstra özellikler katabilirdim diye düşündüm. Hemen sonrasında da iki günde bir uyusam, kendime ekstra vakit kazandırabilir miyim diye düşündüm. Düşüncelerimin sonunda “Ben Platon değilim ki uykuya düşman olayım amına koyiiim! On beş kişinin okuduğu yazılar yazıp duruyorum, uyusam nolur uyumasam nolur!” diye bir özeleştiri yapıp, kapalı televizyondan siluetime bakmaya devam ettim.

Hayatımda düşünmeye neden bu kadar vakit ayırmaktayım, inanın bilmiyorum. Ancak-fakat en büyük zevkim, düşünmek! Geçen gün de böyle bir düşünce anaforlarına yakalandığımda, yanlışlıkla Big-Bang Teorisi ile paralel evrenler arasındaki bağıntıyı çözüp, heyecanlı bir şekilde o sırada tırnaklarına oje süren sevgilimin üstüne atlamıştım. Daha sonra, fizikçilerin senelerdir anlatmaya çalışıp da jargonlarından dolayı anlatamadıkları bu bağıntıyı halk diliyle halka açıklamak için farkındalıklarımı kaleme almak istedim ama sonrasında bunun boş bir iş olacağını düşünüp vazgeçtim. Beni okuyan insanların çoğunda Allah, kitap korkusu var, kimsenin kafasını bu saatten sonra karıştırmaya gerek yok.
Asla filozof olamayacağımı ve uykuya karşı yersiz bir düşmanlık beslememem gerektiğini anladığımda, biraz da Mesut Komiserin Arka Sokaklar dizisine geri dönüşü hakkında düşünmeye başlayacaktım ki, alt kattan gelen küfür sesleriyle irkildim. Hipnotize etkisinde dakikalardır düşünen şahsıma hayatım boyunca hissetmeye alışık olduğum o hüzün dalgası tekrar çöküverdi. Bu hüzün dalgası sürekli olarak şekil değiştiriyor, farklı olaylar ve farklı etkenler gibi gözükerek, kendime cevapsız sorular sorduruyordu. Bu seferki etken ise, alt kattaki ailenin babasının koyu Fenerbahçeli olmasıydı.
Saat akşam 10’a yaklaşmıştı. Alt kattaki küfür kıyamet sürerken, şarjdaki telefonumu saatler sonra elime aldım. Arama motoruna girip, ‘Fenerbahçe’ yazdım. Evet, totemim tutmamıştı. Sivasspor son dakikada bir penaltı kazanmış ve bu vuruşu gole çevirip, maçın 2-2 bitmesini sağlamıştı. Bu seferki hüznün dalgası, Fenerbahçe’nin bir şampiyonluğu daha kaybedişinin alt kattan gelen yankılarıydı. Telefonumu koltuğun köşesine atmış, tekrar kapalı televizyonun yansımasından kendime bakmaya başlamıştım. İsmail Kartal hakkında çeşitli fikirler üretirken, sol elimle çenemi sıvazlamaya başlamıştım. Ancak-fakat sakalsız bir insan olduğum için bu bana pek de keyif vermedi. Keşke böyle zamanlar için Mehmet Demirkol’un kirli sakallı çenesini sıvazlama şansım olsaydı. Bu hayattaki en büyük fantezilerimden birisi de budur. Evet…

Avrupa maçımız olduğu için Süper Kupa maçına çıkmadık, gittik Avrupa’dan elendik. Sonra Sivas’ı yenemeyip lig kupasından da olduk. Beş sene önce getirsen seni Şampiyonlar Ligi’nin baş takımları arasına sokacak Dzeko’lu, Tadic’li, Livakovic’li kadroyla fetöcülere taşşak malzemesi olmak gerçekten de canımı sıkmıştı. Mehmet Demirkol’un çenesine gerçekten de ihtiyacım vardı.
Derin bir nefes çekmiştim içime. Televizyonu açıp, Youtube’a bağlanmış, rastgele videolar izlemekteydim. Birkaç video sonrasında BBC’nin Jouhatsu’lar hakkındaki videosuna denk geldim. Jouhatsu Japonca’da ‘buharlaşmak’ manasına geliyordu ve bu terimi insanlar için kullanıyorlardı. Japonya’da hayatından, çevresinden memnun olmayan insanlar ansızın ortalıktan kayboluyor, arkasında hiçbir işaret bırakmıyor ve ülkenin bambaşka bir memleketinde yepisyeni bir hayata başlıyorlardı. Hatta bu insanların bu tercihleri devlet tarafından korunuyor, yeni bir hayata başlamak isteyen insanların önündeki engelleri hükümet olarak ellerinden geldikçe kolaylaştırıyorlardı.
Video seyrine devam ederken ben yine düşüncelere dalmış, televizyonu izlemez olmuştum. Kafamın içerisindeki nöronlar toplanıp o lobdan bir diğer loba hücum ederken, duş alırken suyun kaldırma kuvvetini bulup “Evreka, evreka!” diye çırılçıplak sokaklarda koşan Arşimet gibi kendimi ayakta buluverdim. Benim repliğim ise tam olarak şuydu:
“Hassiktir lan bizim Fevzi de Jouhatsu olmuştu galiba!”

Fevzi benim üniversite arkadaşımdı. Kendi halinde, sessiz, espritüel, aklında sorular olan ve manasızlığı görebilen bir insandı. Vakti zamanında onunla çok fazla vakit geçirmiş, çok gülmüş, çok düşünmüştük. Kırklareli gibi küçük bir yerde yaşayıp da herhangi birisi olmak varken, birbirimiz ile gerçekleştirdiğimiz geyik muhabbetlerinden sonra şu anda da bir slogan gibi sürekli tekrarladığım saçmalığın temellerini atmıştım. Ancak-fakat günün birinde Fevzi yanıma geldi, yaşadığımız nihilist dünyamız ona artık zor gelmiş olmalı ki; “Oğlum lan… ben hiçbir şeyi istediğim için yapmıyorum.” dedi. “Nasıl yani?” dedim. “Her şey işte…” dedi ve ekledi: “Hayatta her ne eğlencem varsa, hepsi başkaları istediği için. İçki içiyorum, arkadaşlarım istediği için. Anime izliyorum, başkası tavsiye ettiği için. Bir yere gidiyorum, başkaları daha önce gidip de bana övdüğü için. Hayatta kendime ait hiç fikrim yok gibi. Başkaları ne isterse, ne önerirse onu yapıyorum.”
İlk başta bir duraksadım. Sonra Fevzi’nin sürekli kırmızı olan burnuna bakarak “Gel sevişelim desem sevişecek misin oğlum benimle?” diye sordum. “Siktir lan.” dedi. “E daha ne amına koyiim.” dedim. “
“Yaşamak böyle bir şey. Başkalarının yaptığını tekrar edersin. Sonra da başkaları senin yaptığını tekrar eder. Biz sonsuz bir zincirin herhangi bir yerinde, herhangi birer halkayız. Karakter diye bahsettiğin şey, genlerin. Seçimlerin diye bahsettiğin şey, travmalarının çıkarımları. Hayat diye bahsettiğin şey, sahip olduğun genler ve travmaların sonucunda keyfe ulaşmak için harcadığın dar bir zaman.”
Bu minvalde konuştuğumu hatırlıyorum. Kendimce mantıklı haklı argümanlardı ama şu anda baktığımda anlıyorum ki Fevzi’nin sessiz çığlığını o zamanlar anlayamamışım. O biraz daha farklı bir şeyden bahsediyordu sanırım. Kelimelere çok da dökülemeyen, anlatılamayan bir hissiyattı bu.

Sanki çok da önemli bir şey bulmuş gibi ayaklanmam sadece otuz saniye falan sürmüştü. Ardından koltuğa geri oturmuş, televizyona bakmaya devam etmiştim. BBC’nin videosu son bulmuştu, yeni oynayacak video ise ‘Ghosting’ denen bir terim ile alakalıydı. Dikkatimi videoya çevirdim ve izlemeye başladım. Videoda terim şu şekilde açıklanıyordu: “Herhangi bir görünür uyarı veya gerekçe olmaksızın bir partner, arkadaş veya benzer bir kişiyle tüm iletişimi ve teması beklenmedik bir şekilde sona erdirme uygulamasını tanımlayan ve daha sonra söz konusu kişinin ulaşma girişimlerini veya yaptığı iletişimi görmezden gelen bir terimdir.”
Ben kesinlikle bir Jouhatsu değildim ama fark etmiştim ki ghosting denen bu eylemi seneler boyunca bir sürü insana yapmıştım. Ghostlama nedir kimse bilmiyorken, ben milleti ghostlayıp durmuşum. İlk bakışta kötü bir şeymiş gibi görünen bu eylem aslında kendi içimde desteklediğim bir savunma mekanizmasıydı. Karşımdaki insana karşı kırılmış veya gücenmişsem ona hiçbir açıklama yapmadan iletişimimi kesiyor, hayatımda daha fazla yer kaplamasına izin vermiyordum. Bunun adına da son birkaç senedir ghosting deniyormuş meğer. Vay be.
O an farkına varmıştım ki, Fevzi jouhatsu olmayabilirdi, etrafındaki bazı insanları, -ben de dahil olmak üzere- ghostlamış, yeni bir hayata başlamış olabilirdi. Onun hayatı hakkında en güncel bilgilerimi düşünmüştüm. Üniversite bittikten sonra askere gitmiş, İran sınırında bir karakolda komandoluk yapmıştı. Sanırım orada geçirdiği beş-altı aylık süreç onu yıpratmıştı. Zira kimi zaman İran sınırında çatışmalara katıldığını veya kaçakçı kovaladığını anlattığı anılara sahiptim. Hatta Kırklareli’ne son kez beraber gittiğimizde amacımız diplomamızı almaktı. Bu süreçte onunla bir akşam rakı içmeye gitmiş, güzel bir muhabbet çevirmiş ve bu sırada da onun askerde çektiği videoları izlemiştim. İnsanın bulunmak istemeyeceği diyarlarda tütün yüklü eşekler kovalamak gerçekten sarsıcıydı. Üniversite hayatı boyunca sabahlara kadar anime izlemiş birisini İran sınırına nöbet tutsun diye gönderirseniz elbette sıyırır amına koyiim. Tüm bunları düşününce Fevzi’ye hak vermeye başlamıştım. Bireyselliğini sorgulayan bir insanı askere alıp da şarkın soğuğunda dağ tepe devriye attırırsanız, sivilde o insan çok köklü kararlar alabilir.

Fevzi ile Edirne’nin aynı kasabasında büyümüş ve sonra onunla beraber Kırklareli’ne okumaya gelmiş bir arkadaşını hatırladım. Hemen ona mesaj attım ve ne olup bittiğini anlamaya çalıştım.

Fevzi çocukluk arkadaşıyla bile ilişkisini kesmişti.
Eğer saçmalığı şiar edinmiş bir yazarı hayatınızdan çıkarmaya karar verdiyseniz, internetin köhne bir köşesinde manasız bir hikayenizin olmasına da razı geleceksiniz. Fevzi ile birlikte diplomamı aldığım günden sonra onunla hiç görüşemedim. Ona yaptıklarından dolayı kızgın olmadığım gibi, onu çok iyi anlıyor ve hatta destek veriyorum. Bu yazının başlığında ise küçük bir şaka var. Fevzi elbette kayıp değil ve ben de onu aramıyorum. Eğer daha mutluysa, ghostingini de yapsın, jouhatsusunu da. Harakiri hariç Japonya’nın her kültürüne açığım.
Üniversitemin ilk gününden, diplomamı aldığım güne kadar süren bir garip arkadaşlık rüzgarı gibi gelip geçen bir arkadaşlıktı bizimkisi. Beni çok güldürdü, ben de onu çok güldürdüm. Ve elbette birbirimize de çok şey öğrettik. Sonra da beynimden bir takım mekanik sesler geldi ve “Trrrrum, trrrrum, trak… tiki tak.” cızırtıları eşliğinde Fevzi de benim için bir hikayenin malzemesine dönüştü.
Bende Mehmet Demirkol’un çenesi yok. Fevzi’yi çağırıp da çenemi sıvazlatamam. Zaten ben de artık sorunlarımı, sevgilimin etli yanaklarını ısırarak aşmaya çalışıyorum. Bu yüzden Fevzi’yi arayıp bulsam ne yapacağım ki? Ona bir çarem, bir nasihatim olmayacak. Karşısına çıksam, Kemal Sunal gibi gülerek “Ooo adaş, nabarsın bea?” demekten başka bir eylemim olmaz. O yüzden Fevzi’yi anlayabiliyorum. Jouhatsu mu oldu, elaleme ghosting mi yapıyor, kesin bir cevabım da yok. Bildiğim tek şey, Fevzi’nin Mehmet Demirkol’un çenesini biraz da olsa sıvazlaması gerektiği. Eğer hayatta bir şeyleri çözmek istiyorsa, o çene o sorunlara iyi gelebilir.

Tüm bunlardan ayrı, yaptığımız her şeyin bir sebebi var. Kötülüklerimizin bile. Bu yüzden olaylara tek taraflı bakmamak gerekir. Zira hangimiz bir anda bambaşka yerlere gitmek istemedik ki? Hangimiz insanlarla aniden iletişimimizi kesmedik? Hangimiz ortalıktan aniden kaybolmak istemedik? Hangimiz hayatı boyunca bir kez bile tanıdığı herkesi geride bıraktığı bir hayatı düşünmedi? İşte, bizim için çoğu zaman fikirde kalan, çok az kez gerçekleştirmek için çabaladığımız bu insani eylem, bazı insanların cesurca gerçekleştirdiği bir uygulama oluveriyor. O cesur insanlar, bu cesur kararları verdiğindeyse, geride kalanların şapkalarını eline alıp, bir süre düşünmesi gerek. “Ben ne yaptım ve ne yapmadım?” diye. ‘Buharlaşan’ her bir insanı alttan kaynata kaynata eriten bir ateş elbette vardır. Sanırım elektrik direklerine ve çöp kutularının üzerine o jouhatsularımızın olduğu kadar, ‘hi’lerimizin de resmini asmaya ve onları bulmaya çalışmalıyız.


