Herhangi birisi değilim, herhangi birileriyim.

Tam tarihi hatırlamıyorum ama aşağı yukarı on-on iki yaşlarındaydım. Bir akşam saat sekiz civarı kapı komşumuz Emre ve annesi ile birlikte sahile çıkmıştık. Emre’nin annesi bizi sahildeki bir parka bırakmış, parkın hemen dışında tezgahını açmış olan seyyar mısırcı arkadaşının yanına oturup onunla muhabbet etmeye başlamıştı. Biz ise yarı karanlık çocuk parkının içerisinde saçma sapan hareketlerle eğleniyor, parkın demir merdivenlerinden çıkıp kaydıraktan kayma yarışı yapıyorduk. Bu şekilde bir süre geçtikten sonra Emre’nin annesinin bize seslendiğini duyduk. Bu sırada ikimiz de hemen parkın üst katında, kaydırağın giriş kısmında durmaktaydık. Emre’nin annesi bu şekilde bağırmaktaydı: “Emre! Emre! Gel! Sadece sen gel!”

Emre kaydıraktan indi, ben parkın üst katında oturup mısırcıya doğru bakmaya başladım. Emre koşa koşa annesinin yanına gitti, annesi tabak gibi bir şeyin içerisinden çatalla bir şey aldı, bir elini Emre’nin çenesine doğru tutarak, diğer eliyle Emre’nin ağzına bir şeyler tıktı. Evet, yaşım küçüktü ama sanki oraya bir yetişkinmiş gibi demirliklerin arasından bakıp, şu şekilde fısıldadığımı hatırlıyorum: “Hassiktir lan… gerçekten de yaptı mı bunu?”

Emre koşarak yanıma gelecek gibi oldu, annesi durdurdu. Sanırım ağzındakini bitirdikten sonra yanıma gelmesini salık verdi. Emre ağzındakini bitirdi, yavaş yavaş yürüyerek yanıma geldi. Orospu çocuğunun ağzı şerbet kokuyordu. Yüzüne baktım uzun uzun. Yarı karanlık bir parkın üst katında, paslanmış demirlikler arasında daha fazla kaydıraktan kayma yarışı yapamazdım. Emre’ye eve gideceğimi söyledim. Şaşırdı ve üzüldü. “Gitme lan… oyun oynuyorduk. Tek başıma sıkılırım ben.” dedi. Umurumda bile değildi, zira benim canım esaslıca sıkılmıştı.

O günden sonra seneler boyunca şerbetli tatlı yemedim. Sebebinin bu olduğuna dair hiç düşünmemiştim ama gerçekten de şerbetli tatlı görünce kusasım geliyordu.

İnanın Emre’nin ağzında dünyanın en pis şeyi gibi kokan o tatlıyı yemeyi hiç mi hiç istememiştim. Hatta belki de seneler boyunca şerbetli tatlıdan uzak durmamı sağlayan bir tiksinti yaratmıştı bende. Parktan aşağı kayarak bile değil, merdivenlerden vakur bir yürüyüşle indim. Emre’nin annesinin yanına gittim, ‘Ben eve gideceğim.’ dedim. Orospu karı ‘Neden?’ diye bile sormadı, “Evin yolunu bulabilecek misin?” diye sordu. “Bulurum.” dedim, arkamı dönüp yürümeye başladım. Sonuçta yaşım on-on iki civarı olabilirdi ama ben bir çocuk değildim, yaklaşık bir dakika öncesinde kocaman bir adam olmuştum.

Büyükçekmece’nin loş ışıklı sokaklarında yürümeye başladım. Arkada bıraktığım Emre ve annesi, hatta mısırcı arkadaşı bile benim dışlanmış bir çocuk olduğumu ve bunu fark ettiğimi anlamış olmalıydı. Umurumda bile değildi, kaldı ki kendimi tam olarak dışlanmış birisi gibi de hissetmiyordum. Dışlanmak için önce içerlerde bir yerde olmak gerekirdi. Bense dünyaya geldiğim günden itibaren kendimi bu dünyaya ait bir insan gibi hissetmiyordum. İnsanlığın beni dışlayabilecekleri her türlü konuya ben zaten hiç girmemiştim. Yine de moralim bir tık bozuktu, sokaklarda yavaş yavaş yürüyerek eve gitmeye devam ettim. Saçmalığa olan sevdamın tohumları elbette o akşam ekilmemişti lakin Emre’nin orospu annesi o tohumları eni konu bir sulayıvermişti.

Sikerim tatlınızı da, kaydırağınızı da… ben gidiyorum!

Evimizin bahçe kapısına ulaştığımda annemi ve babamın çardakta oturduğunu görmüştüm. Alt komşumuz Ayhan Teyze ve kocası ile birlikte okey oynayıp çay içiyorlardı. Gidip yanlarına oturdum, oyunlarını seyrettim. Belli bir süre geçtikten sonra ne kadar da mutsuz bir ruh halinde olduğumu anlamışlar, ısrarla başıma ne geldiğini sormuşlardı. İlk başlarda yalandan “Yok bir şey… iyiyim.” desem de sonrasında çözülüvermiş, ağzım gerile gerile, gözlerimden ufak yaşlar aka aka olayı anlatmıştım. Dört kişi birden Emre’nin annesine küfrederek durum değerlendirmesi yapmaya başladılar. Nihayetinde babam eve çıktı, üstünü başını değiştirdi ve elimden tutup beni sahile götürdü.

Henüz beş-altı yaşındayken Büyükçekmece’ye yeni taşındığımızda orayı hiç sevmemiş, evimize geri dönelim diye tutturup ağlamaya başladığımı hatırlıyorum. İstanbul’un 2004 kışını bilenler bilir, babam belki Büyükçekmece’yi severim diye beni kar, kış, kıyamet demeden sıkı sıkı giyindirip sahile çıkarmış, gezdirmişti. Gözyaşlarım o zaman dinmişti, Büyükçekmece’ye aşık olmuştum. Bu olayın üzerinden beş-altı yıl geçmişken babamla ikinci defa Büyükçekmece sahiline baş başa çıkıyorduk. Yol boyunca hiçbir şey konuşmadık, sahile ulaştığımızda Gürpınar istikametinde yürümeye başladık. Emre ile oynadığım parkın önünden geçerken kalabalığın içerisinden o tarafa baktım. Mısırcı duruyordu lakin Emre ve annesi orada yoktu. Yürümeye devam ettik. Bir süre sonra başka bir mısırcının önünden geçerken, “Baba bana mısır alır mısın?” demiştim. Babam bana mısır almıştı.

Yürüyerek mısırımı yemiş, bittikten sonra da yanından geçtiğimiz İsmail Şafak Dondurmacısı’ndan dondurma istemiştim. Babam bana dondurma almıştı. Yürüyerek dondurmamı yemiş, bittikten sonra da bir kestanecinin yanında tekrar “Baba…” diyecek olmuştum ki babam bana doğru dönmüş, “Siktirtme bana babanı.” demişti. Bir saat kadar önce dışlandığı düşünülen bir çocukken, şimdi şımarık bir çocuk olmuştum. Susmuş, yürümeye devam etmiştim. Adam haklıydı, mazlumun hakkaniyeti de bir yere kadar! Adam alsın bir de karıya götürsün istersen amına koyiim. Ben de pek yüz verilecek çocuk değilmişim… şimdi daha iyi anlıyorum.

Kalan senelerde kestaneye karşı hiçbir tiksinti hissetmedim. Babamın küfrü bende bir travma değil, bir aklı başındalık hassasiyeti kazandırmıştı.

Bundan yaklaşık üç sene önce kadar İstanbul’un Kağıthane ilçesinde, Kanyon AVM’nin arkasındaki Ortabayır mahallesinde, doğru düzgün penceresi bile olmayan bir çatı katında oturmaktaydım. Abim oldukça zengin olan sevgilisiyle birlikte boğaz manzaralı bir eve taşınınca bana gelmiş, “Benim eve sen yerleş, kurtul buradan.” demişti. O zamanlar Ortabayır’daki o saçma sapan eve 2.250 TL verirken, abimin evine yerleştiğimde 2.000 TL kira verecek ve nispeten daha iyi bir yerde kalacaktım. Bu benim için müthiş bir fırsattı ve hemencecik değerlendirmiştim.

Taşınma işlemleri bittikten sonra günün birinde abimin dükkanına gitmiş, onunla ve kuzenim Ergin’le vakit geçirmeye başlamıştım. Aramızda pek tabii abimin sevgilisi de mevcuttu. Biraz olsun anlatmak gerekirse şöyle ki: Kendisi zengin doğmuş, zengin büyümüş, dünyayı gezmiş birisiydi ama bir kusuru vardı ki, çok konuşuyordu. Sürekli anlatacak bir şeyleri vardı. ‘Gibi’ dizisinin bir bölümündeki Şadan Abi gibi, belli bir süre sonra dinleyenleri kusturacak kadar çok konuşuyordu.

Geveze insanların, hayatınızdan çıktıktan sonra her şeyini unutabilirsiniz ama ağız yapısını asla unutmazsınız.

Abimin sevgilisi çok konuştuğu için dükkandaki herkesin kendi arasında yaptığı bir sessiz anlaşma vardı. Bu kız ile turnike sistemi muhabbet ediyor, asla hep beraber konuşmuyor, birbirimize boş zamanlar yaratmak için zamanının geldiğini anladığımız vakit bir diğerini sohbetten çekip, kendimizi feda ediyorduk. O gün yine bu sistem işleyişiyle sıra sıra dönerken, sıra elbet tekrar bana geldi. Konuşma arasında abimin sevgilisi bana, “Senin kendi evin de çok güzeldi, bir karakteri vardı… niye bıraktın ki orayı?” diye soruverdi. Zengin doğmuş, zengin büyümüş ve zenginliğe hala sahip olan bu insana aynen şu şekilde cevap vermiştim: “Abimin evinin kirası, benim evimin kirasından 250 TL daha ucuzdu.”

Kkarşımdaki insan için o dönemin 250 TL’si, cüzdanından kaybolsa fark edemeyeceği kadar küçük bir meblağ idi. Ve bu durum sonucunda o an hiç de beklenmeyen bir şey olmuştu. Abimin sevgilisi susmuş, dükkandan dışarı doğru bakıp, duygulu bir edayla yutkunmuştu. Aman Allah’ım bu gerçek miydi? Resmen fakirliğime üzülmüş ve belki de haftalar sonra ilk defa sözünün bittiği yere gelmişti! Ben elbette bu anın keyfini sürmek istiyordum lakin bir yandan da kendimi resmen ‘parya’ gibi hissetmiştim! Çevremdeki bir insanın gözünde, 250 TL daha ucuz olduğu için ev taşıyacak kadar mazlum birisine dönüvermiştim.

Sene 2021 falan… bir parya ile bir brahmanın muhabbeti ilk defa kayıt altına alınmıştı.

Geçtiğimiz sene işimden izin alıp İstanbul’a gitmiş, ailemle hasret giderdikten sonra bir akşam ilkokul arkadaşımla buluşmuştum. Büyükçekmece’nin manzaralı bir yerine oturup, bira içerek denizi izliyor ve dertleşiyorduk. Uzun zamandır görüşmemiştik ve anlatacak çok şey vardı. Benim hikayem netti. Üniversite okumuş, mezun olmuş ve mezun olduktan sonra da çalışmaya başlamıştım, hala sürdürmekteydim. O ise üniversite okumuş, bir avukat olarak mezun olmuş lakin çalışma hayatına ısınamadığı için kafası soru işaretleri içerisinde, kendi memleketinde, aile evinde bir sürgün hayatı yaşamaktaydı.

“Ara sıra torbacılıktan, gasptan yakalanan insanlar oluyor. Avukatları olmadığı için devlet; bürosu, işi gücü, herhangi bir yere bağlılığı olmayan benim gibi avukatları çağırıp, avukatlık yaptırtıyor. Onlarla birlikte ara sıra cebime birkaç kuruş para geçiyor, onunla da içip içip duruyorum. Tabii bunları yapmak için devlet senden bir muhasebeci istiyor. E muhasebeci de parayla! Geçenlerde hiç param yok ama muhasebeciye de parasını vermem gerekiyordu. Kartımdan nakit avans çekip muhasebeciye yolladım. Aylık çizelgeme bakarken fark etmiş, benden alacağı para kadar nakit avans çektiğimi görmüş. Aradı beni, “Yapma böyle şeyler, bankaya borçlanacağına bana borçlu kal.” dedi.”

İlkokul arkadaşım bana başından geçen bu trajikomik olayı anlattıktan sonra biraz güldüm, sonra da teselli etmeye başladım. Bu tarz olayların yirmili yaşlarda yaşanabileceğini, çoluğun, çocuğun, eşin yokken böyle yokluklar yaşamanın pek de ayıplanacak bir şey olmadığını ve hatta insana çok şey kattığını anlattım. Tabii bu tarz bir şey yaşamadığım için tam randımanlı bir empati kuramayacaktım, yapabildiğim tek şey arkadaşımın bu durumuna ekstra bir şahsiyet yüklememek oldu. Ancak-fakat onun gözünden kendime baktığımda, ‘İşinde, gücünde, sistemini kurmuş ve düzeni peşinde koşturan’ bir insan gibi gözüktüğümü fark etmiştim. Evet, artık bir insanın gözünde de böyle bir konumda bulunmaktaydım.

“Buradaki nakit avans da ne böyle? Çekildikten bir dakika sonra şahsıma havale yapılmış!”

Lisedeki ilk iki senem matematik açısından inanılmaz kötüydü. Matematik hocasıyla derste sürekli takıştığım için dersini de dinlemiyor, sınav kağıtlarına karikatür çizip öyle veriyordum. Bu durum iki sene boyunca sürdükten sonra babam olaya el attı ve bana özel bir matematik hocası tuttu. Kafasının tepesindeki saçlar dökülmüş, yanlarındaki saçları ise beyazlamıştı. Yaşlı kokuyordu. Biraz asabiydi ama para karşılığı ders verdiği için bana iyi davranmaya çalışıyordu. Bu adamın ismini hatırlamıyorum çünkü o adamdan birinci dersimi aldıktan dört gün sonra ikinci ders için evine gittiğimde, o kısacık aralıkta öldüğünü öğrendim. İlk başta şaka gibi gözüküyor ama gerçek bu! Gerçek! Bana matematik dersi verdikten bir gün sonra kalp krizinden ölmüştü adam. Işıklar içinde uyusun.

İkinci öğretmenim orta yaşlı bir kadındı. İlk iki ders için evine gitmiştim, üçüncü ders için aradığımda -evet, artık arayarak gidiyordum- bana başka bir evin adresini vermişti. Yeni evine gittiğimde ise taşınmakta olduğunu, o yüzden derslerin biraz aksayabileceğini falan söylemiş, sonra da bana kısa bir ders verdikten sonra evden göndermişti. Birkaç gün sonra dördüncü ders için aradığımda yine taşındığını, bu sefer şehir dışına gitmiş olduğunu ve artık bana ders veremeyeceğini söylemişti. İkinci özel öğretmenimi de bu şekilde kaybetmiştim.

Söylesene lan f(x)’in tersi ne! Söyle ulan söyle! Bu yaşa kadar sadece sayı saymayı mı öğrendin? Gidiyorum lan bu memleketten, gidiyorum!

Babam bu durumu kabullenmemişti. İlk matematik öğretmenimi hakkın rahmetine kavuşturmuş, ikincisini de oradan oraya kovalamıştım resmen. Bana matematik öğretmeye çalışan her insan cinnet geçiriyor ve hatta bazıları benimle bir daha karşılaşmamak için ölmeyi bile göze alıyordu. Babam bu olayların bir çeşit bahtsızlık olduğunu söyleyerek bana üçüncü bir öğretmen buldu. Bu seferki gençti, adı Kadir’di. Otuzlu yaşlarda, dövmeli, gitar çalan ve felsefe hakkında konuşmayı seven, ilk bakıldığında güzel anlaşabilecek gibi duran ama bir yandan da sikindirik bir karakterdi. Derslerde sürekli olarak sigara ve kahve içiyor, dersin devamında ise farklı şeylerle uğraşmaya başlıyordu. Onunla matematikten çok edebiyat, karikatür dünyası, felsefe ve müzik hakkında konuşmuşuzdur. Yine de bana sınavlarda nispeten yüksek notlar aldırmışlığı vardır, hakkını yiyemem.

Kadir Abi ile sadece evinde çalışmamıştık. Kimi zaman bir çay bahçesinde buluşuyor, oralet içerek matematik çalışıyorduk. Kimi zaman çalıştığı bir ayakkabıcı dükkanında, öğle arası izni alıp bana depoda kümeler çalıştırıyordu. Kimi zaman sahile çıkıyor, kumsalda yürüyerek ve yıldızlara bakarak matematik hakkında beyin fırtınaları yapıyorduk. O zamanlar beni Kırklareli Üniversitesine bir optisyen öğrencisi olarak değil de modern çağın Sokrates’i olacak şekilde eğitmeye çalışıyordu. Şimdi düşününce yaşadıklarımı daha da garipsiyorum. Ancak-fakat şimdilerde bir paket sigaraya bile yetmeyen o 45 TL ile ben ilim dersi almaktaydım. 90 TL versem beni sırtına alır, kumsalda öyle gezdirirdi herhalde.

Ben yıldızlara bakarken, yıldızlar da bana bu şekilde bakıyordu.

Kadir Abi iyiydi. Beni geliştirmişti. Ölmemişti. Taşınmamıştı. Garip eğitim metotları vardı lakin hiçbirisini değil, bambaşka tesadüfleri anlatacağım. Kadir Abi ne zaman ev dışında beni saçma sapan bir yerde ders çalıştırsa, o zamanlar futbol oynadığım kulüpten arkadaşlarımla karşılaşıyordum. Nasıl oluyordu, nasıl karşıma çıkmayı başarıyorlardı bilemiyorum. Ancak-fakat umumi alanda gerçekleştirdiğimiz her derste, istisnasız bir şekilde kulüpten arkadaşlarım ile karşı karşıya geliyor, “Napıyorsun lan?” diye sorduklarında, “Matematik çalışıyoruz.” diyordum. Daha sonraları takım içerisinde ismim Kardelen Ayşe’ye çıkmasın diye Kadir Abi ile sadece ev içerisinde ders alma kararı vermiştim.

İsmim hiçbir zaman takım içerisinde Kardelen Ayşe’ye çıkmadı lakin takım arkadaşlarım ara sıra benim ne kadar da çalışkan olduğumu söylüyordu. Sabahtan öğle sonrasına kadar okula gidiyor, okuldan sonra antrenmanlara geliyor, bazı akşamlar ise matematik dersi alıyordum. Bunu ancak çalışkan insanlar yapabilirdi ve ben aşağı yukarı yirmi-yirmi beş kişilik bir ekibin gözünde çalışkan bir insan oluvermiştim. Şimdi de böyle bir konumdaydım.

Bir yanım arı gibi çalışkan,
bir yanım tembel hayvan gibi yatışkan…

Bundan yaklaşık üç sene kadar önce bir yerde çok ağır bir koli taşımaya çalışırken abimle göz göze gelmiştim. Bir bakıştık, sonra da ben kaldırmaya çalışmaya devam ettim. Abim bana yardım etmediği gibi, “Biz küçükken her kış bize kömür taşıtırlardı.” dedi, gitti. Kan-ter içindeydim. “Sikerim şimdi seksenli-doksanlı yılların İstanbul cefasını! Gel bir el at.” diyemedim tabii. Koliyi aldım, taşıdım, işlerime devam ettim. Ne yaparsa yapsın takdir edilmemeye alışmış bir insandım. Hele hele hayatımdaki bazı insanlardan takdir görmek imkansıza yakın bir şeydi. Bu yüzden çok ufak yaşlardan beri insanlardan takdir dilenmek yerine kendi kendimi takdir ettim, kendi kendimi eleştirdim.

Ancak-fakat bu küçük anekdotun içerisinde başka bir özne vardı. Abim neden beni çalışırken gördüğünde “Kolay gelsin!” deyip gitmek yerine kendi geçmişinden bir durumu niçin anlatmıştı bana? Çünkü abimin gözünde ben hayatında hiç ezilmemiş ve biraz olsun ezilmesi, hayatı zorluklarla öğrenmesi gereken birisiydim. İşte, onun gözlerinde kendi konumumu tek bir cümleyle bu şekilde anlayabilmiştim.

Böylesi sefaletin de ayrı amına koyiim, o ayrı konu…

Geçen hafta bir düğün eğlencesine gittim. Gelin ile damat gecenin yıldızı gibiydi. Gelin masadan masaya garson gibi dolaşıp herkes ile muhabbet ederek insanların gönlünü yapıyordu, damat ise kapı girişinde insanlara bakıp gülümseyerek şarabını yudumluyordu. Oldukça ‘ciks’ gözüken bu hareket, damadın aslında o ara şalgam içtiğini anlamamla birlikte yerle yeksan olmuştu. Ama yine de onlara mutluluklar dilerim. Sevdikleri insanlarla birlikte eğlendikleri için çok keyiflilerdi. Ancak-fakat sevdikleri insanlar için de oradaki herkes sevdikleri birer insan değildi. Bu durumu en içten yaşayan kişi de bendim. Yüz kişilik bir yerde toplasan beş-altı kişiyi tanıyordum ve tanımadığım/yarım yamalak tanıdığım bir ton insan ile aynı masada oturuyordum.

Masada karşılıklı oturduğum adamla çok bir muhabbetim yoktu. Ne zaman zaruri bir şekilde muhabbet kursam hiç de komik olmayan, düz, sınıfsız ve sıkıcı bir konuşma gerçekleşiyordu. Sonra soluma dönüyordum, hiç tanımadığım bir adam vardı ve ara sıra bana bir şeyler söylüyordu. Ne zaman ona karşılık versem kahkaha atarak arkasına doğru yaslanıyordu. Sonra önüme dönüyordum, korsan taksi muhabbeti, yemek muhabbeti, falan filan muhabbeti. Sonra soluma dönüyordum, bir şeyler söyleniyordu, karşılık veriyordum, tekrar bir kahkaha patlıyordu. Yanımdaki gevşek ağızlı elemanı her repliğimle ikiye yarıyordum.

Sonra bakışlarımı pencereden dışarı diktim. Düşünmeye başladım. Karşımdaki adam için ben oldukça düz, sıkıcı, yalandan muhabbete gelmiş birisiydim. Yanımdaki adam içinse oldukça komik, eğlenceli ve hazırcevap birisiydim. Kimdim oğlum ben?

Şalgam dediğin acılı olur!

Seneler önce, matematiğimin yine kötü olduğu dönemlerde, lisede bir matematik dersindeydim. Kafamı sıraya dayamış, bacak aramdan telefonumla ilgileniyordum. O zamanlar Emniyet Genel Müdürlüğü resmi sitesinde, çözülmemiş cinayetlerin bir arşivi olduğunu fark etmiştim. Öğretmen tahtada mantık dersi verirken, ben arşivde dolaşıyor, 1966 yılında Nevşehir’de bir tarlada bulunmuş başsız bir cesedin sansürlenmemiş fotoğrafını inceliyordum. Oldukça geniş araştırma konuları mevcuttu burada. 1950’li yıllardan 1990’lı yıllara kadar, zaman aşımına uğramış bir sürü cinayetin içeriği ve kanıt fotoğrafları tek tek girilmişti. Baya baya ceset, kesik kafa ve bilumum eklem parçası fotoğrafı koymuşlardı. 18 yaşından büyük olduğunuzu iki saniye içerisinde beyan edip, Google üzerinden sorunsuzca Dark Web’e girmek gibi bir şeydi bu.

Benim bu araştırmamı fark eden ve benden habersiz beni bir süre izlemiş olan sıra arkadaşım ise ders bittikten sonra bana “Oğlum… sen ruh hastası mısın lan?” demişti. “Ben uzaktan ara sıra göz ucuyla bakarken bile içim kalktı, sen insan anatomisi ezberledin. Hayırdır tıp mı okuyacan?” minvalinde konuşmuştu. Arkadaşıma hiçbir şey söyleyememiştim. Bir meraktı benimkisi ve bu merak benim ruh hastası olarak görülmeme sebebiyet vermişti.

Artık E-Devlet doğrulaması da getirmişler. Eskiden böyle şeyler yoktu.

İki hafta kadar önce sevgilimle Alsancak sahilinde yürürken bir anda bando sesleriyle karşılaştık. Kıyının hemen yanına halatlarla bağlanmış bir gemi vardı, geminin önündeyse Güney Deniz Saha Komutanlığı Bandosu müthiş bir ahenk içerisinde marşlar söylemekteydi. Bir de baktık ki geminin içine sivil insan girişi serbest, hiçbir şeyden geri kalmamaya çalışan iki insan olarak hemen sevgilimle geminin içine dalıverdik. Ve işte sonucu hemen aşağıda sizinle paylaşıyorum.

Nusret Mayın gemisinin aslına uygun çakması içerisinde Mertcan Demir ve sevgilisi Berfin Egesu Sevdirir.
Sol üstte, yeşil daire içinde bulunmaktalar.

Biz geminin dış kısmındayken kameranın bizi kaydettiğinin farkındaydık ama çok da önemsemedik. Esas mesele, geminin kamarası hariç her yerini gezdikten sonra başımıza geldi. Lanet olsun ki kamaraya indik, önce kare şeklinde bir oda vardı, odanın kapısından ilerisi de dar bir koridordan oluşuyordu. Sevgilim ile önce odayı inceledik, sonra o dar koridordan içeri girdik ve yandaki odalara, odaların içindeki maketlere bakmaya başladık. Bir süre sonra dışarı çıkmak için arkamı dönmemle birlikte şoke olmam bir oldu. Zira spiker ve kameraman ardımızdan kamaraya inmiş, teşkilatını kurmuştu. Ben o dar koridordan geriye doğru yürümeye başlamışken önce spikerin sözlerini duydum:

“Nusret mayın gemisine vatandaştan büyük bir ilgi mevcut!”

Bu cümleden sonra spiker kenara doğru kaçıldı, kameraman ise dar bir koridorda kendisine doğru yürüyen şahsıma zoom yaparak çekti ve kaydı durdurdu. Spiker ile göz göze geldik, kameramana dönüp, “Çok güzel oldu.” dedi.

Gülmemeye çalışarak merdivenlerden yukarı çıktım ve kendimi gemiden dışarı attım. Sevgilim olan biteni anlamıştı, kıkır kıkır gülüyordu. Bense akşama A Haber’e çıkacak olmanın verdiği rahatsızlığı yaşıyor, neyse ki etrafımdaki insanların A Haber izlemeyen bir kitle olduğunu düşünerek kendimi teselli ediyordum. Ancak-fakat esas konu şuydu. Yirmi altı yaşına gelmiştim ve artık nihayet bir insanın gözünde, sıradan bir ‘vatandaş’ olabilmiştim! Benden vatandaş diye bahsedilmişti! Dışlanan birisi değildim. Şımarık birisi değildim. Fakir birisi değildim. İşinde gücünde birisi değildim. Çalışkan birisi değildim. Hayatında hiç ezilmemiş ve biraz olsun ezilmesi gereken birisi değildim. Sosyal anksiyetesi olan birisi değildim. Komik veya dışadönük birisi değildim. Bir ruh hastası değildim. Sıradan bir vatandaştım ben! Ve her vatandaş gibi bir şeylere yoğun ilgi göstermekten geri kalmıyordum!

Ruhumu seneler önce şeytana sattığım için, telif haklarımda sıkıntı yaşamamak için kamaradaki vatandaşlık görüntülerimi paylaşamıyorum.

İnsanın kim olduğunun farkına varması, bir kuantum problemini çözmek gibi bir şey. Kim olduğumu, kim olmam gerektiğini zaten çözemedim de, kim gibi gözüktüğümü bile bilmezken, sıradan bir vatandaş olarak nitelendirilmek bana çok iyi gelmişti. İnsanların gözünde bir özelliği olan Duracell değil, sıradan bir karbon pildim. Seneler sonrasında ilk defa birisinin gözüne belli başlı bir özelliğe sahip bir insan olarak değil, alelade birisi olarak belirivermiştim.

Bu durum pek tabii kısa sürdü. Gemiden dışarı çıktıktan sonra yine insanların tanımlarında bazı yerleri işgal etmeye devam ettim. Birileri için çirkindim, birileri için yakışıklı. Birileri için nemruttum, birileri için duygusal. Birileri için kısaydım, birileri için uzun. Birileri için asık suratlıydım, birileri için neşeli. Birileri için komiktim, birileri için sıkıcı. Birileri için çalışkandım, birileri için tembel. Birileri için başarılıydım, birileri için başarısız. Birileri için yetersizdim, birileri için oldukça gerekli. Birileri için yavaştım, birileri için hızlı. Birileri için güçlüydüm, birileri için güçsüz. Birileri için şanssızdım, birileri için şanslı. İnanın artık birileri için bir şeyler ifade etmekten çok yoruldum. Herkesin hatıratında farklı bir konumdayım. Nereden bakarsan bak, ortada birisi durmakta lakin herkes farklı bir şey görüyor! Ve ortadaki adam bu bakışlara tanık oldukça içine nefesler çekip, aynı soruyu soruyor: “Hangisiyim ben? Hangileriyim ben? Herhangi birisi mi, herhangi birileri miyim?”


Yorum bırakın