Bir yerden ya da bir şeyden ayrılmak çoğu zaman çok zor gelir. Kimi mekansal ve şahsi ayrılıklarımdan mutlu olabilsem de hayat beni her zaman bunlarla sınamaya devam etti. Saçlarım beni bunaltırdı, berbere giderdim, içeri girdiğimde aynaya bir de bakardım ki saçlarım çok güzel görünüyor. Uzun yıllardır giymediğim bir hırka vardı, ne zaman onu atmak için yeltensem onu giydiğim zamanların hatırına dolabın bir köşesine geri koymaya devam ettim. Geçtiğimiz günlerde de İzmir otogarında beklemekteydim, tüm kış alttan alttan ısıra hava gecenin dördü olmasına rağmen yumuşacıktı. İçime bir nefes çektiğimde ciğerlerimi okşuyordu sanki. Ve ben, oradan ayrılıyordum.

Saat sabaha karşı dört civarıydı. Bodrum arabasının gelmesini bekliyordum. Ne güzel değil mi? Bodruma gideceğim! İlk bakışta kulağa hoş geliyor lakin şu da bir gerçek ki; isterseniz Monako, isterseniz Roma, isterseniz Barcelona otobüsü bekleyin, o otobüsü gecenin dördünde karanlık bir otogarda bekleyen adam asla ama asla tatile çıkmamıştır. Oralarda bir yerlerde çalışmak için gidiyordur.
Otogarın karanlığına dalmış, önümdeki boşluğa bakıp sigaramı içiyordum. Üzerimde bir yağmurluk, sırtımdaysa çanta vardı. Bu sırada yanıma biri yaklaşıverdi, “Bodrum arabası mı bekliyorsun abi?” diye sordu. Adama baktım, “Evet.” dedim. Bu adamı görür görmez bir şeylerin ters gideceğini sezmiştim. Zira bu adam Ayhan Işık’ın gençliğine benziyordu ama bir yandan da hiç benzemiyordu! Esasen Ayhan Işık’a benzemek için gerekli tüm materyallere sahipti ama sanırım fetüs döneminde yaşanmış ve süregelmiş birkaç bozukluk sonrasında Ayhan Işık’ın olduğundan daha biçimsiz bir haline evrilmişti. Bu adam Ayhan Işık’ın çirkin haliydi! En belirgin özelliği ise ağız yapısıydı. Dudakları olması gerekenden daha da ileriye doğru uzuyor, alt dudağı hafifçe çenesine doğru sarkıyor ve bu yapı, adamın konuşurken olması gerekenden daha ıslak sesler çıkartmasına sebep oluyordu. Gayriihtiyari bir biçimde alt dişleri arasında biriken salyası kimi kelimelerinde tükürük fırlatmasına neden olmaktaydı. Sert ünsüz kullandığı her kelimesinde ağzından çıkan kamikazeleri rahatlıkla tespit edebilmekteydim.

Adamın dudak yapısı o kadar değişikti ki, ona bakmaktan adamı dinleyememiştim. O ise benim onun dudaklarını seyre dalmamı hiç dert etmeyerek, kırk yıllık arkadaşıyla dertleşir gibi konuşmaya başlamıştı. Sadece birkaç dakika içerisinde bana bir sürü şey söylemişti. ‘Kula, Salihli, Manisa’ yerleşkelerini içerisinde barındıran bir güzergahtan bahsediyordu. Sanırım Bodrum’a ulaşmaya çalışıyordu ve Kula, Salihli, Manisa üçgeninden sonra ezkaza İzmir’e gelmişti.
“Abi bilet iptal oldu, iptal olduğunu bana söylemiyorlar. E bana haber vermezsen ben ne yapacağım? Hiiiiııllpp (ağızda biriken tükürüğü toparlayıp yutma efekti) Abi rezil olduk ya. Bak üstümde ceketim bile yok, üşüdüm kaldım. İkiden beri otogardayım. Abi nasıl olacak bu işler? Sen beni niye mağdur ediyorsun kardeşim? Sabahtan beri oradan oraya gidiyorum, en son gecenin beşinde İzmir’den bilet bulabildim. Abi olmaz böyle ama… sen beni niye aramıyorsun ki kardeşim? Hiiiiııllpp…”

Adam bana derdini anlatıyor, bense onun dudaklarına bakıp etrafa saçtığı tükürüklerden kaçıyordum. Kimi zaman bu kaçış, bir küçük adımıma mal oluyordu lakin karşımdaki adam derdini anlatmaya devam ederek o küçük adımı kendisi de atıyor, aramıza açtığım mesafeyi kapatıyordu. Bir anlık da olsa ondan korkar gibi olmuştum lakin gözlerimi dudaklarından çekip çipil gözlerine baktığımda tüm korkum geçmişti. Zira bu adamı tanımıştım. Bu adam Ayhanların Şahıydı.
Biz ayhanlığı boş boş klayve tuşlarına ya da aklımızın bir köşesine yazmadık. Biz ayhanlığı Istranca Dağlarının yosunlu kayalarına haykırdık, Marmara Denizine kulaçlarımızla kazıdık. Biz ayhanlığın ne demek olduğunu iyi biliriz ama sorun şuydu ki, Ayhanların Şahı karşıma sabaha karşı dört civarında, tebdili kıyafetle çıkıvermişti. Bu yüzden onu tanımakta biraz gecikmiştim.
Eğer ayhanlara karşı tecrübesiz birisi olsaydım kesinlikle otobüs gelene kadar bu adam beni de ayhan yapardı. Yanıma yaklaşması, kullandığı kelimeler, tipi, bu adam tümüyle bir manipülatördü! Özellikle de günümüzde kim, gidip de hiç tanımadığı birine gün boyu yaşadığı zorluklardan bahsederdi ki? İşin en önemli kısmı ise şuydu ki, ben de bu adamı dinliyor, es verdiği zamanlarda ona cevap veriyordum. Eğer birkaç dakika daha, ağzındaki tükürüklerle beni oyalayarak hipnotize edip, kendine karşı hissizleştirmiş olsaydı, aurasıyla ördüğü örümcek ağına düşecektim. İşte bu gerçekleşeydi o vakitten sonra bu adamın elini öper, alnıma koyar, diyar diyar ayhanlığı yaymak için ondan icazet alırdım.

Bu adamın kim olduğunu çözdüğümde kendimi bir toparladım, onu onaylamayı ve ona hak vermeyi kestim. Yanı başımda durmasına rağmen derdiyle baş başa kalmıştı. Tam bu sırada telefonu çalmaya başladı. Cebinden tuşlu bir telefon çıkardı, elinde oldukça küçük durmaktaydı. Telefonu kulağına doğru götürdü, dışarıdan bakıldığında sanki sadece yumruğuyla kulağını kapatmış gibi duruyordu. Ben tüm bunları düşünürken adamın ağzından ıslak ıslak çıkan şu feveranı işittim;
“Ya ben sana nereden Aslan Yelesi Mantarı Çayı bulayım?”
Kültür mantarı dışındaki tüm mantarları zehirli kabul eden şehirli şahsım bu sessiz haykırış sonrası sarsılmış vaziyetteydi. Gecenin dördünde kim, niçin bu adamdan Aslan Yelesi Mantarı Çayı istemekteydi? Ardından hemen kendime geldim. Onun ağlarını fark edip, tuzağa düşmediğimin anlaşılması sonrası onu aramış olabilirlerdi. Adam yumruğunun içine sakladığı telefonuyla bir tür şifreli konuşma gerçekleştiriyor olabilirdi. Bu adam gecenin bu saatinde Aslan Yelesi Mantarı Çayı bulamazdı. Yanisi, görev iptal olmuştu. Beni hipnotize edememişti.

Ayhanların Şahı telefonunu kapattıktan sonra konuyu artık değiştirmem gerekiyordu. Telefonumu elime alıp, arama motorumu açtım. En son sekmemde Bertrand Russel’in Vikipedi sayfası açıktı, arama yerine tıklayıp ‘Bilyoner Süper Toto Sonuçları’ yazdıktan sonra arattım. Maçlara üstünkörü bakıp, Ayhanların Şahına futbol muhabbeti açarak konusunu dağıtacaktım ki daha da güzel bir şey oldu. Önümüzdeki boşluğa bir otobüs yaklaşmaya başladı, önünde büyük puntolarla ‘Bodrum – Milas – Söke’ yazısı yazılmış bir kağıt bulunmaktaydı. Otobüsü görür görmez ona doğru hareketlendim. Bu sırada adam biletini iptal eden otobüs firması için “Görecek onlar… sikicem onların anasını…” diye isyan etmeye devam ediyordu. Dönüp adamın yüzüne baktım, elbette onların anasını sikemeyeceğini ikimiz de biliyorduk. “Boş ver abi… bak çözüldü işin artık.” dedim ve otobüse bindim.

Bu adam bir tür ayhanlaştırıcı jel etkisi taşımaktaydı. Ansızın etrafta gördüğü birisiyle etkileşime girip hikayesini zoraki ama bir yandan da karşı tarafın devamını dinlemek istediği şekilde anlatan kişilerde birkaç doz da olsa ayhanlık barındığını biliyordum lakin bu adamla karşılaşmak beni eskisinden daha tecrübeli bir hale getirmişti. Zira bu adamla tanışmak, ayhanlaştırıcı jel prospektüsü okumak gibi bir şeydi! Artık bir ayhanın içerisinde hangi etken maddenin olduğunu, terapötik endükasyonlarını, ayhanlığın farmasötik formunu, pozolijisini, kontrendikasyonlarını ve hatta uzun süreli maruz kalınımında yaşanabilecek kardiyovasküler yan etkilerini bile biliyordum. Tüm bunları öğrenmiş ve hatta kriptografilerini bile çözmüştüm.
Otobüse bindim, yerimi bulup oturdum. Yaklaşık bir dakika sonrasında bavulunu aşağı tarafa teslim etmiş olan Ayhanların Şahı gözüktü koridorda. Bileti benim iki önüme kesilmişti. O an gerçekten de şükretmiştim. Zira ezkaza onunla yan yana denk gelmiş olsak gerçekten de Bodrum’a gidene kadar kafamı bir güzel sikerdi.
Adam yerine oturdu, herkesin dikkatini çekecek şekilde yerine sığınmaya çalıştı. Bu sırada otobüsün açık kapısından içeri giren sesler otobüs ahalisinin kafasını karıştırdı. Diğer otobüslerin muavinleri gidecekleri yerleri bağırırken, benimle aynı sırada fakat koridorun diğer kısmında bulunan esmer bir adam bana bir soru sordu. “Bu otobüs Bodrum değil mi?”
“Evet abi.” dedim ve ekledim, “Sabah gözlerimi Kayseri’de açmamak için otobüsün kartına üç kez baktım.”
Bu sırada sesimi ulaştığı her koltukta irili ufaklı gülüşmeler vuku buldu. Fırsat bu fırsat Ayhanların Şahı da kalkıp arkasını dönerek bana bir şeyler söylemeye başladı. Onu dinlemedim, ona bakarak küçük bir hayal kurdum. Bu adamla birlikte yanlış bir şehre gitmeye gerçekten de katlanamazdım.

Otobüs yavaşça hareket etmeye başladı ve otogardan çıktıktan sonra koridor ışıklarını kapattı. Herkes usulca uyku moduna geçmeye çalışırken cılız bir ses otobüsün içerisinde hayaletvari bir biçimde gezinmekteydi. Kaynağını tespit etmek benim için zor olmamıştı, Ayhanların Şahı yanına oturmuş zavallı bir yaşlı adamı esir almış, bana anlattıklarını uzun uzadıya o adama anlatmaya başlamıştı. Zavallı adam yanındakine çoğu zaman cevap vermemesine rağmen Ayhanların Şahı cümlelerine devam etmekteydi. Aşağı yukarı bir saat kadar sonra hemen önlerindeki koltuktan Doğulu birisi arkasına döndü, tüm otobüsün duyabileceği bir ses tonuyla, “Kardeşim hepimiz uyumaya çalışıyoruz. Yeter artık, sus!” dedi. Ayhanların Şahı sustu. Otobüs derin bir huzura kavuştu.

Nihayetinde Bodrum otogarına ulaştık, hızlı hareketlerle aşağı indim. Benimle birlikte tüm otobüs yolcuları da oturgaçlı götürgeci terk etti. Hepimizin bir amacı, hepimizin bir varış noktası vardı. Otobüsten indikten sonra hemen otogarın içine girdim, şehirler arası ulaşım için yeni bir otobüse binmem gerekiyordu. Otogarın içinde yürürken, yanından geçtiğim bitkisel ürünler satan bir standa takıldı gözlerim. Kurutulmuş Aynısefa Çiçeği Otu paketlerinin hemen yanında Aslan Yelesi Mantarı bulunmaktaydı ve üstünde, çayının nasıl yapılacağının tarifi ve yararları yazılıydı. Görevliyle göz göze geldik, “Buyurun…” dedi.
“Kolay gelsin…” dedim ve yürümeye devam ettim. Hızlı olmam gerekiyordu, eğer orada vakit kaybetseydim Ayhanların Şahı ile tekrar karşılaşabilirdim.
Otogardan çıktıktan sonra bir sigara yaktım, derin bir nefes çektim içime. Hava iyice aydınlanmıştı. O an düşündüm ki, esasen bir değirmen sevdasından başka bir şey değildi yaşadıklarım. Ayhanlar, modern dünyanın Don Kişotlarıydı. Kendilerine değirmenler belirliyorlar, o değirmene dört nala ilerliyorlardı. İnsanlığın mantıksal varlığına savaş açmış garip bir güruhtu onlar. Tam bir vizyonları, tam bir amaçları, tam bir araçları, tam bir hedefleri yoktu. Öylece… bir şeyler yapıyorlardı işte. Ben de bu modern Don Kişotların birisinin yaşamış olduğu o maceralardan birisinde, alelade bir karaktere hayat vermiştim. Sanırım çok da abartmamak lazım bazı şeyleri. Kim niye beni tükürükleriyle ele geçirmeye çalışsındı ki? Sadece yüzyıllar içerisinde; Don Kişot’un ismi Ayhan olmuş, doru süvari atlarının yerini de Varan Turizm almıştı işte. İnsan, kendini sürekli hayatın başrolüymüş gibi görünce bazen gereğinden fazla saçmalayabiliyor. Sanırım insanın ulaşabileceği en yüksek erdemlerden birisi de, bazen usulca bir ayhanın hikayesinde bile figüranlık yapabileceğini kabul etmektir.

