Hava kararmak üzereydi, Yalıkavak Marina’nın içerisindeki ufak bir mağazada tek başıma oturmuş, demli demli çaylar içerek kitap okuyordum. Canım feci halde sıkılmıştı, yapacak bir şey bulamıyordum ve etrafta da hiç mi hiç müşteri yoktu. Sağımdaki solumdaki mağazalarda çalışan insanlarla geyik muhabbeti yaparak sigara içmekten de sıkılmış, daha da kötüsü kanser olmaktan korkar hale gelmiştim. Koca bir hiçliğin içerisinde, Japon Edebiyatına has boğuk cümlelerle kendime bir meşgale aramak beni delirtmek üzereydi.

Ayağa kalktım, mağazanın vitrinine doğru yürümeye başladım. Üç gündür yağmur yağıyordu amına koyiim. Üç gündür olduğu gibi yine camın diğer tarafından yağmuru seyretmeye başladım. Yavaş yavaş dışarısının görüntüsü bulanıklaştı, karardı, içerisinin aydınlığı gözüme doldu ve en sonunda camın yansımasından kendime bakar hale geldim. Evet, işte yine yeni bir gerçek tam karşımda duruyordu! 27 yaşındaydım ve yaklaşık iki hafta önce aslında köse olmadığımı fark etmiştim.

Tabii kimsenin zihninde şu şekil bir görüntü gelmesini istemem.

Bu zamana kadar yarım yamalak ve seyrek çıkan sakallarımı, kötü gözüktüğünü düşündüğüm için uzamasına hiç fırsat vermeden kestiğimden, bedenim hakkındaki bir ‘gerçek’ bunca zamandır gün yüzüne çıkmamıştı. Geçenlerde belli bir süre boyunca sakallarımı kesmemiş, tam kesme vakti geldiğinde de hastalanıp bir-iki gün yataktan kalkamamış, iyileşmeye başladığım dönemde de kesmeye üşenmiş, bir sabah yataktan kalkıp yüzümü yıkamak için tuvalete gittiğimde gayet bıyıklı ve sakallı bir insanla karşılaşmıştım. Bu ben miydim?

Artık görünür bir biçimde sakal ve bıyık sahibi olabilmek bana kendimi garip hissettirmişti. Mağazaya geldiğimde sık sık aynalardan sakallarıma bakıyordum, vitrinden dışarıyı izlerken bir zaman sonra camın yansımasından yine sakallarıma bakarken buluyordum kendimi. Hatta ve hatta günün birinde pos makinesinin ekranındaki yansımaya çenemi denk getirmeye çalışırken bulmuştum kendimi.

Geçtiğimiz yazılardan birinde Mehmet Demirkol’un çenesinin, bir konu hakkında düşünürken sıvazlanacak en iyi çenelerden biri olduğunu söylemiştim. Artık nasıl adama imrendiysem, çenemi sıvazladığımda ‘hars hars’ diye ses geliyor.

Bakışlarımı sakallarımdan çekip tekrar yağmura çevirdim. İçimde bir sıkıntı vardı çünkü ailemden ve birçok sevdiğim insandan uzaktaydım. Her gün görüştüğüm insanlara bu durumumu yavaş yavaş yedirebilirdim lakin beni altı ayda bir gören insanlara karşı ne diyecektim? Beni ömürleri boyunca köse olarak görmüş o insanların yüzüne nasıl bakacaktım? Belki de 27 yaşında bir insan olarak artık kafayı sıyırıp, geceleri gizli gizli yüzüme sarımsak sürdüğümü falan bile düşüneceklerdi! Hayır, ben sadece sakallı bir insan olduğumu saklıyormuşum. Bilmeden. Öyle ki kendimden bile başarıyla saklamışım bu durumu.

Bodrum’a taşındığımdan beri kendim hakkında farklı şeyler keşfediyorum. Birkaç ay öncesinde de artık başımda eskisinden çok ama çok daha fazla beyaz saç teli olduğunu fark etmiştim. Bu durumu yaz aylarındaki yoğun çalışma temposunun stresine bağlamıştım. Kaldı ki ben zaten bir çok şeyi strese bağlarım. Stres adam bile öldürür! Doktorların yazdığı reçetelerdeki ilaçlardan bile şüphe ederim fakat herhangi bir doktor her türlü mesleki terminolojiden uzak bir biçimde, “Stres adamın var ya anasını siker anasını!” dese, o doktorun Hipokrat yeminini sorgulamam. Ancak-fakat sorun şuydu ki, saçlarım beyazlarken sakallarım çıkmaya başlamıştı. Yaşlanıyor muydum, ergenliğe mi giriyordum belli değildi, sanki Bodrum’un havası çarpmıştı da mutasyona uğramıştım.

Dört-beş ayda beni benden aldı burası.

Yağmuru izlemekten de sıkılmıştım. Arkamı döndüm, yavaş hareketlerle yürümeye başladım. İşte, karşımda upuzun bir mağaza ve yapacak hiçbir şey yok. Kitap okuyasım yok, telefonu elime alsam art arda seksen tane yirmi saniyelik videolar seyretmekten mala döndüm. Bir müzik açsam, ne dinleyeceğim? Canım gerçekten de hiçbir şey yapmak istemiyordu.

Şu anda yalnızlıktan insanın kendisini yakarak öldürmek istediği bu mağaza çok değil, üç ay önce insandan geçilmiyordu. Hatırlıyorum, burnu havada zengin insanların taleplerini yerine getirmekten öylesine sıkılmıştım ki, her şeyi arkamda bırakıp o güne kadar biriktirdiğim parayla , Sirtaki’de kırılmak üzere üretilmiş porselen tabak sektörüne girmeyi bile düşünmüştüm.

Günün birinde o eski bilimkurgu filmlerindeki gibi hapla beslenmeye başlarız, gıda sektörü bile bitme noktasına gelir fakat en uzak gelecekte bile anason kokulu buluşmalarda insanlar bu tabakları kıracaktır.

Hatırlıyorum, yanında iki tane çok güzel kadın olan, takım elbise giymiş bir dağ ayısı girmişti içeriye. Kendine gözlük bakarken şahsına sunulmuş bir Cartier gözlük ile göz göze gelmiş, ansızın mağazanın ortasında “Cartier mi? Cartier herkeste var! Herkeste Cartier var! Başka şeyler verin bana yaa.” diye bağırmıştı. İşte o an içimde yaşadığım tiksinti nasıl bir şeydi biliyor musunuz? Ateşli bir sevişme yaşamak üzere partnerinizin dudaklarınıza yapıştığınızı düşünün ve onun ağzından demli bir çay kokusunun geldiğini hayal edin.

Yaşadığım bu tiksinti sonrası mağazadan dışarı çıkmış, mesai saatimizin her dakikasında dışarıda durup sigara içerek, tanıdık zenginlere gelgel yapan mağaza müdürümüz Anıl Abi’nin yanına gitmiştim.

“Bu adam tanıdık mı abi?”

“Tanıdık pezevenk.”

Birkaç saniyelik sessizlik vuku bulduktan sonra Anıl Abi gülerek sigarasından bir nefes çekmiş ve,

“Gerçekten pezevenk. Karı satıyor ibne.” demişti. Ne söyleyeceğimi bilememiş öylece susmuştum.

“Bu herifi al, klonla, kendi klonunu bile millete siktirir para alır. Öyle bir pezevenk bu.” diye konuşmaya devam etmişti. Hatırlıyorum, gerçekten de kendi klonunun pezevengi olabilecek kadar da pezevenk bir insandı o adam.

Volkan Demirel’e saygım sonsuz fakat adam gerçekten de ona benziyordu.

İnsanlarla uğraşmak çok zor. Zengin insanlarla uğraşmak daha da zor. Kibirli zengin insanlarla uğraşmak daha da zor. Öyle ki sezon bittiğinde bende nasıl bir psikolojik yıkıntı bıraktılarsa, insan selinin seyrekleştiği Eylül ayında bir gün tuvalete gitmiş, pisuvara işemeye başlamış ve aniden sanki yanlış bir yere işiyormuş gibi hissedip irkilmiştim. En ucuz gözlüğü üç tane asgari ücrete eşdeğer bir markanın herkeste olduğunu iddia edecek kadar ileri gidebilecek, kendi klonunun bile pezevengi olabilecek potansiyelde insanlarla iletişim kurmaya çalıştığınız zaman işediğiniz pisuvarı bile garipseyecek hale gelebiliyorsunuz.

Kadın okuyucular için küçük bir amme hizmeti: Pisuvar resmi.

Yaşadığım boşluk hissiyatından beni koparan şey, telefonumun çalması oldu. Arayan Cihan Abi’ydi. Selamlaştık, “Ne yapıyorsun?” diye sordu. “Kendi klonunun pezevengini düşünüyorum abi.” diyemezdim. “Boş boş oturuyorum abi, kimse yok. Aldım elime bir kitap, onu okuyorum…” dedim. “Okuma oğlum hala… ne okuyorsun? Yaz artık, yaz!” dedi.

“Valla ne yalan söyleyeyim… olmuyor abi, bilemiyorum. Mağazada binlerce gözlüğün içerisindeyim, o edebi enerjiyi alamıyorum. Eve gidiyorum, kız arkadaşımla bir şeyler yapıyorum, yine fırsat olmuyor. Oturtamadım yazı düzenimi… o enerjiyi bir türlü oturtamadım…” diye bir şeyler eveleyip geveledim. “Olur… olur… iyi bakalım.” dedi ve vedalaştıktan sonra telefonu kapadım. Tekrardan vitrine doğru yürüdüm, tekrardan yağmuru seyretmeye başladım.

Türkiye’nin en lüks köyündesin. Etrafta kimsecikler yok. Hava kararmak üzere. Yağmur yağıyor. Sıcacık bir mekandasın. Ne yazık ki tek sıkıntı, enerjim tutmuyor!

Yalanlarıma sokayım artık gerçekten de! Ne enerjisi lan? Bugüne kadar kaç kere enerjiyle alakalı konuşmuşum ki, artık yazı yazmamamın sebebini ona bağlayabiliyorum? 12 senedir irili ufaklı, düzenli düzensiz, iyi kötü yazı yazmış birisi olarak ne zaman 6 ay boyunca ilham beklemiştim ki? Söyleyeyim, hiçbir zaman. Gerçek işte karşımda: kendi klonlarının bile pezevengi olabilecek insanlarla konuşa konuşa büsbütün edebiyattan soğumuşum, haberim bile yok. Böyle bir ortamda elbet saçın da beyazlar, elbet sakalın da çıkar, hatta testislerin bile kuruyup düşüverir.

Cihan Abi’ye ayaküstü yalan söylemiş olmak kendime karşı öfkelenmeme sebep olmuştu. Bir şeyler yazmam gerekiyordu. Blog sitemde yazdığım en son yazıyı düşündüm. Başlığı: ‘Ayhanlaştırıcı jel prospektüsü’ idi. Düşündüm, ulan edebiyata küsecek zaman mıydı? Jübilenin bile kendi içerisinde bir onuru vardı ve hiçbir yazarın son yazısının en azından başlığı bu şekilde olmalıydı.

Yağmur iyice şiddetini arttırırken gözümü damlalardan çekip yansımamama çevirdim. Sakallarım vardı ve yazı yazmam gerekiyordu. En önemlisi ise isim konusunda daha mantıklı davranmam gerekiyordu. İşte, birazdan mağaza bilgisayarına oturacak, herkesin ufkunu açacak bir edebi eseri kaleme (klavyeye) alacak ve kesinlikle o yazının ismini, ansızın gerçekleşebilecek bir jübile tehlikesi nedeniyle, ‘Kendi klonunun pezevenkleri’ gibisinden, gündelik düşüncelerimle paralel bir yanlışa sürüklemeyecektim.


Yorum bırakın