uyuşturucu kaçırırken yapılmaması gereken hatalar – bölüm 1

Huyum değildir, yaşamadığım hikayeleri ilk günden beri şu blog sitesinde kaleme almam. Kendi anılarımı yazar, kendi esprilerimi yaparım. Ancak-fakat artık kayda geçirmek istediğim bir hikaye var ki, sadece bu durumun illegal olmasından değil, gerçekten de benim başıma gelmemiş olmasından dolayı ‘bir arkadaş’ ekolü üzerinden anlatacağım yaşananları. Okudukça her şey bir yalanmış gibi gelebilir fakat uyarmak isterim ki, para kazanmak için insanların neler yapabileceğini asla hafife almayın. Zira ona böylesine tapıldığı sürece, dünyadaki tek Tanrı paranın ta kendisidir.

“Liberal, miberal malı kap, götür al rap rap
Eriyor liralar, mark kap, dolar al rap rap”
– Cem Karaca

İşim gücüm var, çalışıyorum. Etrafımdaki bir sürü insan da aynı şekilde, işleri güçleri var ve çalışıyorlar. Pek çok kimseye pek de yaşanılabilir gelmeyecek bu enteresan hikaye, hayatları boyunca ne bir okulda ne bir meslekte ne de bir oluşumda kendine yer edinememiş, ‘öteki’ insanların gözünde hiçbir abukluğu bulunmayan sıradan bir hikayeden ibaret. Garip ama gerçek.

Takvim yapraklarını geri saralım ve 2016 yılının Temmuz ayına geri gidelim. İsim vermeyeceğim. Kendisinden basitçe ‘Dimetokalı’ diye bahsetmek istiyorum. İpsiz sapsız, hayatında doğru düzgün bir düzen ve kendine ait bir mesleği olmayan bu Dimetokalı kardeşimiz, İstanbul’daki arkadaş çevresinden edindiği, kulaktan dolma yalan yanlış bazı bilgiler ışığında gözünü karartıp hayatı boyunca unutmayacağı bir yolculuğa çıkmaya karar veriyor. Bu avare arkadaş, bütün Kuzey Afrika ülkeleri ile aynı paspallıktaki bir memleket olan Fas’a gitmeyi kafaya koyuyor. Amacı şu ki; midesi alabildiğince bir uyuşturucu çeşidi olan fas macunu yutacak, ülkeye dönüp onları satarak mangırı cebine koyacak. Barış Manço’nun şarkısındaki Ahmet Bey gibi “Haydi ya nasip!” diyor, atlıyor uçağa Marakeş’e gidiyor.

“Sen mi büyüksün Fas, ben mi!”

Uçak havalimanına indiğinde bir de bakıyor ki Sahra çölünden seken toz bulutları şehri kasıp kavurmuş, ortalık leş gibi, hiçbir şekilde yaşanılacak bir yer değil. Götü ata ata havalimanından çıkıyor, bütün sokakları Kapalıçarşı’nın post-apokaliptik bir versiyonuna benzeyen Marekeş yollarında yürüyerek önce kendine bir eczane buluyor ve en ucuzundan bir sürü kondom alıp kendini bedavadan biraz pahalı bir motele atıyor.

Farelerin, böceklerin, kasıp kavurucu sıcacık havanın tüm psikolojisini darma duman ettiği bir gecenin ardından sabah erkenden kalkıyor, Türkçe ile karışık yarım yamalak İngilizcesiyle, Arapça ile karışık yarım yamalak İngilizce konuşan Mağribilerle anlaşmaya çalışıyor. Bir şekilde telefonundan çeviri yaparak ve gideceği yerin ismini göstererek, otogar gibi bir yerden en az elli yıllık, paslanmış, dökülmüş, egzozundan kömürle çalışan bir tren gibi duman atan bir otobüse biniyor. Toubkal dağı eteklerindeki bir köye doğru yolculuğu başlıyor. Önce tozun toprağın direklendiği saçma sapan yollardan geçiyor, sonra dağ aralarındaki patikalardan bir keçi gibi tırmana tırmana tepeye çıkıyorlar. Korkacak, korkamıyor. Zira etrafındaki herkes bu durumu normalleştirmiş, kuş kafeslerinde taşıdıkları biçimsiz tavukların kesif kokusundan rahatsız bile olmuyor, birbirlerine Arapça bağırarak gülüşüyorlar.

Metro Turizm’den sonra dünyanın en kötü ikinci otobüs şirketi: Morocco Road Transpot

Burada geçmişten zihnimde kalmış bir anlatıcı notu eklemem gerek, o da aşağı yukarı şöyleydi ki: “İyi ki İstanbul’daki arkadaşlarımın dediği gibi, Fas’a gitmeden evvel saçı sakalı uzatıp, bir-iki hafta duş almamışım. O kalabalığın içerisinde kimse de çıkıp bana, ‘Kardeşim sen necisin? Ne ayaksın?’ diye sormadı. Zaten deselerdi de anlamazdım. Ama valla sessiz kaldığım sürece bir Faslı gibiydim.”

Neyse, sadece bu Dimetokalı kardeşimizin fark ettiği, şoför dahil diğer kimsenin algılayamadığı birkaç ölüm tehlikesini atlattıktan ve virajlı yollar bittikten sonra istediği yere ulaşıyor, otobüsten iniyor ve çevredeki esnaflara gitmek istediği adamın ismini söyleyerek yolunu bulmaya çalışıyor. İlk başta insanlar bundan çekinip bir şey söylemese de birkaç yer gezdikten sonra tipi oldukça bozuk bir insan bunun kolundan tutup, bir berber dükkanından içeri sokuyor. Arapça bir şeyler söylüyor, anlaşamıyorlar. Bakıyor ki durum boka gidiyor, daha önce gelen arkadaşlarının İnstagram hesaplarını açıp, teker teker isimlerini ve fotoğraflarını adama göstermeye başlıyor. Adam sırasıyla bakıyor, yanına birikmiş birkaç kişiyle kendi dillerinde bir şeyler konuşuyorlar. Aşağı yukarı yarım saatlik bir zaman dilimi sonrasında sesler biraz daha yumuşuyor gibi oluyor, adam gösterdiği arkadaşlarından birisinin hesabını tekrar açmasını istiyor, sonra ekranın fotoğrafını çekiyor ve birisine yolluyor. Beş dakika sonraysa Dimetokalı kardeşimizin yanına on-on iki yaşında bir Mağribi palesi verip berberden gönderiyorlar.

Sakal 50 Dirhem, Saç 100 Dirhem, Macun 500 Dirhem…

Küçük çocuk Dimetokalı kardeşimizi yine patika gibi yollardan bir tepeye yavaşça çıkartıyor, burnundan akan sümükleri koluna sürerek Arapça buna bir şeyler soruyor ama tabii bu hiçbir şey anlamıyor. Bizimki bir şey anlamadıkça çocuk bunla dalga geçer gibi konuşuyor. Ama tabii elalemin memleketinde kimsenin tavuğuna kışt diyemezsin, Dimetokalı kardeşimiz de hiç sesini çıkarmıyor.

“Valla yürüdük, yürüdük, nefes nefese kaldım, iyicene de terledim. O an orada yaşadığım pişmanlığı inan sana anlatamam. Neyse… en sonunda bir dağın başında korunaklı bir eve götürdü çocuk beni. Kapıda iki kişi bekliyordu, beni gördüler ve yanıma gelip elimi sıktılar. Yanlış bir aksanla arkadaşımın adını söylediler, kafamı sallayıp, “Yes… yes… My friend.” dedim. Gülerek benimle tokalaştılar, içeri aldılar.

“المخدرات ضارة بالصحة”

Eski püskü bir evin içine girdikten sonra evliya gibi giyinmiş bir yaşlı adam gelip, Dimetokalı kardeşimize selam vermiş. Bunu alıp bir odaya sokmuş. Tozların etrafta salına salına dolaştığı, küf kokan ve ortasında sadece eski ahşap bir masanın olduğu bir yere girmişler. Masanın üstünde, bir blok halinde fas macunu varmış. Hesap makinesi yardımıyla anlaşarak, birkaç yüz dolar karşılığında iki kilo kadar fas macunu satın almış, palas pandıras evden çıkıp, otobüsten indiği yere doğru koşar adım bayır aşağı inivermiş. Detaylara girip sıkılmaya gerek yok, şehir merkezine doğru giden ilk otobüsle aynı yolculuğu bu sefer tersten yapmış ve indikten sonra hemen kendini motele atmış. Telefonundan en yakın tarih olan iki gün sonraya bir uçak bileti satın almış ve duvarı kilimlerle sarılı, tek bacağı eksik fan ile soğutulmaya çalışılan bu motel odasında işlemlerine koyulmaya başlamış. Aldığı macunları bir yumurta şeklinde lakin bir yumurtadan daha ufak hale getirerek kondomların içerisine koymaya başlamış. Bir buçuk günlük bu uğraş sonrasında, uçağının kalkmasına 12 saat varken bunları teker teker yutmaya başlamış.

Merak edenler için temsili bir resim…

Dimetokalı kardeşimiz tüm hazırlığını bitirip, havalimanına sağ salim giriş yaptıktan sonra uçuş kapısına doğru giderken, havalimanı televizyonlarında ilgisini bir şeyler çekiyor. Kırmızı bantlı Arapça yazıların olduğu bu haberdeki görüntüler ona oldukça tanıdık geliyor. Askerler var… Türk askerleri. Tanklar, insanlar, çatışmalar falan filan derken her yerde Recep Tayyip Erdoğan’ın resimleri geçiyor. Telefonunu açıp bir de bakıyor ki Türkiye’de darbe gerçekleşmiş ve Türkiye’ye gerçekleştirilecek tüm uçuşlar süresiz bir biçimde ertelenmiş vaziyette. Dünya başına yıkılıyor, Dimetokalı kardeşimiz de kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırıp motele geri dönüyor.

Şimdi ne yapsın bu Dimetokalı kardeşimiz? Ertesi sabah tekrar motelde uyandığı zaman tuvaletinin geldiğini hissediyor. Bir şekilde bir yerden büyükçe bir leğen bulup odasında leğenin içine sıçıveriyor. Çıkan paketleri de bir güzel suya tutuverip temizledikten sonra yatağının altına zulalıyor ve iki-üç gün kadar Marakeş sokaklarında turist gibi gezip, zaman öldürüyor. Ertelenen uçuşunun yeni tarihi belli olunca 12 saat öncesinden yine paketlerini yutuyor. Tabii kondomların ilk kullanımdaki kayganlığı olmadığı için bu hareketi eser miktarda zeytinyağı kullanarak gerçekleştiriyor.

Her derde deva!

Bu sefer sağ salim uçağına biniyor, uçak pistten kalkıyor ve havalanıyor. Ancak-fakat bir sorun var. Zeytinyağından ya da gerilim dolu bir vücudun rahatlamasından olsa gerek, uçaktayken feci şekilde tuvaleti geliyor. Götünün sağ lobuna oturuyor, olmuyor. Götünün sol lobuna oturuyor, olmuyor. En sonunda tek bir elinin tüm parmaklarını bir tıkaç görevi görmesi için dübürüne sokası geldiğinde, kalkıp uçağın tuvaletine giriyor ve ikinci defa yuttuğu paketleri ‘flip flip’ diye klozete sıçıveriyor. Yapacak bir şey yok, o dakikadan sonra geri dönüşü olmaz. Hızlıca rahatlatıcı noktaya gelene kadar paketleri tahliye ettiken sonra, tekrardan şöyle bir suya tutarak, bu sefer kuru kuruya geri yutuyor. Tuvaletten, zafer kazanmış bir komutan edasıyla geri çıkan bu Dimetokalı kardeşimizin zihinsel rahatlaması had safhada lakin ortaya yeni ve büyük bir sorunu baş gösteriyor. Tüm işlem bittikten sonra ağzını defalarca çalkalamasına rağmen Dimetokalı kardeşimizin ağzının içi ciddi manada bok kokuyor. Ağzındaki bu tadı nötralize etmek maksadıyla bir hostesin yanına gidip, yalvarır bir edayla şu cümleleri söylüyor: “Pardon… patates matates bir şeyler var mı? Acilen ağzıma bir şeyler atmam gerek…”

“Beni çok konuşturmayın… bana yiyecek bir şeyler verin… HEMEN!”

Uçak nihayetinde İstanbul’a iniş yapıyor, Dimetokalı kardeşimiz üstü başı leş, psikolojisi bozulmuş bir şekilde taksiye atlıyor ve evine gidiyor. Bu sefer de yeni bir sınav ile karşı karşıya kalıyor. Yaşadıkları bünyesinde nasıl bir etki bırakmışsa, Türkiye’ye geleli iki-üç gün olmasına rağmen bir türlü tuvalete çıkamıyor. Tabii bunun başarıyla ülkeye geri döndüğünü duyan tüm müptezeller de sürekli bunun kapısında yatıp kalkmaya başlıyorlar. Gelip karnını okşayan mı dersin, eczaneden müshil alan mı dersin, birkaç kişi bir olup evde ‘Haydi sıç Dimetokalı, haydi sıç Dimetokalı!’ diye tezahürat edenler mi dersin, derkeeeeen Dimetokalı kardeşimiz başarıyla paketleri sıçıp, millete bu malları satarak mangırı cebine doldurmaya başlıyor. Tüm her şeyi sattıktan sonra evinde oturup bir matematik yapıyor ve görüyor ki, uçak bileti ücretleri ve Fas’taki kondomlar dahil tüm harcamalarını topladığında, kazandığı para sadece evinin iki aylık kirasını ödeyecek ve üstüne bir buçuk porsiyon iskender yiyecek kadarmış.

‘Yediğin içtiğin senin olsun, bana gezip gördüğünü anlat.’ derler ya, Dimetokalı kardeşimizin yediği içtiği de bok, gezip gördüğü de bok. O yüzden bu hikayeden çıkarılacak ana ders şudur ki; Eğer kafasında şerefinden daha fazla saç bulunan eski bir bakanla fotoğrafınız yoksa, uyuşturucu kaçırırken yapacağınız tek hata uyuşturucu kaçırmanın ta kendisidir. Zira öyle ki, sıçtığınız boku bir kere bile değil, iki yer yersiniz.


Yorum bırakın