“Konuş benimle dünyanın en şanslı insanı! Hakikatın cevabını nerede buldun?”
“Bir cevap bulduğum falan yok, ben sadece soruyu unuttum.”
Aşağı Siranayka köyünde yeni bir gün başlamaktaydı. Gökyüzünün tamamını gri bulutlar kaplamıştı, güneş ışığı yeryüzüne direkt olarak vurmuyor sadece belirli bir derecede havayı aydınlatıyordu. Kuzeydeki dağların karlı zirvelerini ise büyük bir sis kütlesi sarmıştı, bakan kişide kesif bir kasvet duygusundan başka hiçbir şey uyandırmayan sıkıcı bir manzara oluşmuş vaziyetteydi. Böylesi iç karartıcı bir günde, oldukça önemsiz bir insanın hayatı, oldukça kudretli bir gücün ışığı altında sarsılacaktı fakat kimsenin bundan haberi yoktu; köydeki hareketlilik önceki sabahlardan farksızdı. Tarım işçileri ellerinde çapalarla tarlalara doğru yürüyor, köyün çıkışında atölyeleri bulunan demirci ustaları ve marangozlar sabah çorbalarını içiyor, meydandaki avcılar tüfeklerini temizliyor, köyün kahvehanesinde toplanmış kadınlar çorap ve iç çamaşırı dikmek üzere hazırlık yapıyorlardı. Muhtelif yerlerde nöbet tutan ya da sokaklarda devriye gezen askerleri de hesaba katacak olursak, koskoca köyde herhangi bir işin ucundan tutmayan sadece tek bir kişi vardı. O kişi, dünyanın en şanslı insanıydı.
– “Dansımı anlamayan kedi, topuğumdan dişler beni! Dansımı anlamayan kedi, topuğumdan dişler beni!”
Dünyanın en şanslı insanı her sabah olduğu gibi bu sabah da diline takılan bir cümleyi her seferinde aynı ses tonuyla tekrar ederek ve bir yandan da hoplayıp zıplayarak sokaklarda yürümekteydi. Önüne çıkan askerleri görmezden gelerek yoluna devam ediyor, gece yağmış yağmurun etkisiyle balçık deryasına dönmüş çakıl taşlı köy yolunda bir deli gibi sekiyordu. Ayağında eski bir çarık, üstünde ise yamalı bir şalvar ve eskimiş, sararmış, dökülmeye başlamış, paçavradan bir gömlek vardı fakat o, her ne hikmetse dünyanın en şanslı insanıydı.
Sadece köylüler kendisine bir şeyler ikram ettiği zaman garip gezintisine ara veren bu adam güneş doğunca ormanın derinliklerinden köye gelir, güneş batınca da o bilinmeyen yuvasına geri dönerdi. Tüm gün boyunca asla bitmeyen enerjisi ve gün boyunca tekrar ettiği cümleler yüzünden herkes onun deli olduğunu düşünürdü. Yine de dünyanın en şanslı insanı bu durumu kafasına takmaz, ona laf atan insanlara çoğu zaman cevap dahi vermezdi. Sadece bir keresinde ona bu şekilde seslenmiş birisine şöyle söylemişti: “Bana deli olduğum için üzülmeyin, her saniyede delirme fırsatını bir kez daha kaçırdığınız için kendinize üzülün!” Konuşması bitince de çoğu insan için anlamsız olan cümlelerini tekrar etmeye ve hoplayıp zıplayarak ilerlemeye devam etmişti.

Dünyanın en şanslı insanı bir yandan da ozan olduğunu iddia ederdi lakin hiçbir zaman şiir okumazdı, ara sıra birbiriyle uyumlu kelimeleri cümle halinde söylemek dışında herhangi bir şairane tarafı da bulunmuyordu. Geçmişte bir gün ona bu durumu hatırlatan bir gence önce dik dik bakmış, hemen ardından garip figürler eşliğinde dans etmeye başlamış ve bir yandan da şu cümleyi dillendirmişti: “Ben mi müziği çok iyi biliyorum yoksa o mu beni tahmin ediyor?”
Bu cümlesinin ardından dansına bir süre daha devam etmiş ve sonrasında aniden durup etrafa kızgın bir bakış atarak konuşmasına şu şekilde devam etmişti: “Tabii ya, unuttum! Siz duymuyorsunuz ki müziği… duyamazsınız da zaten, çirkinin suyu elinize yakışmaz.”
Dünyanın en şanslı insanı şöyle düşünmekteydi: İnsan tek başınayken de eğlenmeyi öğrendiği gün, Tanrı katında ölmeyi hak etmiştir. O günden sonra ciğerlerine alacağı her nefeste dünyada cenneti yaşar. Peki ya gerçekten de böyle midir? Sırtı kaşınan taklitçi kaltak kuşları gibi hoplayıp zıplayarak saçma cümleler kuran ve yerli yersiz kahkahalar atan bu deli, bizlere hakikatten bahsediyor olabilir mi?
Dünyanın en şanslı insanı köy halkının gözünde oldukça eğlenceli bir deli olsa bile askerler onun iğrenç bir hain olduğunu düşünürdü. Çünkü dünyanın en şanslı insanı ne kendisi için ne de bir başkası için hiçbir şey yapmaz, kimseyi düşünmez, kimseyi tınlamaz ve kimseyi anlamak için çaba sarf etmezdi. Herkes bir yerlerde çalışırken, bir iş uğruna ter akıtırken o, tüm enerjisini sadece eğlencesine harcardı.

Dünyanın en şanslı insanı topuğundan ısıran kediyi dillendirirken nihayet köyün meydanına ulaştı ve ormana gitmek üzere yaptıkları hazırlığı tamamlanmış avcı grubuyla karşılaştı. Onların tam karşısına geçti, kollarını iki yana açtı ve konuşmaya başladı: “Beni tanıyor musunuz? Evet, tanıyorsunuz! Dünyanın en şanslı insanıyım ben. Siyah bir sonsuzlukta sessizce pusuya yatar ve zihnimin oltasındaki incecik çengele takılan düşüncelerimi, Tanrı’nın kayıt altına alması için dünyaya sayıklarım. Tek işim gücüm de budur benim, dünyanın en şanslı insanıyım ben.”
Sözlerini bitirdikten sonra kollarını hızlıca kapadı, elleri şalvarına hızlı çarptı ve şalvarının iki yanından minik birer toz bulutu fışkırdı. Dünyanın en şanslı insanı üstündeki pisliğe aldırış etmeden zıplayarak yürümeye devam etti: “Küçük elmalar, küçük elmalar! Büyük elmalar, büyük elmalar! Eğer yemezsek hiçbirisini, çürüyecek dalında hepsi. Küçük elmalar, küçük elmalar. Büyük elmalar, büyük elmalar! Eğer yemezsek hiçbirisini, ağlayacak arkamızdan her biri!”
Avcı grubundan kimse dünyanın en şanslı insanına bakmadı bile, o yanlarından geçip giderken sanki bir sineği kovalarmış gibi ellerini salladılar ve orman yoluna doğru yürümeye başladılar. Dünyanın en şanslı insanı ise her zamanki motivasyonu ile ilerliyordu, meydanın köşesindeki kahvehanede oturan kadınlara el sallayarak yeni cümleler sayıklamaya başladı: “Sizin dünyanıza bakıyorum! Sizin dünyanıza bakıyorum! Sizin dünyanıza bakıyorum da ne para ne aşk ne şan ne şöhret ne de aşağıda timsahlar var!”
Kahvehanedeki hiçbir kadın oralı bile olmadı, sadece camdan dışarıyı izlemekte olan küçük bir kız çocuğu sessiz bir şekilde gülmüştü. Dünyanın en şanslı insanı kızı fark etti, kendisine güldüğünü anladı ve sanki bir büyüyü bozmak istercesine, “Unutma küçük! Bu ülkede ışık, gölgesiyle birlikte yansır.” diye haykırdı, ardından da yoluna devam etti.
Dünyanın en şanslı insanının sözleriyle sokakları yankılanan Aşağı Siranayka köyünün her bir karış toprağında ordunun gözü vardı ve bu durum sadece bu köye has değildi, krallığın neredeyse tüm köylerinde kraliyet emrindeki irili ufaklı müfrezeler ve hatta tümen ya da tümenler bulunmaktaydı. Bu askerler gece gündüz demeden vardiyalar halinde nöbet tutarlar ve köylüleri denetlerlerdi. Zira tarladan çıkan hasadın en ufak bir parçası bile ziyan edilmemeli, demirciler sadece emri verilmiş aletleri imal etmeli, kadınlar askerlere giyecek örmeli, çocuklar ağaçlardan topladıkları meyvelerin hiçbirini yememeli, avcılar avladıkları tüm hayvanları askerlere teslim etmeli, madenciler çıkardıkları tüm madenleri başkente yollamalı, yaşlılar durmadan tüfek mermisi yapmalı veya kılıç kını dikmeliydi. Ülkenin içinde bulunduğu büyük buhrandan ve doğuda sürmekte olan savaştan alnının akıyla çıkabilmesi için memleketin her bir nimeti hassasiyetle işlenmeli, krallık içinde yaşayan her vatandaş tüm gücüyle çalışmalıydı. Bunun sağlanabilmesi için de yaşlı veya genç demeden, kadın ya da erkek ayırmadan her yurttaşın denetlenmesi, bir şekilde çalıştırılması ve verimlerinin arttırılması gerekmekteydi.

Halk ağır vergiler altında eziliyor, uzun saatler boyunca çalıştırılıyor, kimi zaman işçi, kimi zaman köle, kimi zaman da cepheden asker olarak memleketine hizmet ediyordu. Herkesin aynı safta gözüktüğü bu hal-durumda ise büyük bir çelişki yatmaktaydı: Taşra halkı ile ülkenin ordusu yavaş yavaş birbirine düşman olmaya başlamıştı. Otoritenin nefesini sürekli ensesinde hisseden ordu, halka zulmetmek zorunda kalıyor, zaten canı dahil sahip olduğu her şeyi ülkesine adamış durumda olan halk ise gördüğü zulüm karşısında orduya ve otoriteye yavaş yavaş kinlenmeye, öfkelenmeye başlıyordu. Böyle bir vaziyettin olduğu bu memlekette dünyanın en şanslı insanı olmak da bir anlamda şanssızlıktı, zira gözler çoğunlukla onun üzerine dikili durmaktaydı. Köylüler tarafından pek fazla hor görülmemiş olsa da onun bu haline bakan askerler ilk başta kendisini dize getirmek için çabalamış ancak-fakat bu adamın deliliğinin bir sınırının olmadığını gördüklerinde, etrafta boş boş gezinmesine izin vermişlerdi. Dünyanın en şanslı insanı ise etrafında çekilmekte olan onca çileyi, derdi ve acıyı görmezden gelerek yaşamaya, zıplamaya, ilerlemeye ve sayıklamaya devam ederdi: “Her şey şaşkınlık ve belirsizlikten oluşur! Her şey şaşkınlık ve belirsizlikten oluşur!”
Dünyanın en şanslı insanı köyün meydanından çıktıktan sonra köyün batı girişine aynı şevkle ilerlemiş ve köprü onarımının yapıldığı alana ulaşmıştı. Hoplayıp zıplayarak gittiği yönde işçiler kan ter içinde taş taşıyor, sırtında tüfekle işçilerin başında bekleyen askerler ise kendi aralarında muhabbet edip, şakalaşıyorlardı. Çakıl taşlarının birbirine çarpma sesi onlara kadar ulaştığında konuşmayı kestiler, sesin geldiği yöne doğru baktılar, dünyanın en şanslı insanı onlara doğru yaklaşmakta ve bir şeyler mırıldanmaktaydı: “Bırakınız savana hayaletimizi canım! İnsan en önce bir Tanrı gibi davranmak ister.”
Köprüdeki müfrezeye yeni atanmış alay komutanı, dünyanın en şanslı insanını, onun hareketlerini ve anlamsız sözlerini fark edince kolunu kaldırıp, eliyle ‘dur’ işareti yaparak bağırdı: “Ne yaptığını zannediyorsun sen?”
Dünyanın en şanslı insanı olduğu yerde durdu, alay komutanı ile arasında aşağı yukarı on metre kadar mesafe vardı. Şöyle cevap verdi: “Seni ilk defa görüyorum asker, bu yüzden kim olduğumu bilmediğin için seni affediyorum. Dünyanın en şanslı insanıyım ben! Yaptığım şey ise çok açık, bitleri temizliyorum teker teker, teker teker, teker teker, teker teker…”

Alay komutanı dünyanın en şanslı insanının susmasını beklemeden gür bir sesle konuşmaya başladı. “Buraya bak! Buraya! Burada yorulmuş, çok kötü terlemiş insanlar var.”
Dünyanın en şanslı insanı alay komutanının parmağıyla gösterdiği yönde duran işçilere çevirdi gözlerini, bu sırada tüm işçiler işlerini bırakıp, dünyanın en şanslı insanını ve alay komutanını izlemeye başlamışlardı. Birkaç saniye sonra aralarından birisi öne çıktı, dünyanın en şanslı insanına şöyle söyledi: “Evet, bizler burada yorulmuş, çok kötü terlemiş insanlarız.”
Dünyanın en şanslı insanı bir çocuğun mahcubiyeti ve şaşkınlığı ile işçileri süzdükten sonra cevap verdi: “Evet, sizler orada yorulmuş, çok kötü terlemiş insanlarsınız! Doğrudur bu, ben de görmekteyim.”
Alay komutanı kolunu indirdi, iki elini arkasında birleştirip yavaş adımlarla dünyanın ne şanslı insanı yaklaştı: “Utanmıyor musun hiç?”
“Neden?”
“Bir de neden utanması gerektiğini soruyor! Şu deliye de bak hele! Baksana şuraya, her birimiz bir işin ucundan tutuyoruz, sen ise hoplaya zıplaya bir çocuk gibi geziniyor, saçma sapan sözler söyleyerek bize nispet yapar gibi aylaklık ediyorsun. Böyle insanları Tanrı’nın sevmediğini bilemeyecek kadar deli, göremeyecek kadar kör olduğunu tahmin ettim ama hissedemeyecek kadar putperest olduğunu anlayamamışım.”
Dünyanın en şanslı insanı birkaç adım geri çekildi ve ardından yumuşak bir ses tonuyla şöyle söyledi: “Öyle garip garip bakma bana, insan saçmalığa ihtiyaç duyar. Ben işte size bunu getirmiştim.”
Alay komutanı hiddetlenmişti, dünyanın en şanslı insanına iyice yaklaştı: “Hainsin sen! Hain! Hatta hainliğini geçtim, çok az insan senin kadar iğrenç olabilir.”
Alay komutanı sinirli bir ifadeyle dünyanın en şanslı insanının üstüne tükürdü, dünyanın en şanslı insanı ise hiçbir şey olmamış gibi alay komutanının gözlerinin içine bakıyordu, bir süre boyunca bu şekilde kaldıktan sonra iki dudağı yavaşça aralarında ve şu sözleri söyledi: “Geçen gün gölün kenarındaydım, bir taş alıp fırlattım, dört kez sekti. Eğer daha iyi atmış olsaydım veya taşın şekli daha iyi olsaydı bir kez daha veya altı kez daha sekebilirdi. Ama taş su üstünde ne kadar sekerse seksin, bir vakit sonra denizin karanlık dibine gömülmeye mahkumdur. Siz bilir misiniz o karanlık dibi? Ya da haberiniz var mıdır karanlık dehlizlerden? Dörde katlanan bohçalar olmasaydı, hangimizin aslan hangimizin kuzu olacağını bilebilir miydiniz? Ama size bir şey söyleyeyim, siz kesinlikle üzerinize düşeni yapmıyorsunuz. Toprağı sevmiyor, demiri sevmiyor, çalışmayı sevmiyor, sevmediğiniz işleri yapıyor, sevdiği işi yapanı görünce de kıskanıp, hor görüyorsunuz! Demiri seversen hiçbir bıçak seni kesemez, çalışmayı seversen de benim gibiler seni kışkırtamaz!”
Ne işçiler ne de askerler, dünyanın en şanslı insanının söylediklerinden doğru dürüst bir mana çıkaramamıştı. Bu durumun farkına varmış gibi gözüken dünyanın en şanslı insanı sözlerine devam etti: “Güneş ışığı altında göğe karışan dumanı seyretmeyen, evreni anladığını söylemesin. Çünkü niye biliyor musunuz? Esasında insanın neyi merak ettiği çok önemlidir ve ölümden daha garibi varsa, yaşamın ta kendisidir.”

Dünyanın en şanslı insanının bu sözleri alay komutanını içten içe daha da öfkelendirmişti. Emrinde bulunan erler ve işçiler önünde böylesi saçma bir durumda kalmış olmanın verdiği hiddetle, ağzından köpükler saçarak haykırdı: “Bana rüyalarını anlat o zaman şanslı piç! Huzur dolu uykularını, hazla yoğrulmuş zihnini ve seni sarpa saran görünmez kaşmir kumaşlarının yumuşaklığını anlat!”
Bu duruma şahit olan işçiler ve erler, alay komutanının da artık usulca saçmalamaya başladığını görünce bıyık altından gülmeye başladılar. Tek bir kişi bu duruma gülmüyordu, o kişi, dünyanın en şanslı insanıydı. Sanki ilahi kudretten bir söz söyleme fırsatı bulmuşçasına genzini temizledi ve konuşmaya başladı: “Eğer sen istersen evren sonsuz değildir, dünya düz değildir, güneş de sıcak değildir. Ama eğer sen istersen, benim ıstırap dolu yaşamım koca bir zevk ü sefadan ibarettir…”
Alay komutanı dünyanın en şanslı insanının daha fazla bir şey söylemesine fırsat vermeden sert bir tokat savurdu. Dünyanın en şanslı insanı bir anda kendini çamurlu köy yolunun üstünde öylece uzanırken buldu, aklının içinde şimşekler çakmakta, sol kulağının derinliklerinde büyük bir sancı hissetmekteydi. Alay komutanı ise arkasını dönüp askerlerine emir verdi: “Götürün şu soytarıyı buradan! Yoksa öldüreceğim onu.”
Arkadaki askerler tam harekete geçecekken bu sefer farklı bir ses duyuldu.
“Gücünü bir delide mi sınıyorsun? Öyle mi alay komutanı? Omzundaki rütbeyi, halka eziyet çektiresin diye mi taktın? Öyle mi alay komutanı?”
Bu sesin sahibi, iki ev ötede tüfek dipçiği tamir eden ve olan biteni evin penceresinden görmüş yaşlı birisiydi. Aksayan sol bacağına rağmen olabildiğince hızlı bir şekilde köprüye doğru ilerliyor ve hızlı hızlı burnundan soluyordu.
“Sen de kim oluyorsun be adam!” diye bağırdı alay komutanı.
“Ben eski bir cumhuriyet eri, emekli bir fetih müfettişi ve bu köyün dokuz azasından birisiyim!”
“Senin gibi saygın ve yaşlı bir yurttaşa saygım sonsuzdur ihtiyar! Ama bana, bu deli için çatma! Bil ki, sonu kötü olur. Bir şey yapmak istiyorsan, al götür onu buradan.”
Yaşlı adam alay komutanına sert bir ifadeyle baktı, sonra da dünyanın en şanslı insanına döndü: “Gel buraya dünyanın en şanslı insanı!”
Dünyanın en şanslı insanı hala uzandığı yerden hızlı kalktı ve tokat yediği yanağını tutarak yaşlı adamın yanına gitti.
“Söyle bana dünyanın en şanslı insanı, nedir ismin?”
“Ben, dünyanın en şanslı insanıyım. Benim adım da, dünyanın en şanslı insanıdır.”
“O halde gel dünyanın en şanslı insanı, seninle biraz konuşalım.”

Yaşlı adam ile dünyanın en şanslı insanı, az önce yaşlı adamın çıktığı evdeydi. Evin salonunda karşılıklı oturmuşlar, şıldır denen yerel bir içeceği içerek muhabbet ediyorlardı.
“Söyle bana dünyanın en şanslı insanı, kendine niye ‘dünyanın en şanslı insanı’ demektesin?”
“Çünkü ben dünyanın en şanslı insanıyım.”
“O zaman söyle bana dünyanın en şanslı insanı, insanlar niye sana ‘dünyanın en şanslı insanı’ diyor?”
“Çünkü ben dünyanın en şanslı insanıyım.”
“Peki ya bana bir cevap ver dünyanın en şanslı insanı, nasıl oluyor da kocaman gezegenimizin en şanslı insanı olabiliyorsun? Bu talihi sana kim bahşetti?”
“Tanrı zihnime asla eskimeyecek bir bilgelik verdi! Sahip olduğum bilgelik, beni dünyanın en şanslı insanı yapmakta!”
“Ne yani, her şeyi biliyor musun?”
“Evet.”
“Peki ya savaşın ne olduğunu bilir misin?”
“Bilirim.”
“Daha önce eline tüfek aldın mı?”
“Almadım.”
“O halde savaşın ne olduğunu kesinlikle bilmiyorsun dünyanın en şanslı insanı. Belki de bu yüzden dünyanın en şanslı insanısın.”
“O halde anlat bana, nedir bu ‘savaş’?”
Yaşlı adam oldukça sinirli bir tavırla söze girdi: “O zaman kes sesini ve beni iyi dinle dünyanın en şanslı insanı. Savaşta geçen yıllarım hakkında, daha önce kimseye anlatmadığım kadar çok ve kimseye söylemediğim kadar net konuşacağım. Niçin dünyanın en şanslı insanı olduğunu sana ancak bu şekilde anlatabilirim.
“Ben çok fazla acı çekmiş, çok fazla acı görmüş, çok fazla acı çeken insanla karşılaşmış birisiyim. İşte bu yüzdendir ki, sokaklarda hoplayıp zıplayarak yürüyemem. Sanma ki beni engelleyen yaşlılığım ya da kuvvetsizliğimdir! Beni engelleyen, bir daha asla gülemeyecek kadar çok ağlamış olmamdır.
Seneler, seneler önceydi. Vatanını seven her yurttaş gibi ben de ergenliğim boyunca kimi zaman tarlada çalışmış, kimi zaman ormanda ağaç kesmiş, kimi zaman madenden kömür çıkarmış, kimi zaman bozkırlarda tavşan avlamıştım. Belirli bir yetişkinliğe eriştiğimde ise askeriyeye girmiş, üzerime cumhuriyetimizin şanlı savaş üniformasını geçirmiştim.
Orduya alındığım zaman, krallığımızın değersiz bir kölesi değil, cumhuriyetimizin onurlu bir vatandaşıydım. Bakma şimdi yaşlı göründüğümde, bakma kafamın dört bir yanında mor damarlar bulunduğuna, bakma gözlerimin ferinin söndüğüne, o zamanları oldukça iyi hatırlıyorum. O zamanlarda da insanlar şimdiki gibi çok çalışırdı lakin herkes bunu, gerçekten istediği için yapardı. Kimsenin başında kraliyet otoritesi yoktu, herkesin kalbinde cumhuriyet sevgisi vardı.
Tabii o dönemlerden cumhuriyet zamanı diye bahsettiğime bakma, birçok şey yine bu zamanlardaki gibi kötüydü. Hatta dönemin okumuş insanları bu konuda ikiye ayrılmıştı, kimileri şöyle söylüyordu: Cumhuriyetimizde demokrasi olduğu iddia ediliyor fakat mediyokrasi var! Kimileri de onlara karşı çıkar, şöyle söylerdi: Cumhuriyetimizde demokrasi olmadığı gibi, mediyokrasi de yok! Cumhuriyetimizde, ineptokrasi var! Sen bilir misin dünyanın en şanslı adamı, bunlar ne demektir?”
“Bilmem.”
“O zaman kes sesini ve beni dinle dünyanın en şanslı insanı. Niçin dünyanın en şanslı insanı olduğun her bir soruda daha da açıklığa kavuşuyor.
Orduya girdiğim ilk zamanlarda cumhuriyetimiz hiçbir ülkeyle savaşmıyordu. Ancak-fakat bu durum çok uzun sürmedi, askerliğimin altıncı ayındayken dönemin cumhuriyet başkomutanı Ekselansları Lugano, meclisteki tüm partileri savaş konusunda hemfikir hale getirdi. Şu anda bizim en güneydeki vilayetimiz olan Enth-bole’nin bulunduğu yerde pek de gelişmemiş bir prenslik bulunuyordu. Onlara savaş açtık. Kağıt üzerinde oldukça kolaydı, savaş açtığımız prenslik bizden çok daha güçsüz ve müttefik anlamında kimsesizdi lakin bizim de başımızda oldukça büyük bir sorun vardı. Topraklarımızın çok büyük bir kısmında fide baygınlığı yaşanıyordu, yöneticilerin görmezden geldiği kıtlık olasılığı başımıza çok büyük bir felaket açacaktı.”
“Kimse söylemedi mi onlara?”
“Neyi?”
“Hastalığı…”
“Söylemeye gerek yoktu dünyanın en şanslı adamı, zaten bunu herkes biliyordu.”
“O zaman niye savaşa girdiniz?”

“Kes sesini ve beni dinle dünyanın en şanslı insanı! O savaşa girdik çünkü yöneticilerimiz her şeyin kontrol altında olduğunu, ekonominin iyiye gittiğini, tarımın ve madencinin şahlandığını, ülkemizin en güçlü ülke olduğunu, bu savaşı kolaylıkla kazanacağımızı, hatta birkaç haftaya kalmadan tüm prensliği sınırlarımıza katacağını defalarca tekrarlayıp durdular. Biz de inandık. Savaşa gittikten sonra anlamış bulundum ki, aslında yalan söylüyorlarmış. Şunu unutma ki dünyanın en şanslı insanı, saray fahişeleri aç kalmadığı sürece hiçbir kral kıtlığı bir sorun olarak görmez. Ve şunu bil ki dünyanın en şanslı insanı, cumhuriyetle yönetiliyor olsan bile başında bir kral, seçimle gelse bile o kralın her yönden cariyeleri vardır. O zamanlar bunu kimse bilmiyordu. Bunun ne kadar kötü olduğunu anlatabilmek imkansız! Sömürüldüğünü görmekten aciz olmak, sömürülmenin kendisinden daha kötüdür. Sömürülüyorduk, bunu görmüyorduk ve yöneticilere güvenip, savaş naraları atıyorduk.”
“Yöneticilere güven olmayacağını herkes bilir. Yöneticilere güven olmayacağını herkes bilir. Yöneticilere güven olmayacağını herkes bilir.”
“Kes sesini ve beni dinle dünyanın en şanslı insanı. Bize bu mavalları okuyan tek grup, başımızdaki yöneticiler değildi. ‘Mousser Graggarb’ı bilir misin?”
“Bilmem.”
“Kes sesini ve beni dinle dünyanın en şanslı insanı. İşte bu yüzden dünyanın en şanslı insanısın, dünyanın en şanslı insanı! Mousser Graggarb, o zamanki din adamlarımızın başlattığı bir şehitlik kampanyasıydı. Bizler Tanrı’ya sığınacaktık, ülkemiz ve dinimiz için savaşacaktık, ölünce de Tanrı’nın kalbimize ulaştığı gibi, kalbimiz de Tanrı’ya ulaşacaktı. Söylediklerine göre şehitlik, bir ölümün en büyük mertebesiydi ve tüm şehitler, cennetin doksan dokuzuncu katında, doksan dokuzuncu bölümün, doksan dokuzuncu odasında sonsuza kadar yaşayacaktı. Bunun yanı sıra cumhuriyetimiz, şehit olan her erkeğin ailesine işlemesi için bir miktar toprak verecek ve vergiden kısmen muaf tutacaktı. Tabii bunlar hiçbir zaman gerçekleşmemiş olsa bile hepimiz şehit olmak için cepheye koşturduk. Şehitlik, bizim gibi insanlar için en büyük hediye, geride bırakacağımız ailemiz için en büyük iyilikti. O zamanlar böyle düşünürdüm.”
“Yöneticilerin kuklası olmuş din adamlarına güven olmayacağını herkes bilir. Yöneticilerin kuklası olmuş din adamlarına güven olmayacağını herkes bilir.”
“Kes sesini ve beni dinle dünyanın en şanslı insanı! Eğer senin gönlünü hoş eden kelimeleri söylüyorsa, o insana karşı çıkılamayacağını da herkes bilir! Hepimiz… kandırıldık.”
“Nasıl oldu da kandırıldınız?”
“Kes sesini ve beni dinle dünyanın en şanslı insanı! Vatansever görünmenin, alçakların son sığınağı olduğunu o zamanlar bilmiyordum. Kanımla, canımla, beynimle bağlı olduğum ülkem için her şeyi yapmaya hazırdım ve onun iyiliği için konuştuğunu sandığım herkesin emrine amadeydim. Ve sadece ben değil, herkes bu durumdaydı. Halk vatanını sevdiği için, yöneticilerin sözleri karşısında onların da vatanını sevdiğini düşünerek hareket ediyordu.”
“Yöneticiler vatanını sevmiyor muydu?”
“Kes sesini ve beni dinle dünyanın en şanslı insanı! Bu topraklarda akan son gerçek gözyaşı, ben bile doğmadan önce döküldü. İşte o gün bugündür tüm gözyaşları sahte olduğu gibi, tüm sevgiler de yalandır. Yöneticilerin sevgisi de yalandı!”
“Peki ya sizin? Cepheye koşturan onca insanın da sevgisi yalan mıydı?”
“Kes sesini ve beni dinle dünyanın en şanslı insanı! Elbette sevgimiz yalan değildi, çünkü sevgimiz yoktu! Bunu çok sonraları fark ettim. Cepheye gitmemize neden olan vatan sevgimiz değildi. Şehitlik mertebesinin karşı konulmaz cazibesi ve zihnimizde sistematik şekilde yarattıkları düşman nefreti bizi oralara götürdü.”

“Anlat o zaman bana, cephede nasıl günler geçirdin?”
“Kes sesini ve beni dinle dünyanın en şanslı insanı! Cephe kötüdür. Çok kötüdür. Hele bir de savaş uzarsa, insanın ruhu bile fiziksel işkencelere maruz kalır.
Cephede insanın duyduğu, çoğu zaman kazma, kürek ve tüfek sesleridir, askerler nadiren gülüşür, nadiren şakalaşır. Cephede insanın soluduğu, çoğu zaman kan, çamur ve ceset çürüntüleridir. Eğer şanslıysan, ölü bir beden yerine kimi zamanlarda insan pisliği ya da idrar kokusuyla oyalanırsın. Ondan sonra, cephe boyunca her tarafta sinekler ve çeşitli haşareler dolanıp durur. Hatta kimi zaman uyurken aniden gözlerini açar ve zifiri karanlığın ortasında, görmeyi bir türlü başaramadığın bir fareyi yakalamaya çalışırsın.”
“Fareler iğrenç değildir. Sinekler, hamamböcekleri ya da örümcekler de öyle. Ama insan cesetleri iğrenç olmalı.”
“Kes sesini ve beni dinle dünyanın en şanslı insanı! Bizi cepheye götürürlerken, tüm kumandanlarımız sanki ayarlanmış gibi aynı şeyi söylerlerdi: ‘Düşman cesedi, güzel kokar!’
Gittiğimde gördüm ki, söyledikleri yalanmış. Kılıçla, kamayla, tüfekle ya da ateşle öldürülmüş birisinin cesedi ister dost, ister düşman olsun, kesinlikle iğrenç kokar. Cephede bir süre geçirdiğin zaman bu koku sinüzitlerine öylesine yerleşir ki, yediğin yemekte, kokladığın çiçekte, içine çektiğin en taze nefeste bile bu insanlık ayıbının, iğrençliğin, kanın, kinin, yasın, gözyaşının, acının ve nedensiz bir öfkenin kokusunu solursun. Bu koku, mide kaldırmayı bir kenara bırak, insan bilincini ölüme ikna eder. Böylesi bir savaşta ölüm, bir çeşit istirahattir. Şah damarın kesildikten ya da en değerli yerlerine kurşunlar yedikten sonra neye dönüşeceğini her gün görüyor olursun ama yine de ölmek istersin. Başını usulca siperlerden yukarı çıkartır, bir önceki günün armageddonunda yaşanmış her türlü iğrençliğe bakarak günün birinde orada yatacak olmanın hayalini kurarsın. Hiçbir kahraman asker, kahramanken nefes almaz. Asker, ölünce kahramandır. Yattığı yerden kaldıranı olmazsa da, son nefesini verdiği toprakta yeni birer yaşama döner usulca.”

“Peki ya hiç birisini öldürdün mü?”
“Kes sesini ve beni dinle dünyanın en şanslı insanı! Elbette öldürdüm. Savaşta askersen, bir aşk mektubu yazmak bir düşman öldürmekten çok daha gariptir. Öldürdüm elbette! Savaş borazanları çaldığında ve askerler siperden ‘Rotonde, Rotonde, Facistas!’ diye haykırarak çıkıp savaş meydanına koşturduğunda, sen de eline tüfeğini alır ve birisini öldürmek için ileriye atılırsın. Ve beş metre önündeki asker vücuduna giren merminin hissiyle kendini yere bıraktığında, hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını hissedersin. Geri dönmek de o andan itibaren büyük bir sorundur.”
“Neden?”
“Kes sesini ve beni dinle dünyanın en şanslı insanı! Desimasyon nedir bilir misin?”
“Bilmem.”
“Kes sesini ve beni dinle dünyanın en şanslı insanı! Desimasyon nedir bilmiyorsun, işte bu yüzden dünyanın en şanslı insanısın.
Cumhuriyetimiz, savaşı kaybetmemiz sonucunda yaşanacakları öyle keskin ifadelerle bize anlatıyordu ki, kaçmak kimsenin aklına dahi gelmiyordu. Savaşta bir kör kurşunla ölmek, desimasyonda sopayla can vermekten ya da savaşı kaybetmiş bir ülkenin vatandaşı olmaktan çok daha güzel bir durumdu. Bağırarak ilerlememizin sebebi buydu. ‘Rotonde, Rotonde, Facistas!’ Hepimiz şehit olmak istiyorduk. ‘Rotonde, Rotonde, Facistas!’
Açıkça söylemek gerekirse, siperlerden büyük bir şevkle atılmamızın bir sebebi de, savaşın mutlak güçlüsü olmamızdı. Ordu olarak kendimize oldukça güveniyorduk, düşman prensliğin askerleri de bizim her hücumumuzda biraz daha geri çekilmek zorunda kalıyordu. Teçhizat olarak onlardan üstündük, bizim ciritlerimiz, ateşli oklarımız, balistalarımız, onagerlerimiz, katapultlarımız ve çoğu zaman sorun çıkarsa da yine de işe yarayan tüfeklerimiz karşısında, onların elindeki üstü hayvan derisinden yapılmış kalkanlar hiç mi hiç iş görmüyordu. Doğrusunu söylemek gerekirse buna rağmen oldukça yüreklilerdi. Ellerinde baltalarla, kılıçlarla, mızraklarla, kargılarla, gürzlerle, kamalarla üstlerimize atılıyorlar, birebir muharebede kimi zaman tırnaklarını, kimi zaman dişlerini bile kullanıyorlardı.”
“Onlarda hiç tüfek yok muydu?”
“Kes sesini ve beni dinle dünyanın en şanslı insanı! Vardı tabii… vardı. Bizde ne kadar tüfek varsa, onlarda da o kadar tüfek vardı. Ancak bizim ağır saha silahlarımız karşısında yapacakları neredeyse hiçbir şey yoktu.”
“O zaman ne diye bu savaş sancılı geçti?”
“Kes sesini ve beni dinle dünyanın en şanslı insanı! Bu durumun üç sebebi vardı. Birincisi, açlıktı. Savaş başladıktan bir süre sonra tüm ülkede kıtlık baş göstermeye başlamıştı. Tarlalarımızdaki zirai hastalıklar ürünleri mahvediyor, yana yakıla yapılan hasatlar bırak orduyu doyurmayı, halka bile yetmiyordu.
İkincisi, ulaşımdı. Savaş ilerledikçe düşman daha da güneye çekiliyor, biz de güneye indikçe vatanımızdan uzaklaşıyorduk. İyiden iyiye dağlık alanlara ulaştığımızda ulaşım sistemimiz neredeyse çökmüştü. Memleketin zaten bir kıtlıkla boğuştuğu yetmezmiş gibi ikmal yollarımızın uzaması, koca ordunun erzağını sadece yağma ile elde etmesi demekti. Bunun yanı sıra askeri teçhizatların ikmali de aksamaya başlamıştı. Ölen veya savaşamayacak şekilde yaralanan askerlerin yerine yenilerin gelmesi kimi zaman haftalar sürüyordu. Tüm bunlar yetmezmiş gibi, hiç ilacımız da yoktu. Şunu bil ki dünyanın en şanslı insanı, savaş demek, hastalık demektir, bizi düşmandan çok hastalık öldürdü.
Üçüncüsü, paralı askerlerdi. Tüm bunlardan önce ‘Rap rap rap, harp isteriz harp!’ diye haykırarak savaş tamtamları çalan aristokratların oğulları ve torunları cephede yoktu. Cepheye gitmek için yola çıktığımızda, sokaklardaki tümen tümen askere evlerinin balkonlarından güller atan savaş çığırtkanı fahişeler de yanımızda değildi. Savaşın ortasında sadece vatanın öz evlatları vardı ve hepsi teker teker ölüyor, yaralanıyor, sakat kalıyor ya da hastalıkla boğuşuyordu. İlk başta yerleri bir şekilde doldurulsa bile bu şekilde devam ederse memlekette çalışacak erkek kalmayacağının farkına vardıklarında orduyu paralı askerlerle doldurmaya başladılar. Keşke bu paralı askerleri sana gerçek manasıyla anlatabilseydim dünyanın en şanslı insanı! Bir felaketti!
Paralı asker adı altında orduya katılan bu insanların ne ahlaki ne de eğitimsel bir yeterlilikleri vardı. Eline saban bile verilmeyecek adamları orduya sokup, avuçlarına mermiler doluşturdular, sırtlarına tüfekler astılar, omuzlarına rütbe takıp, kutsal bir amaç uğruna savaşmalarını istediler. Savaşın ilerleyen döneminde bizimkisi bir ordu değil, bir çirkinlikler güruhuna dönmüştü. İşte savaş, açık ara güçlü olmamıza rağmen bu yüzden sancılı geçti!
Çirkinlikler güruhuna dönen ordumuz, o güne kadar görmediğim iğrençlikler yapmaya başladı. Söylesene bana dünyanın en şanslı insanı, katliam nedir bilir misin?”
“Bilmem.”

“Kes sesini ve beni dinle dünyanın en şanslı insanı! Katliam nedir onu bile bilmiyorsun, işte bu yüzden dünyanın en şanslı insanısın.
Ordu paralı askerlerle dolup taştıktan sonra savaşın şekli öylesine değişti ki, asker ile sivil arasında hiçbir fark kalmadı. Önümüze çıkan her köyü yakıp yıkmaya, insanların mallarını yağmalamaya ve onları topluca infaz etmeye başladık. Ve şunu bil ki dünyanın en şanslı insanı, dünya üzerinde hiçbir katliam tecavüz olmadan gerçekleşmemiştir. Cumhuriyetin ordusu artık şeytanın ordusuydu.”
“Peki ya sen? Sen de birisine tecavüz ettin mi?”
“Kes sesini ve beni dinle dünyanın en şanslı insanı! Savaş ortamında erdemine bağlı kalmak kimi zaman başına dert olur. Eğer bir tecavüz ayinine katılmamış olsaydım, diğer askerler ismimi afişe edebilirdi. Bu da başıma dert açabilirdi.
Ne yazık ki tarih; o katilleri, o tecavüzcüleri, insanlıktan nasibini alamamış onlarca kişiyi ve beni de yazacak! İşin kötüsüyse, eminim ki geçmişte kalan bu günah güruhunun yaptığı iğrenç işlere hayran kalacak torunlarımız da doğacak!”
“Dediklerini aklım almıyor! Nasıl yapabildiniz onca şeyi? Ve nasıl bir Tanrı buna sebep oldu?”
“Kes sesini ve beni dinle dünyanın en şanslı insanı! Eğer Tanrı gerçekten Tanrı ise, bizim gibi açgözlü ve pis eşkıyaları koruduğu için değil, vatanı için kan döken mazlumları savunduğu için Tanrı’dır.
Çirkinlikler güruhuna dönmüş ordumuz her şeye rağmen ilerlemeye devam ediyordu. Ancak-fakat ben, artık eskisi gibi değildim. Öldürdüğümüz düşman cesetlerinin yüzüne baktığımda artık bir farklılık görüyordum. Bu insanlar… bizden farklıydı. Yani benden ve benim gibilerden. Özgürlüğü için, vatanı için savaşan düşman cesetlerinin yüzündeki kurumuş kan lekelerine baktığımda, prenslikte yaşayan halkın korkusu yüreğime dolmaya başlamıştı. Bunları hissettiğim gün, içinde bulunduğum ordu artık benim düşmanımdı ve ben, düşmanımla omuz omuza savaşamazdım.”
“Peki ya sonra? Bu gerçekleri gördükten sonra nasıl katlanabildin o savaşa?”
“Kes sesini ve beni dinle dünyanın en şanslı insanı! Bu gerçekleri fark ettikten sonra hayat ile bağım tamemen koptu, resmen canlı bir cesede dönüverdim, geceleri uyuyamaz hale geldim, firar etmeyi bile düşündüm! Daha sonra ne mi oldu? Savaşın başından beri savaştığım haberini aldığında bizzat birlik kumandanımız tarafından çağırıldım. Elimi sıktı, hala yaşamayı sürdürdüğüm için beni tebrik etti ve savaşın benim adına son bulduğunu söyledi. Artık cephede basit bir er değildim, tecrübemden ötürü ödüllendirilmiş ve kendimi bir anda fetih müfettişi olarak bulmuştum. Bundan böyle elimde tüfek tutmayacaktım, belimde bir beylik tabancası taşıyacak, dört muhafızımla beraber fethedilen bölgeleri gezerek durum raporu yazacaktım.
Oldukça net bir şekilde hatırlıyorum, düşmanın en büyük ikinci şehrini fethettiğimizde, o fethin durum raporunu bizzat ben yazmıştım. Dört muhafızımla beraber bir at arabasıyla şehre girmiştik. Her yerden gri dumanlar çıkıyor ve her sokaktan onlarca insan sesi geliyordu. Arabacıya emir verdim, meydana gittik. Gördüğüm manzara, tam manasıyla felaketti. Aslına bakılırsa bizim açımızdan hiçbir sıkıntı yoktu. Ama onlar… onların durumu çok kötüydü. Şehrin yaşlıları öldürülmüş, cesetleri yakılmak üzere bir köşeye istiflenmişti. Genç kızlara tecavüz edilmiş, evler ve dükkanlar yağmalanmış, esir alınan askerler kazığa oturtulmuştu. Paralı asker oldukları kırk metreden belli askerlerimiz(!) şehrin genç erkeklerine dayak atıyor, işkence ediyor, başlarını taşla eziyorlardı. Arabadan inip, şehre hücum eden kumandanın çadırına gittim. Artık basit bir er değildim, rahatsızlık duyduğum bu manzaraya karşı sesimi çıkartmam gerekiyordu.
Çadırdan içeri girdiğimde kumandan tek başına masasında oturuyordu. Selamımı verdim ve rütbemin ağırlığına güvenerek, dışarıda olan bitenleri anlattım. Oldukça vurdumduymaz bir şekilde beni dinledi, hiçbir karşılık vermedi. İçime derin bir nefes çekip, ona şöyle söylediğimi hatırlıyorum: “Bu bir savaş suçu!”
Onun bana cevabı ise hala zihnimin tam ortasına çakılı haldedir: “Hayır. Bu, savaşın ta kendisi.”

Beni iyi dinle dünyanın en şanslı insanı, bugün bakıldığında, kendine marş yazdırmış o destansı zaferler, işte bu tablonun yaşandığı günlerde gerçekleşti.”
Dünyanın en şanslı insanı hiçbir şey söylemedi.
“Tanrı’yı ölüye doyurmak zordur. Bunu iyi bil, dünyanın en şanslı insanı. Bunu iyi bil. Ama asla tam manasıyla bilemeyeceksin. İşte bu yüzden dünyanın en şanslı insanısın, dünyanın en şanslı insanı! Şimdi gidip saçını, istediğin gibi yeşile boyayabilirsin.”
“Sana sadece tek bir şey sormak istiyorum. İnsanlar, nasıl bir felakete sebep olduklarını nasıl oldu da göremediler?”
“Hayır, gördüler. Hep gördüler.”
“Mideleri kalkmadı mı?”
“Kalktı. Her baktıklarında, mideleri kalktı.”
“Kimse çığlık atmadı mı?”
“Attı.”
“Peki ya söylesene bana, ilk çığlık kimden geldi?”
“Benim gördüklerimi gören kimse halinden memnun değildi ama hiçbirimiz çığlık atmadık. İlk ve son çığlık, Tanrı’dan geldi.”
“Tanrı’dan mı? Tanrı çığlık atar mı?”
“Atar tabii… atar! Bir felakete neden olan herkes, eserini gördüğü anda sağlam bir çığlık atar. Bunu bilmiyor muydun dünyanın en şanslı insanı? Evet, bilmiyorsun. Çünkü sen, dünyanın en şanslı insanısın. Hiçbir şeyden haberin yok. Etrafında olan biteni göremediğin, geçmişini bilmediğin, insanların çektiği acıları duyamadığın ve aptalca sözlerle vicdanını rahata erdirebildiğin sürece de, dünyanın en şanslı insanı olarak kalacaksın.”
Dünyanın en şanslı insanı hiçbir şey söylemedi, oldukça garip bir ifadeyle yaşlı adamın gözlerine bakıyordu.
“Şimdi tekrar söyle bakalım dünyanın en şanslı insanı, kendine niye ‘dünyanın en şanslı insanı’ demektesin?”
Dünyanın en şanslı insanı kendini zorlayarak yutkundu. “Çünkü ben dünyanın en şanslı insanıyım.”
“O zaman söyle bana dünyanın en şanslı insanı, insanlar niye sana ‘dünyanın en şanslı insanı’ diyor?”
Dünyanın en şanslı insanı, bir fısıltı halinde konuştu: “Çünkü ben dünyanın en şanslı insanıyım.”
“Peki ya bana bir cevap ver dünyanın en şanslı insanı, nasıl oluyor da kocaman gezegenimizin en şanslı insanı olabiliyorsun? Bu talihi sana kim bahşetti?”
Dünyanın en şanslı insanının gözlerinden usulca yaşlar akmaya başladı, dudakları titriyordu. Yine de kendini zorlayarak cevap verdi: “Meğersem Tanrı zihnime asla fark etmeyeceğim bir cehalet vermiş. Sahip olduğum cehalet, beni dünyanın en şanslı insanı yapmakta!”
“İşte! İşte bu! En sonunda niçin dünyanın en şanslı insanı olduğunu kavrayabildin!”
“Ben ki, şu acınası halime bakmadan saçma sapan fikirlerimi birer nasihat kisvesi altında insanlara anlattım! Ben ki, insanların acılarına kulak asmadım! Ben ki, etrafımda yaşanan hiçbir şeye dönüp bakmadım! Ben ki, kimsenin acısına ortak olmadım! Bu aptallık, benim şansımdır. Dünyanın en şanslı insanıyım ben! Saçlarım yeşile boyanmayı hak ediyor.”
Dünyanın en şanslı insanı ayağa kalktı, başka hiçbir şey demeden kendisini yaşlı adamın evinden dışarı attı. Kapıdan çıktıktan sonra akşam karanlığının usul usul yeryüzüne çökmeye başladığı fark etti. Kafasını çevirip köprüye doğru baktı, orada kimse yoktu. Hızlı adımlarla köprüye doğru yürüdü, gökyüzündeki yıldızlara bakıyor ve içinde yeşeren garip hissi anlamaya çalışıyordu.
Köprüden karşı tarafa geçti, işte şimdi ormanına kavuşabilirdi. Gökyüzüne bir kez daha baktı, bulutların arasından belli belirsiz gözüken ayın cılız ışığı sanki canını yakmıştı. Aniden koşmaya başladı ve yolun kenarından zıplayıp, iki ağacın arasından girdi ve ormanın derinliklerine doğru ilerledi. İşte şimdi ayın ışığından da kurtulmuş, ormanın karanlığı içerisinde istediği gibi kaybolmuştu. Tabii tam olarak kaybolduğunu söylemek de doğru olmaz, zira dünyanın en şanslı insanı buradaki tüm ağaçları tanır, tüm ormanı elinin içi gibi bilirdi.

Yeteri kadar ilerlediğini düşündükten sonra bir ağacın dibine oturdu, esmekte olan soğuk rüzgar etraftaki dalları sallandırıyordu. Ağacın gövdesine sırtını verdi, uzaklarda uluyan kurtları ve ağaç dallarında şakıyan kuşları dinleyerek derin düşüncelere daldı. Şöyle söylüyordu kendine: “Bir hainim ben… bir hainim ben… bir hainim ben. Etrafımdaki herkes bir şeylerin ve bir şeylerin sıkıntısını yaşarken, bir başkası için çalışıp hayatlarını çürütürlerken, hakikatı görmüş birisi gibi dünyadan keyif almak beni en büyük hain yapar! Bir hainim ben, bir hainim ben… dünyanın en şanslı hainiyim ben! Saçlarım yeşili, damağım zehri, gönlüm ise şerri hak ediyor!”
Dünyanın en şanslı insanı yavaşça oturduğu yerden kalktı, bedenindeki kemiklerden çıtırtı sesleri çıktı. Yüzünde seyrek taneler halinde uzamış çene sakallarını sıvazlayarak yürümeye ve sayıklamaya başladı: “Yine de en kötüsü değilim ben! Parasız kalmadığı sürece fakirlikten rahatsızlık duymayanlardan değilim. Aç kalmadığı sürece kıtlıktan rahatsızlık duymayanlardan değilim. Adaletsizliğe uğramadığı sürece eşitsizlikten rahatsızlık duymayanlardan değilim. Hor görülmediğim sürece alaycı insanların kötülüğünden, ibre kendine dönmedikçe faşizmden rahatsızlık duymayanlardan değilim. Düşman ilan edilmediği sürece otoriteden, namlusu üzerine çevrilmediği sürece silahlardan rahatsızlık duymayanlardan değilim. Bedel ödemediği, sıra kendine gelmediği, ipin ucunda olmadığı, zamanı varmadığı sürece aklı başına gelmeyenlerden değilim.”
Bir an için duraksadı, etrafındaki karanlığı süzdü ve sonra şöyle söyledi: “Ya da öyle miyim?”
İçine derin bir nefes çekti ve ardından tekrar sayıklamaya başladı: “Dünyanın en şanslı insanıyım ben. Dünyanın en şanslı insanıyım ben. Kesinlikle böyle düşünüyorum. Kesinlikle böyle düşünüyorum. Söyle bana Tanrım, doğru mudur yolum?”
Sustu, etrafını dinlemeye başladı, birkaç kuş ve böcek sesinden başka hiçbir ses duyumsayamıyordu: “Evet… sürekli yalnız kalacağım Tanrı ile. Sanırım beni bir tek o anlıyor.”
Tam bu sırada dünyanın en şanslı adamının sağ kolunda bir acı zuhur etti, hızlıca sol eliyle koluna bir tokat indirdi, avucunun içine orta boyutta bir örümceğin cansız bedeni kaldı. Elini yavaşça yukarı kaldırdı, avucunun içindeki örümceğe baktı, bir süre inceledi ve sonra da ağzına atıp yavaşça çiğnedi.
“Fareler, böcekler ya da örümcekler iğrenç değildir. Ama cansız bedenler iğrenç olmalı. Bunu bilmemek beni dünyanın en şanslı insanı yapıyor. Bunu bilmemek, saçıma yeşiller bulaştırıyor.”

Dünyanın en şanslı insanı Aşağı Siranayka köyünün yaklaşık beş kilometre güneyindeki gölün kıyısında uzanmış, bir çeşit titreme krizi geçirmekteydi. Tüm vücudu müthiş bir ağrının sarsıntısıyla sudan çıkmış bir balık edasıyla çırpınıyor, şakaklarından ve kasıklarından damla damla ter akıtıyordu. Yaklaşık beş dakika daha bu titreme kriziyle sarsıldıktan sonra acısı hafifler gibi oldu, kendine mi geliyordu yoksa ölmek üzere miydi bunu kestirmek oldukça güçtü.
Dünyanın en şanslı insanının bedensel krizi hafiflemiş olsa da bu sefer de beyninde bir sancı baş göstermişti. Şöyle düşünmeye başladı: “İşte her şey şimdi anlamsızlaşmaya başlıyor.”
Yavaşça başını kaldırdı, sağ elini karnının üstüne koyarak yattığı yerde doğruldu ve göle baktı, ayın suya yansıdığı ışık gözünü almıştı. Dünyanın en şanslı insanı kafasını çevirdi, hiçbir şey eski görüntüsüne benzemiyordu, hiçbir şey o alıştığı ‘şey’ değildi artık.
“Mucizelerin dolaşımı işte beni yerle yeksan etmekte! Mucizelerin dolaşımı işte beni yerle yeksan etmekte!”
Derin bir nefes çekti içine.
“Tek bir ana gövdenin, binlerce çeşit parçasıyız! Palas pandıras içime girdi hakikat, hayatımda ikinci kez. Buna tanıklık etmek zorunda mıyım?”
İçine çektiği nefesi geri verdi.
“Falanlar… filanlar… ve bir sürü saçmalık… safsatalar.”
Dünyanın en şanslı insanının beyninde şimşekler çakmaya başladı. Bugün alay komutanından yediği tokat oldukça ağrına gitmişti lakin onu asıl sarsan, yaşlı adamın geçmişini anlatmasıydı. Meğerse bilmediği, görmediği ne kadar da çok acı vardı! Hatta ve hatta dinlediklerinin geçmişte kalmış birer masaldan ibaret olmadığının da farkındaydı. Dünya bir bütün halinde cehennemdi ve dünyanın en şanslı insanı bu durumu daha önce görememiş ve yeryüzü sanki bir cennetmiş gibi sokaklarda hoplayıp zıplamıştı. Böylesi bir gerçekle böylesi bir günde tanışmak dünyanın en şanslı insanı için deyim yerindeyse yıkım yaratmıştı.
Derin bir nefes çekti içine.
“Oysaki her şey koca bir saçmalıktan ibaret. Bunu kendime kanıtlayabilmiştim yıllar önce!”
İçine çektiği nefesi geri verdi.
“Hayattan geriye tek bir şey kalacaksa o da gülünçlüktür ama insanların hiçbirisi, aslında neye güldüğünü gerçekten bilmez.”
Dünyanın en şanslı insanının bedenindeki kriz iyiden iyiye geçmişti ancak-fakat beyninde büyük bir devinim başladığını hissediyordu. Neydi bu devinim? Aklının içinde sanki yıllar sonra tekrar dönmeye ve birbirine acı acı sürtünmeye başlamış bu çarklar neyin nesiydi? Onu bugünlere getiren hakikati mi kaybetmişti yoksa gerçek hakikatı şimdi mi anlamak üzereydi? Kafasının içinde bir sürü soru işareti vardı, kendisine soru sormayı seneler evvel bırakmış bir insan için bu durum oldukça ürkütücüydü.
Gölün durgun suyuna düşen mehtap dünyanın en şanslı insanının gözlerini iyice almaya başlamıştı, her zamankiden çok daha büyük bir parıldama görmekteydi. Yavaşça ayağa kalktı, kusmak istiyordu lakin kusamıyordu. Birkaç küçük adım attı, iyice göle yaklaştı.
“Tanrım… sana rastlayabildiğim o son anda kendimi haklı bulmuştum. Bu savaşı vermiştim çünkü dünya üzerinde buna gücü yeten bir tek ben vardım. Şimdi söylesene bana, niye öfke beslenecek bir adama döndüm?”
Dünyanın en şanslı insanının bu sözleri üzerine göldeki parıldama aniden kayboldu, ay ışığı her zamanki görünümüne kavuştu. Dünyanın en şanslı insanı dizleri üstüne çöktü, gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı ki şu soruyu haykırdı: “Peki ya kimin zaferi bu? En sonunda tekrar yenilen olduğum bu savaşı kime karşı kaybettim?”
Kuzeydeki dağların olduğu yerden yavaşça rüzgar esmeye başladı, çarşaf gibi duran gölün suyu yavaşça dalgalanmaya başladı, dalgaların cılız sesini duyumsayan dünyanın en şanslı insanı tekrar haykırdı: “Bana öyle bir sır ver ki Tanrım, seni duyduğumda yaşamanın verdiği o müthiş ağırlık kalksın omuzlarımdan! Yoksa hoplayarak gezemeyeceğim dünyayı! Yoksa… bir daha hiçbir cümle çıkamayacak ağzımdan!”
Dünyanın en şanslı insanı, gözyaşlarını ciğerlerine akıtmaya başlamıştı. Belki dışarı çıksalar rahatlayacaktı lakin ruhu sanki bir selde boğuluyordu. İki elini yere koydu, emekleyerek yavaşça gölün içerisine girdi. İşte şimdi elinin bilekleri suyun içindeydi ve suyun yansımasından suratını görebiliyordu, artık yüzü de her zamanki görünümünde değildi.
“Ayna ayna söyle bana, içimde barındırdığımı bilmediğim kötü niyetim yüzünden mi böyle yansıtıyorsun ışığı yoksa gözlerimde gördüğüm iğrençlikler gerçek mi?”
Yavaşça kafasını eğdi, gölün suyundan birkaç yudum içti ve ardından tekrar kendisine baktı.
“Göl şimdi eksik ama ben hala aynıyım.”

Dünyanın en şanslı insanı yavaşça ayağa kalktı, gölden çıkıp tekrar ormanın derinliklerine doğru gitmeye başladı. Şöyle sayıklıyordu: “Eskiden herkesi bir avuç aptal zannederdim, meğerse aptal benmişim. Böyle bir dünyada mutlu olmakla, insanlığa ve insan aklına yapılabilecek en büyük hakaretleri yağdırmışım. Artık dünyanın en şanslı insanı falan değilim, dünyadaki her şanssız insan gibi ben de olan bitenin farkına gerçekten varmış bulunmaktayım. Ne aptalmışım ama!”
Aniden olduğu yerde durdu, gözlerini kapadı. Böylesi iğrenç bir dünyada delirmek onun hakkı olmalıydı! Gözlerini bir hışımla açıp arkasını döndü ve göle doğru koşmaya başladı, bir yandan da bağırıyordu: “Karanlıkta varlıkların, aydınlıkta renklerin farkına varırız! Bu yüzden iki kere delirmeli insan: İlkinde bildikleri için, ikincisinde anladıkları uğruna!”
Tahtı yıkılmış krallar gibi elinde kalmıştı tacı. Ciğerindeki nefes, gözündeki yaş ve aklındaki fikir içinden bir türlü çıkamıyordu, onları bir zehir gibi akıtmak istiyordu fakat bir çıkış yolu bulamıyordu. Bu sırada gölün sığ kısımlarına ulaşmıştı, ayakları ıslandı ama ilerlemeye devam etti, su önce bileklerine, sonra dizine, sonra kasıklarına, sonra da beline kadar yükseldi, o ise durmuyordu: “Ey Enheduanna! Bir ejderha gibi salmaya devam ediyorlar ülkenin her yerine, ağızlarından saçılan zehri! Bu iğrenç vebaya yakalananlar da, dünyanın en şanslı insanına, mutlu olduğu için hesap soruyorlar! Ve Tanrı! Tanrı, benim ilk yargıcım!”
Dünyanın en şanslı insanının ayakları şimdi yere değmiyordu, hızlıca kulaç atmaya başladı, ne yaptığının farkında değildi, dışarıdan bakıldığında suyla boğuşuyor gibi gözüküyordu.
“Ağaçların kırmızı olduğuna inanmışsanız, ormanın yandığını asla göremezsiniz!”
Dünyanın en şanslı insanı yüzmeye devam etti, yüzdü, yüzdü ve yüzdü… tüm enerjisi vücudundan çekildiğinde durdu, ciğerleri göğüs kafesinden çıkacakmışçasına şişip iniyordu. Dünyanın en şanslı insanı kollarını ve bacaklarını açtı, yüzünü gökyüzüne çevirdi.
“Doğruya basitlikle yaklaşmalı… doğru karmaşık olsaydı yalan olurdu. Ve bir insana hakikat gerekiyorsa ona şöyle söylemeli: ‘Hakikat, öğrenildiği andan itibaren hakikat olmaktan çıkar.’“
Dünyanın en şanslı insanı gözlerini kapadı, bu sırada rüzgar etkisini iyice arttırmıştı, dalgalar kuvvetlenmiş, göl hareketlenmişti. Dünyanın en şanslı insanı her ne kadar kafası karışmış olsa da korkmuyordu, çünkü o, suyu seviyordu. Ve eğer insan ateşi severse cehennemin onu yakmayacağını, suyu severse denizin onu yutmayacağını çok iyi biliyordu.
“Şu anda simsiyah olsa bile bu gölün aslında mavi olduğunu biliyorum! Avucuma doldurduğumda hiçbir renk barındırmasa da, bu suyun masmavi olduğunu biliyorum! Bu maviye aşığım! Bu mavi bir temenni! Mavi bir umut, mavi bir kurtuluştur! Seviyorum bu maviyi, işte bu yüzden mavi bana asla zarar veremez!”
Sanki kuş tüyü yatakta yatarmış gibi rahat ve huzurluydu, o gece gölde boğularak ölmeden evvelki son sözlerini de tam bu sırada söyledi: “Bu mavi, beni memleketime götürecek. Çünkü dünyanın en şanslı insanı olmaktan vazgeçmiş herkes, her zaman mutlu olacağı bir yere seyahat eder.”


