Faşistlere Merhaba – 10

Birileri çıkıp şöyle söyleyebilir:

Bu yazının yazarı, farklılığa düşman!

Düşman olduğum konusunda haklı olacaklardır fakat farklılığa düşman olduğum konusunda yanılacaklardır. Ben farklılığa değil, farklılığının faşizmini yapanlara düşmanım.

Doktorlara düşman değilim fakat yarın öbür gün bir doktor sırf tıp okudu diye benden daha üstün olduğunu söylerse, ona düşman olacağım!

İngilizlere düşman değilim fakat yarın öbür gün bir İngiliz bana ırkçılık yaparsa, ona düşman olacağım!

Hristiyanlara düşman değilim fakat yarın öbür gün bir Hristiyan beni zorla Hristiyan yapmaya çalışırsa, ona düşman olacağım!

Kıvırcık saçlılara düşman değilim fakat yarın öbür gün bir kıvırcık saçlı, sırf düz saçlı olduğum için benimle alay ederse, ona düşman olacağım!

Turuncu renge düşman değilim fakat yarın öbür gün turuncu rengi çok seven birisi, turuncu rengi sevmediğim için zevklerimi sorgularsa, ona düşman olacağım!

Ve onlara olan düşmanlığımla, o faşistleri değil, o faşizmlerini ezeceğim. Zira ben ne doktorluk mesleğine ne İngiliz kültürüne ne Hristiyan dinine ne kıvırcık saçlılara ne de turuncu sevenlere düşmanım. Ben, faşistlere düşmanım. Ben farklılığa değil, sahip olduklarının ve öznel yargılarının faşistliğini yapanlara düşmanım.

Ondan sonra, birileri daha çıkıp şöyle söyleyebilir:

Bu yazarın yazarı, bir ‘x’ propagandası yapıyor!

Bir şeylerin propagandası mı? Mesela neyin? Beni ne ile suçlayacaklarını tam olarak bilmesem bile tahmin edebiliyorum. Şöyle diyecekler,

Georg Simmel’in düşüncelerini yazmış ve o Yahudi bir ailede doğdu! Bir Yahudi’nin sözlerini önümüze ‘doğru’ diye koyuyor! Bu yazar, Yahudi bir sosyoloğun propagandasını yapıyor!

Karl Marx’ın sözünü kitabına yazmış, bu yazar Marksizmin propagandasını yapıyor!

John Steinbeck’in Sosyalizm üzerine sözünü yazmış, bu yazar bizlere, Sosyalizm’in propagandasını yapıyor!

Bu yazar evrimden bahsediyor, evrimin propagandasını yapıyor!

Bu yazar, insanların savunduğu şeylerle dalga geçiyor, hatta konuştuğumuz dillere ‘orangutan inlemesi’ yakıştırması yapıyor! Bu yazarın, kimseye saygısı yok! Bizlere Nihilizm propagandası yapıyor!

Beni bu şekilde suçlayacak insanlar elbette çıkacaktır. Açıkçası onlara söyleyecek bir şeyim yok. Karşıma dikilip de beni bu şekilde suçladıklarında, sadece, ‘Bir şeylerin propagandası mı? Hayır, hayır, hayır…’ diyebileceğim.

Ben bir tek insanı anlamaya çalışır, bir tek insanı anlatmaya çalışır, bir tek insanı yüceltir ve bir tek insanı eleştiririm. Ne Yahudiler ne Sosyalistler ne Marksistler ne evrime inananlar ne de Nihilistler; benim ne yücelttiğim ne de yerin dibine soktuğum kişilerdir. Onların inandıkları şeylerle ne acımasızca alay ederim ne de o inandıkları şeylerin propagandasını yaparım.

Herhangi bir şeyin propagandasını yapmadığıma sizi nasıl ikna ederim bilemiyorum. Belki size şöyle izah edebilirim: Yazdığım kelimelerin, sarf ettiğim cümlelerin ancak insanlara yararı olabilir, bana hiçbir yararları yok. Bu yazıyı yazdıktan sonra cebime tomar tomar paralar girmeyecek, hayatım büyük bir oranda değişmeyecek, insanlar arasında daha fazla saygı ve sevgi görmeye başlamayacağım ve bu yazıyı yazmamın, inandığım çoğu şeye hiçbir yararı olmayacak. Eğer söylediklerimi kâle alırsanız, size yararı olacak. Ben en fazla, size, içinizdeki antifaşizmin propagandasını yapmış olabilirim, başka hiçbir şeyin değil.

Ondan sonra, birileri çıkıp şöyle söyleyebilir:

Bu yazar; birçok insanın farklılığını, ‘çarpıcı ölçüde karakteristik gözükme telaşı’ olarak nitelendirip, insanlara ‘ahlaksız bilgeler’ diyerek onları küçümsüyor, kendi düşüncelerini ise, olgun bir bilge gibi sıralayıp, haklılık savaşı veriyor!

Gerçekten de sakin bir kafayla düşünüldüğünde yazı boyunca yapmış olduğum tüm ithamlar birçoklarına ağır gelecektir. Ancak-fakat bu, belki birkaç saatliğine, belki birkaç günlüğüne size yanlış gözükecektir. Evlerinizden, ailenizin yanından, samimi ortamlarınızdan elbet bir an ayrıldığınızda, ‘dışarısı’ dediğimiz o farklı sokaklarda, yabancı insanlar arasında söylediklerimin ne kadar isabetli olduğunu fark edeceksiniz. Bazı yerlerde abarttığımı düşünebilirsiniz fakat elbet bir gün söylediklerimin doğruluğunu size kanıtlayacak insanlar göreceksiniz. Sırf kalabalığın içinden sıyrılabilmek için tanıklık etmeye dayanamadığınız rezillikler sergileyen insanlara maruz kalacaksınız! Bildiği en ufak şeyi bile büyük bir erdemmiş gibi dile getiren, kıt bilgileriyle etrafa dehşet saçan insanlara maruz kalacaksınız! Düşündüğü şeylerin doğruluğunu hiç sorgulamayan, sizin düşüncelerinizi ise anlamadan, dinlemeden yargılayan insanlara maruz kalacaksınız!

Size tam bu noktada, hala hatırladıkça sinirlerimi bozan bir hikaye anlatmak istiyorum:

Anksiyete rahatsızlığım olduğu için çeşitli antidepresan ilaçlar kullanmaya başlamıştım. İş yavaş yavaş yeşil reçeteli ilaçlara dönmeye başladığında, geleceğim hakkında oldukça büyük kaygılar beslemek benim adıma kaçınılmazdı. Zira ben, günlük hayatımın rahatlığını, bedenimi ve beynimi uyuşturacak tıbbi ilaçlarla sağlamak istemiyordum. O dönemde hala anksiyete krizleri yaşamaya devam etmeme rağmen birkaç kez ilaçları bırakmayı denedim. Ancak-fakat iş daha da kötü gitti ve ilaçlarımı üç-dört gün almadığım zaman normalinden daha da büyük krizler geçirmeye başlamıştım. İlaçları bırakmayı çok istiyordum lakin ilaçlarımı almadığım zaman rahatsızlığım müthiş derecede azıyordu.

Daha önceleri sıkıntılarımı dile getirdiğim zaman beni şımarıklıkla suçlayan aile bireylerim, her geçen gün erimeme, tükenmeme bakıyor, pişmanlık dolu bir dehşete düşüyordu. Derin bir acı çekip olduğum yerde tir tir titrerken, beşer-onar dakika aralıklarla kusarken, hastane yolunda sinirden ve acıdan hüngür hüngür ağlarken beni rahatlatan tek şey, şımarık olmayışımın ortaya çıkmasıydı! Ben şımarık değildim, ben, artık beynimde dopamin ve serotonin üretemeyecek kadar aciz duruma düşmüş, hayatının her noktasından çeşitli bir sıkıntı çeken, gerçek anlamda tedaviye ihtiyaç duyan bir hastaydım! Zaten ailemin aklını büyük oranda başına getiren, yaptıkları faşizmin farkına varmalarına sebep olan, pişmanlıklarını yaratan şey de bu hastalığım olmuştu. Ben onlara içimde bir şeylerin ters gittiğini söylerken, onlar benim keyfi olarak ya da bağımlılığım doğrultusunda hareket ettiğimi düşünüyordu. Oysaki benim sözlerim, nörolojik bir rahatsızlığın habercisiydi.

O kadar acı çekmeme rağmen, asıl canımı yakan ilaçlar olmuştu. Ailemin, hayatımın iplerini almasına engel olurken akıl sağlığımı zedelemiştim ve şimdi de akıl sağlığımı, ilaçlar zedeliyordu. Geleceği için kaygı duyan şahsım adına, bu kabul edilemez bir durumdu ve hemen değiştirilmeliydi.

Babamı da kaybettikten sonra belki de hayatımın en inançlı dönemine girmiştim. Bu inanç, kendime beslediğim inançtı. Artık ne zekamdan ne yeteneğimden ne de sözlerimden bir şüphem kalmıştı! Ben doğru yoldaydım ve yürümeye devam etmeli, kendimi geliştirmeli ve bir tek kendi işime bakmalıydım. Bu inançlı dönemim sonrasında ise ilaçları da hayatımdan yavaşça çekip çıkardım. Uzun bir süredir ne ilaç kullanıyorum ne de anksiyete krizi yaşıyorum. Peki ya her şey bitti mi? Tabii bitmedi. Hatta yeni başlıyor! Faşizmin sesleri bunlar, duyuyor musunuz?

İlaçları bırakmıştım, hastalığımı kimseden yardım almadan, özgür irademle ve kendi çabamla yenmiştim. Aylar sonra ise abimden, Anksiyete hastalığının şımarıklık olduğu hakkında bir söylem duydum. Bana diyordu ki,

“Anksiyete dediğin şey, tamamen şımarıklık!”

Şimdi bana söyler misiniz, hangi faşist düşünce, yaşadığım onca şeyden sonra daha ağır olabilirdi benim için? Ağla Nöroloji ağla, senin ilgilendiğin bir konuyla ilgili neler söylenmekte bu dünyada!

Bu rahatsızlığın üzerine kitaplar yazılıyor, tezler hazırlanıyor, araştırmalar yapılıyordu ve bir gözlükçü çıkıyordu meydana, bu hastalığın tek sebebinin şımarıklık olduğunu söylüyordu. Onun görüşüne göre; aldatılmış olmanın öfkesini yaşamam, ailemle kavga etmiş olmam, alışkanlıklarım yüzünden başımın çeşitli şekillerde belaya girmiş olması, istemediğim bir şehirde yaşamak zorunda bırakılmam, istemediğim bir okulda okumak zorunda kalmam, babamın yasını tutmam, bütün arkadaşlarımı kaybetmem sonucunda bir ‘şımarıklık’ yapmıştım. Bu şımarıklık ise bazı gecelerde defalarca kusmak, karın sancısıyla tir tir titremek ve çektiği acı yüzünden evinde yapayalnız ağlamaktı.

Bir olayın iç yüzünü bilmemesine rağmen, hatta bazen bilmesine rağmen insanlar kardeşine bile faşizm yapabiliyor. Çektiği hiçbir sıkıntıyı sıkıntı olarak görmüyor, onun acılarını küçümsüyor ve onu dinleme ihtiyacı bile duymadan, büyük bir yüzsüzlükle geçirdiği rahatsızlık hakkında bile ileri geri konuşabiliyor! Faşistler çıldırmış halde, bırakın karşısındakilerinin düşüncelerini, yeteneklerini; sahip oldukları hastalıkları bile beğenemiyorlar, acımasızca ve aptalca eleştiriyorlar!

Şimdi geri dönelim, bazı insanlar bana, “Bu yazar; birçok insanın farklılığını, ‘çarpıcı ölçüde karakteristik gözükme telaşı’ olarak nitelendirip, insanlara ‘ahlaksız bilgeler’ diyerek küçümsüyor, kendi düşüncelerini ise, olgun bir bilge gibi sıralayıp, haklılık savaşı veriyor!” diyecekti.

Dostlarım, az önce vermiş olduğum örneğe benzer bir sürü faşizme maruz kaldım. Belki siz de kalacaksınız ve ahlaksız bilgeler derken neyi kastettiğimi anlayacaksınız.

Öte yandan, kendi düşüncelerimi olgun bir bilge gibi sıraladığımı düşündüğümü de sanmayın. Herhangi bir haklılık savaşı vermeye çalıştığım da yok. Yapmaya çalıştığım tek şey, bana acı çektirmekten başka hiçbir işe yaramayan bu yeni vebayı dile getirmek ve en anlaşılır biçimde yazabilmek. Ama yine de bir şey itiraf edeyim mi, bir bilge olduğumu veya haklı olduğumu düşünmesem bile, sosyal faşizm denen şeyin farkına varmış olmam ve bunun hakkında derli toplu bir şeyler yazabiliyor olmam nedeniyle kendimle övünmekteyim. Belki haksızım, belki cahilim, belki yanlış şeylerden bahsediyorum fakat kendi adıma, kesinlikle övünülecek bir şey yapıyorum. Çünkü yelteniyorum! Başarılı olup olmadığımı bilmiyorum, aslında başarılı olup olmamak da çok umurumda değil, çünkü en azından yeltenmiş olmak bile, özellikle de günümüzde en büyük erdemlerden birisidir. Eğer bir sosyal faşist çıkıp da sosyal faşizmi övecek olursa, onun tarihini kendi düşünceleri ışığından yazarsa ve bunun insan için iyi bir hal-durum olduğunu kanıtlayabilirse, o da kendi içerisinde erdemli davranmış olacaktır.

Şöyle söylemem gerekir ki, siz yanlış farklılıkların ve hatta sahip olmadığınız farklılıkların peşinde koşuyorsunuz. Siz sırf gelişen ve kalabalıklaşan dünyada daha çok kişinin ilgisini ve merakını üzerinize çekebilmek için yanlış bir yola girdiniz. Benim görüşüme göre, sahip çıkmamız gereken şey, ilkel bir biçimde sahiplenilecek yanlış bir farklılık değil, içimizdeki şeytandır! Bizim öncelikle yapmamız gereken, içimizdeki şeytanı tanımak ve ona sahip çıkmaktır. Zira içimizdeki şeytanı içimizdeki şeytan yapan; onu derinlerde saklamaya çalışmamız, içimizde barındırdığımızı kendimize bile inkar etmemiz, onu görmezden gelmemizdir. Ruhumuz, içimizdeki şeytan olarak beklemekte! Onu sahiplenmek ve bu sayede onu saklamaya çalıştığımız bir şeytandan yaşamımızın kaynağı olan güce çevirmek, yapabileceğim en uygun iş olacaktır. İnsan olabilmek için içimizde bir şeytan olarak duran ruhumuzu bir şekilde hazmedebilmek ve onu iyiye yönlendirebilmek gerekir. Bunu yapabildiğimiz zaman, faşist düşüncelerimizi de yenebiliriz. Çünkü içindeki şeytanı tanıyan, ona sahip çıkan ve bu doğrultuda ilerleyen kişi durulacak, hayatında daha fazla savaşa yer vermeyecek, insanlara daha saygılı ve sevgi dolu yaklaşacaktır. Ancak-fakat onu orada çürümeye bıraktığımız zaman, içimizdeki şeytan çıldıracak, kişisel sebeplerle yaşatmaya çalıştığımız yalancı farklılıklar da bizi faşiste çevirecektir. Persona ve gölgenin bu kadar büyük bir ayrılık barındırması, bizim sonumuz olacaktır.

Şimdi, karanlık bir gecede kapatın kendinizi bir odaya ve kendinize dahi inkar etmeye çalıştığınız tüm o şeyleri bir bir hatırlayın! Sizin gerçek farklılıklarınız orada yatmakta ve şu anda sahiplenmeye çalıştığınız bu farklılıklar gibi ucuz ve aptalca değil. Cennet, kendiyle barışmışlarla doludur.