Faşistlere Merhaba – 11

Eğer benden sosyal faşizmin bilimsel bir tanımını yapmamı isterseniz, size söyleyeceğim tek şey, Ignaz Semmelweis’in ismi ve vakti zamanında yaşamış olduğu büyük faşizmdir.

1818 ile 1865 yılları arasında yaşamış olan Macar asıllı Ignaz Semmelweis, kadın hastalıkları ve doğum uzmanıdır. 1840’lı yıllarda Avusturya’daki Viyana Hastanesi’nde çalışırken, lohusa hummasına bağlı olarak anne ve çocuk ölümlerinin sayısının beklenenden çok fazla olduğunu düşünüyordu. O vakitlerde doktorlar el hijyeninden haberdar olsa da el yıkamanın ne kadar önemli olduğu günümüzdeki kadar bilinmiyordu. Ayrıca eldiven daha icat edilmemiş, antibiyotikler ise keşfedilmemişti. Semmelweis o dönemde, kadın ve çocuk ölümlerinin nedenini, insandan insana geçen ve insan gözünün göremediği çok küçük canlılar olarak düşünmeye başlamıştı.

Fransız kimyacı ve eczacı olan Antoine-Germain Labarraque, tekstil malzemelerini ağartmaya yarayan klorlu bir solüsyonun antiseptik özelliği taşıdığını bulmuş ve doktorlara, açık yaraların dezenfeksiyonunda bu solüsyonu kullanmalarını tavsiye etmişti. Ignaz Semmelweis ise bu çağrıya kulak asmış, hastanesindeki tüm doktorlardan bu solüsyonu kullanmalarını istemişti. Hastanedeki doktorlar kadavra üstünde çalışmalar yaptıktan sonra ve bakacakları hastalara tedavide bulunmadan önce ellerini, Labarraque solüsyonu ile yıkamaya başladı.

Viyana Hastanesi’nde bu tedbir alınmaya başladıktan sonra Ignaz Semmelweis’in beklediği şey gerçekleşmişti. Hastanedeki ölüm oranı büyük bir oranda düşmüştü. Bunun üzerine Semmelweis, büyük bir başarıyla bu çalışmalarını genişletmiş, enfeksiyon hastalıklarının belirtileri, bulaşma yollar ve önleyici tedbirler hakkında edindiği bilgileri yayınlamaya başlamıştı. Makalelerinde tüm cerrahların ameliyatlara başlamadan önce ellerini iyice yıkamasını ve dezenfekte etmesini tavsiye ediyordu.

Semmelweis yaptığı onca şeyden sonra takdir ve ödül beklerken, bir anda eleştirilerin, sözlü sataşmaların hedefi ve alay konusu oldu. Zira o dönemlerde cerrahlar için el yıkamak utanılacak bir şeydi. Hatta ve hatta doktorlar önlüklerini bile yıkamazdı, çünkü bir cerrahın şanı, önlüğündeki kan izleriyle ölçülürdü.

Semmelweis doktorların ve cerrahların, olabildiğince temiz bir biçimde ameliyatlara girmesini istemesi, tıp dünyası için bir ‘haddini aşma’ olarak görüldü. Ignaz Semmelweis Macar asıllı olduğu için kimi zaman ırkçılığa kayan saldırılara maruz kaldı ve bir süre sonra üniversiteden atıldı, daha sonra ise mesleğinden ihraç edildi. Söylediklerinin aslında ne kadar önemli olduğu kimse anlamamıştı.

Bölümün başında belirtmiş olduğum gibi, eğer benden sosyal faşizmin bilimsel tanımını yapmamı isterseniz, size Ignor Semmelweis’in ismini veririm. ‘Semmelweis refleksi’ adı verilen bu psikolojik tanım şudur: Bilimsel gözlem ve bilimsel çalışmalara dayanılarak iddia edilen bilgilerin, etrafındaki insanlar tarafından araştırılmadan, detaylıca incelenmeden, tamamen ön yargılarla reddedilmesi ve çok büyük tepkiler verilip, iddiacıyı şiddetle sindirmektir.

Oldukça tanıdık geldi değil mi?

Sosyal faşistlerin yaptığı da kesinlikle başka bir şey değil! İster bilimsel olsun ister olmasın, her türlü ‘farklı’ ve ‘yeni’ bilgiye karşı şovenistvari yaklaşırlar ve her şeyin doğrusu, kesinlikle kendi bildikleridir. Eğer birisi çıkıp da kendi bildikleri dışında bir şey savunursa, bu kişi acilen susturulması gereken biridir. Onun söyledikleri ne kadar bilimsel gözlem ve bilimsel çalışmalara dayansa bile yanlış olarak algılanır, çünkü ‘o’, öyle düşünmüyordur. Ve eğer ‘o’ ne düşünüyorsa, kendisinden farklı düşünen ‘o’ kişiye bu öğretilmeli, diğer bir deyişle dayıtılmalıdır.

Ignor Semmelweis’in vakti zamanında yaşamış olduğu da bir sosyal faşizmdir. O bir şeylere tanıklık etmiş, bir sorunu tespit etmiş, onu çözüme ulaştırmak için çabalamış, doğruyu dahi büyük oranda bulmuş fakat bunu, etrafındaki faşistlere anlatamamıştır! Tıp dünyasının bunun gibi birkaç hikaye daha barındırdığını düşünürsek eğer, tasavvur edin, insanlık sosyal faşistler yüzünden sadece sağlık alanında bile ne kadar geri kalmıştır!

Yazık, çok yazık! Eski vakitlere dair duyduğumuz veya okuduğumuz bu acı hikayeler, ne yazık ki mazide kalmadı ve günümüzde daha da aşırı bir biçimde yaşanmakta. Biz, Semmelweis’e hakaretler yağdıran o doktorların torunları olarak, önümüze çıkan her yeni fikirli insana aynı şekilde davranmaya devam ediyoruz. Onu dinlemiyor, anlamaya çalışmıyor, takılı kaldığımız o vahşi ön yargılarımızdan güç alıp, öznel yargılarımızı karşımızdakine dayatıyoruz. Niye? Çünkü biz, her şeyi biliyoruz!

1896 ile 1948 yılları arasında yaşamış olan Antonin Artaud, oyun yazarı, oyuncu, yönetmen ve aynı zamanda şairdi. Bunların da ötesinde, hayatının hiç de azımsanamayacak bir kısmını akıl hastanesinde geçirmiştir ve yine hastanede kaldığı bir dönemde, başhekimlere yazmış olduğu müthiş bir mektup vardır. İsteyenler bu mektubu internetten bulup okuyabilir ancak şu anda ben, metnin tamamıyla değil, sadece giriş cümlesiyle ilgilenmekteyim. Mektup şöyle başlar:

“Baylar, hukuk ve gelenek, sizlere insan aklını değerlendirme hakkı tanıyor.”

Lütfen bir düşünün, aslında ne kadar da ağır ve ne kadar da etkileyici bir cümledir bu!

Ve sosyal faşitler, bir düşünün: Karşınızdaki insanı küçümserken, fikirleriyle alay ederken, sözlerini dinleme saygısı bile göstermiyorken, dünyadaki hangi makam size bu hakkı tanıyor? Siz sosyal faşistler, neye dayanarak başkalarının aklını ve fikrini değerlendirme hakkını kendinize tanıyıp, kendi fikirlerinizin üstünlüğüne inanabiliyorsunuz?

Ignor Semmelweis büyük oranda haklıydı fakat bir başkasının aklını, fikrini, düşüncesini, iddiasını vahşi bir tavırla değerlendirme hakkını kendine tanıyan koca bir yığın tarafından tabiri caizse çarmıha gerildi! Sizlerse bugün, modern dediğimiz, çağdaş dediğimiz bu toplumlar içinde, kendi aklınız dışında her aklı değerlendirme hakkını kendinize tanımaktasınız. Arkanızda hukuk ve gelenek bile yok! Sadece, içinizde hissettiğiniz o gereksiz ve aşırı, saçma bir özgüven var. Bu özgüveni ise size veren şey emeğiniz ya da tecrübeniz değil, teknolojinin gelişmesi sayesinde hızlanan bilgi ve iletişimin size sağladığı olanaklar!

Siz böyle olmaya devam ettiğiniz sürece, bir sürü insana her nefes bir zehir, her düşünce bir bıçak, vücutları ise ruhlarına mezar olacak! Ve öldüklerinde, dünyaya gelmeye hazırlanan o bebeklerin ruhlarına şöyle seslenecekler,

– “Hayatı gördüm ve tattım, kesinlikle iğrençti!”

Beyler ve bayanlar, teknolojinin gelişmesi sizlere faşizanlık hakkı vermedi, siz onu içinizde büyütüp beslediğiniz vahşilikten çekip çıkardınız.

Sözlerimin ancak aptalların canını yakacağını düşünsem de, yine de birileri bana kızabilir. Onlara sadece, şunu söyleyebilirim. Eğer size faşist dediğim için ve bunun üzerinden ağır ithamlarda bulunduğum için bana kızgınsanız, bunu kabul edebilirim. Çünkü bu şekilde oluşacak bir kızgınlık, benim içimi rahatlatır. Zira siz, faşist olmadığınızı düşündüğünüz için haksız yere suçlandığınızı söyleyeceksinizdir. Faşist olduğunuzu kabul etmemeniz, sizden daha çok beni mutlu edecek ve rahatlatacaktır! Eğer bana karşı böyle bir kızgınlık beslerseniz, dünya için geç kalmış olmadığımızı düşüneceğim.

Ancak-fakat, faşizme savaş açtığım için, onu yerdiğim ve eleştirdiğim için bana kızarsanız, bunu kesinlikle kabul edemem. Faşizmi savunduğu için, faşist olduğu için kızacak birisi varsa eğer, işte o, dünyada barışamayacağım ve affedemeyeceğim tek insan çeşididir. Değerlerine gereğinden fazla saldırmış olsam bile, özür dilemeye asla tenezzül edecek değilimdir. Çünkü bana göre faşizmin savunulur hiçbir tarafı yoktur. O büyük bir hastalıktır ve sosyal hayatın kalitesini düşürmekten başka hiçbir işe yaramaz.

Umarım fenotipik özelliklerin bile faşizmini yapmaya başlamış insanlığa seslenmek için geç kalmamışızdır. Diliyorum ki, gelecekte sosyal faşizm, hatırladıkça bize acı verecek bir pişmanlıktan ibaret olsun. Bir an gelsin ve insanlık, bu modern hastalığı bir tutam tebessüme dönüştürsün! Geçmişimizin karanlığından sıyrılalım ve aydınlık bir sokağa varsın yolumuz. Başımızı kaldırdığımızda, güneşin orada olmasına minnet duyalım. Ve başımızı indirdiğimizde, insanlara gülümsemek için sağlam nedenlerimiz olsun.

Bu tür dilekleri bir kenara bırakıp, gerçeklere geri döndüğümüzde, sosyal faşizmi kolayca ve yakın zamanda yenebileceğimizi pek sanmıyorum. Yavaş yavaş karakterlerimize işlemeye başlamış bu virüsü beynimizden atabilmek için yapmamız gereken şeyler, hayatı doğal akışına bıraktığımız zaman başımıza gelebilecek şeyler değil.

Bunu nereden mi biliyorum? Size söyleyeyim, faşist tavrın toplumda neden giderek arttığını bildiğim için onu kolay kolay yenemeyeceğimizi de biliyorum. Evet, evet bu sırra vâkıfım! Korkmayın, bunu sizlere de söyleyeceğim. Faşizm gün geçtikçe kendisine yeni destekçiler buluyor, gün geçtikle faşistler daha da faşistleşiyor ve artık hayatın doğal akışı haline dönüşmüş olan modern hayatın işleyişiyle bu faşizmi yenemeyiz; çünkü biz, faşistlere aşığız.

Faşizmi yenebilmek için önce faşistlere olan aşkımızı, sonra faşizme olan sadakatimizi yenmeliyiz, ardından içimizdeki şeytanı hazmetmeli, bizi dezenfekte edecek olan Labarraque solüsyonunda beynimizi yıkamalı ve en sonunda, orangutan inlemelerine ön yargısız yaklaşmalıyız! Bunun bedeli ise çok büyük acılardır. Çünkü daha önce bahsettiğim gibi, modern dünyada insan gibi yaşamanın vergisi gerekirse çıldırmaktır! Bu bedeli kim ödeyecek? Etrafımızdaki kaç kişi sırf biz istiyoruz diye faşizmini bir sandığa kapatıp da rafa kaldıracak? Bunu onların fark etmesi lazım fakat birçoğu daha faşist olduğunun bile farkında değil! Ve faşist olduklarını göremediği o insanlara aşık.