Faşistlere Merhaba – 2

Üstünden epey zaman geçti ama hala o kavurucu günleri tüm netliğiyle hatırlamaktayım. Güneş büyük bir acımasızlıkla kenti cayır cayır yakıyor, sokaktaki insanların kanları resmen damarlarının içinde kaynıyordu. Hava öylesine sıcaktı ki, evimde doğalgaz bağlantısının olmamasını dert etmiyordum. Bulunduğum şehrin saçma iklimi hakkında az çok bir fikrim vardı ve havaların zamanı geldiğinde aniden ve hırçınca soğuyabileceğinin farkındaydım fakat birincil kaygım kesinlikle bu değildi. Buz gibi suyla duş almak canımı sıkmış olsa da bir zaman sonra alışmıştım. Duştan çıktıktan sonra bornozumu giyip balkona çıkar, güneşin beni yavaşça kurutması ve ısıtması için bir süre bekler, çıkmaz sokağımın tozlu kaldırımını izlerdim. Aslına bakılırsa soğuk duştan çıktıktan sonra bu şekilde ısınmak, faşizm tarafından usul usul kanı sömürülmeye başlamış şahsım için mazoşist bir keyfe dönüvermişti. Elim, ayağım, çenem, kısacası her yerim tir tir titrerken kendimi balkona atar, korkuluklara yaslanıp, kimsenin girip çıkmadığı sokağımın anlamsız köşelerine bakarak uzun uzun düşünürdüm. Bu sırada bedenim kaybettiği ısıyı bolca D vitaminiyle beraber geri kazanırdı.

Evimde doğalgaz olmamasını kişisel temizliğim açısından bir şekilde çözdüğüm gibi, karnımı doyurmak için de bir çare üretmiştim. Mutfaktaki tezgah ocağı kullanamıyordum ama mahalle bakkalından tüp almış, üstünde makarna haşlaya haşlaya beni hayatta tutacak besinleri elde edebiliyordum. Oldukça kasvetli geçen o günlerde yapmasını bildiğim tek yemek makarnaydı ve zaten mutfak tezgahının üzerinde mütemadiyen duran piknik tüpünü her görüşümde, kendime farklı ve özenilmiş bir yemek hazırlama isteği de hissetmiyordum.

Oldukça saçma ve iğrenç günlerdi. Evimde internet bağlantısı da bulunmamaktaydı. Eğer o güne kadar aile evinizde her duşunuzu sıcak almış, mutfakta çok az vakit geçirmiş ve sürekli olarak internet bağlantısıyla yaşamışsanız, bu saydığım örnekler oldukça küçük görünen ama esasen hayat kalitesini oldukça düşüren sıkıntılardır. Biliyorum, o anda milyonlarca insan evsizdi, milyonlarca insan açtı, milyonlarca insan bir insan gibi yaşamaktan çok uzaktı ama insan ister istemez kendi koşullarının kötülüğüne odaklanıp, ne kadar iğrenç bir halin içerisinde olduğunu düşünür. Ben de böyle düşünmekteydim, çünkü beni sevdiğini zannettiğim insanlar tarafından hiç de alışık olmadığım koşulların pençesinde buraya hapsedilmiştim. Kaldı ki, işin biraz içine girdiğim zaman asıl sorun sıcak suyumun ya da internetimin olmaması değil, derdimi anlatacak birisinin yoksunluğuydu. İki kelam edecek kimsem yoktu, kendimi hiçbir şekilde oyalayamıyor, etraftaki kusurlara bakıp iç çekiyor, en ufak bir aksilikte bile fazlaca sinirleniyor, geçirdiğim her saniyeyi büyük bir farkındalıkla özümsüyordum.

Kendine has o kokusunun bile sinirlerimi bozduğu o şehirde çoğu geceler elektrik kesintileri yaşanırdı. Karanlık odada tüpü yakar, küçük bir tencerede su kaynatıp kendime kahve hazırlardım. Sırtıma bir hırka geçirir, balkona çıkıp karanlığa gömülmüş şehrin belli belirsiz seslerini dinlerdim. Duyduğum her bir ses, omzuma bir manasızlık olarak binerdi. İddia ediyorum ki o günler ömrümü kısaltmıştır!

Bulunduğum apartmanda oturan insanlar her zaman için hazırlıklıydı, karşı apartmanın duvarına baktığımda mum ışığının önünden geçen komşumun dev gölgesini görürdüm. O renksiz siluetler aklımı kurcalayıp dururdu. Gördüğüm her bir gölge, yapayalnız zihnimde garip bir endişe yaratıyordu. İddia ediyorum ki o günler ömrümü kısaltmıştır!

Şehirde o zamanlar kimseyi tanımıyordum. Etrafımda binlerce insan vardı lakin ismini bildiğim en yakın kişi, benden kilometrelerce uzakta yaşıyordu. Ondan sonra, şehir hakkında birkaç bilgi dışında hiçbir şeyden de haberim yoktu. Bazen sokağa fırlatıp da etrafı çözümleyesim, şehrin haritasını kafama yerleştiresim, yeni insanlarla tanışasım geliyordu lakin hayata karşı oluşmaya başlamış bıkkınlığım ve gökyüzündeki kavurucu güneş beni bu sıkıcı keşif çalışmasından alıkoyuyordu.

Oldukça sıkıcı ve standart geçen günlerde evimden bir tek haftanın üç günü çıkar, okula giderdim. Mezun olduğumda bile ayrıldığıma üzülmediğim o güruha bakıp, hayatımın nereye gitmeye başladığını sorguluyordum. Tanıştığım kimseyle kafa dengi değildim, kimseye derdimi anlatamıyor ya da keyiflice bir muhabbet edemiyordum. Hal-durum böyleyken iyice eve kapanmıştım, soğuk duşlar alıyor, tüpte makarna haşlıyor, paket paket sigara içiyor, sıkıntıdan sürekli mastürbasyon çekiyor, duvarları izleyerek rezil düşüncelerde boğuluyor, balkona çıkıp gazı kaçmış kola yudumluyor, yatağıma uzanıp kendimi depresyonun kollarına bırakıyordum. Baştan inşa etmem gereken bir hayatım vardı ancak bana uzatılan kağıt beyaz değil, olabildiğince siyahtı. Elimdeki kalemle bir şeyler çiziktirmeye çalışıyordum ancak ne yazdığım belli bile olmuyordu. Bir şeyleri değiştirecek güce sahip değildim.

O iğrenç günlerin birisinde okuldan çıktıktan sonra dışarıda yemek yedim ve eve geldim. Birkaç saat öylece, bir takım işlerle meşgul olduktan sonra midemde değişik bir sertlik hissetmeye başladım. Bedenimin içinde bir şeyler ters gidiyordu ki, bir zaman sonra midemdeki sertlik açıkça bir karın ağrısına dönüştü. Markete gittiğimde gözümü doyurmak için alışveriş sepetine öylesine attığım fakat eve geldiğimde varlığını bile unuttuğum hazır çorbalardan birini yapmaya başladım. Tüpü salonun ortasına yerleştirmiş, üstüne de tencereyi koymuştum. Tek elimde tahta kaşıkla çorbayı karıştırıyor, diğer elimle karnımı tutuyor ve yavaşça ovalıyordum. Eski bir koltuğun ucuna oturmuş, eğik bir vaziyette alışılagelmedik bir sancının acısını çekiyor, beynime saplanıp duran paranoyak düşünceleri savuşturmaya çalışıyordum. Üst üste sigara yakıyor, belki beni tuvalete çıkartır umuduyla dal dal zehirden medet umuyordum.

Çorbayı pişirdikten sonra bir kısmını kaseye doldurdum ve içmeye başladım. Ne mi oldu? Birkaç kaşıktan sonra kesildim, daha da müthiş bir acı sardı bedenimi. İşte o an, yakın geçmişteki bir hatırayı hatırladım! Henüz iki ay önce yaşamıştım bu sancının aynısını. Üniversiteye kayıt yaptırmak ve bu küçük evi tutmak için geldiğim gün, rektörlüğün tuvaletine keskin bir karın ağrısıyla girmiş, sapsarı renkte istifra etmeye başlamıştım. O anda elimde kaşıkla, dumanı yüzüme tüten çorbaya bakarak aynı şeyin olacağını fark etmiş ve çaresizce derin bir korkuya kapılmıştım.

Ne mi oldu dersiniz? O akşam her şey beklediğim gibi gitti. Daha fazla çorba içemedim ve bir vakit sonra sancının etkisiyle yere yığıldım. Sanki karnımın içinde bir canavar vardı ve organlarıma zarar veriyor, dışarı çıkabilmek için canhıraş bir tavırla cenk ediyordu. Hayatımda belki de ilk kez o zaman, bileklerimi keserek kendimi öldüresim gelmişti.

Keşke vakti zamanında öldürseydim kendimi de, kurtulsaydım şu rezaletten! Şu anda bakıldığında, o günlere dair tüm acılarından tamamıyla kurtulmuş birisiyim fakat benim yerimde mantıklı bir insan olsaydı, o kadarcık yaşantının kendisine yeteceğini düşünürdü. Daha fazla yaşamayıp seçip, daha fazla acı ve sıkıntı çekmeyi tercih edecek aptallardan birisi olmam, şu anda bana bu satırları yazdırıyor. Tanıdığım insanların ne hakkında yazı yazdığımı bilmemelerine rağmen beni acımasızca eleştirmeleri ve boş bir iş yaptığımı söylemeleri ise, benim bu konudaki tek güç kaynağım. Belki Ahmet Mithat Efendi kadar çok eser yaratmayacağım, belki kitaplarım Stephen King gibi filmlere uyarlanmayacak, belki James Patterson gibi bu işten milyon dolarlar kazanmayacağım ancak çabalayacağım ve insanların faşizmi belki de beni yazar yapacak.

Her şeyi birkaç tur geriye almak gerekirse, okuyacağım üniversiteye kayıt yaptıracağım ve o şehirde ev tutacağım gün, sabahın sekizinde uyanmıştım. Tabii ki de yeni bir düzen kuracak olmanın verdiği stres de vardı fakat moralimi asıl bozan şey, on iki saat öncesinde eski sevgilim tarafından oldukça şairane bir şekilde aldatılmamdı. Bir elimde sigara, diğer elimde telefon, telefonda da bir resim vardı. Benimle aynı ismi taşıyan bir çocuk, çocuğun göğsünde ise onun kafası. Tanrım ne kadar da mutluydu, ne kadar da huzurluydu! Birkaç saat sonra başka bir şehre taşınacak olan ben, memleketimin sokaklarında son kez orasının yerlisi olarak bulunuyor ve büyük bir duygu patlaması eşliğinde üst üste sigara içiyordum. Peki ya bu ölmem için yeterli bir sebep miydi? Her ne olursa olsun dünyada aldatılan tek kişi ben miydim? Bir tek ben mi kandırılıyordum bu gezegende, bu ülkede, bu şehirde? Kim bilir diğer insanlar aynı dakikalarda ne rezilliklerin altına imzalar atıp durmaktalardı.

Bu olay, beni derinden sarsacak veya tek başına yıkacak kadar kudretli değildi lakin elbette moralimi düşürdü ve gerçekleşen bazı zincirleme olaylar sonrasında, hayatımın kırılma noktasındaki ilk halkayı oluşturdu. Bu olayla fitili ateşlenen ruhsal bir savaşa giriyordum. İşte karşımda piyadeler, süvariler ve topçu birlikleri! İnsanlar tüm güçleriyle ve acımasızlıklarıyla akıl sağlığıma saldıracaklar ve hayatım üzerine tartışıp, geleceğimi kontrol altına almak isteyeceklerdi. Bir sömürge yarışına dönecekti yaşamım. Sevdiğim tüm insanların bir kısmı bana sırtını dönecekti, diğer kısmınaysa ben sırtımı dönmek zorunda kalacaktım. O akşam aldatılmış olduğumu öğrendikten sonra yaşadığım buruklukta, sadece memleketimi değil, o güne kadar değer verdiğim her şeyi terk edeceğimi sezmiştim belki de.

Bir ihanet beni öldüremedi. Peki ya içinde sürekli olarak devrilen bir çadır dolabın, eskimiş bir koltuğun, sararmış bir yatağın, birkaç tencerenin ve bir tüpün olduğu bu ev mi öldürecekti beni? Soğuk suyla duş almak mı öldürecekti? Şehrin kavurucu sıcağı mı alacaktı canımı? Farkındaydım ki bu ev öldüremeyecekti beni! Evet, ilk başlarda mutsuz ediyordu ancak ben oradaki geleceği görebiliyordum. Yeni koltuklar alacaktım, masa, sandalyeler, halılar, perdeler alacaktım bu eve! Doğalgazı bağlatacak, tüpü balkonun bir köşesinde kaderine terk edecektim. Baktığım zaman yüreğime derin bir sıkıntı veren bu eve razı gelmeyecektim, içeri girdiğimde beni sıcaklığıyla saracak bir yuva inşa edecektim.

O ev öldüremedi ben, onu düzeltecek imkanım ve hırsım vardı. Ancak-fakat hayatımdaki bazı tatsız gelişmeler bana sosyal faşizmi tattırdı. İşte bu, zaten çöküşe geçmeye başlamış moral ve özgüvenime büyük darbeler vurdu ve en dibe düşmesem bile, derinliğin soğukluğunu ensemde hissetmeme yetti.