Faşistlere Merhaba – 3

Lisede aldığım aylık harçlık ile üniversiteye giderken aldığım para, senelerin enflasyon oranına vurulduğunda aşağı yukarı aynıydı. Evin faturalarını ödüyordum, eve yemeklik malzeme alıyordum, kişisel harcamalarımı o paradan yapıyordum, ulaşımımı o parayla sağlıyordum ve ayın sonunda hala harcayabileceğim bir miktar para kalıyordu cebimde. Fikirlerinde en ufak bir mantık barındıran kişi su soruyu sorar: Bir evi döndürebilen bu para, lisedeyken nereye gitti? Evet! Liseye giderken ailemle beraber kalıyordum, fatura ödemiyor, yemeklik alışveriş yapmıyordum, cebime yine ay başında o kadar para giriyordu ve bu kadar para nereye gitmişti? Aptal biri değildim, tabii ki kendime bu soruyu sordum.

Üniversiteye başladıktan sonra, lise hayatım boyunca alkole, sigaraya ve bir şeylere harcadığım parayla tek başıma bir evde yaşayabileceğim gerçeğini fark ettiğim büyük bir şok geçirmiştim. Vakti zamanında bu kadar büyük paralar harcamış olduğum tüm o şeyler bir hiç içindi! Şimdi yatağımdan kalkmış, ayık bir vaziyette bunların hesabını yapıyordum. Ayrıca kafama taktığım şey sadece işin maddi boyutu değil, sağlık boyutuydu. Üniversiteye yeni başlamış birisi olarak her ne kadar moral açısından oldukça büyük bir çöküş yaşamış olsam bile, tam olarak nedenini çözemediğim bir şekilde sağlığımı düşünmeye başlamıştım. Karar vermem çok uzun sürmedi: Bedenimi uyuşturacak her şeyi bıraktım, alkolü bir alışkanlıktan çıkarıp bir ödüle çevirdim ve sigarayı azalttım. Hatta hızımı alamayıp, çaya kahveye şeker atmayı bile kestim. Tabii işin ucunda krizlerim vardı. Eğer o kutlu ana geri dönersek, düşünebildiğim tek şey bileklerimi kesmekti. İki ay kadar önce rektörlüğün tuvaletinde yaşadığım ve ikincisini yaşayabileceğini düşünmediğin bir krizin içerisindeydim. Uzun uzun detaylara girmeyeceğim, o gecenin sancısı beni bazı şeylere yalvartmaya yetti. Belliydi ki lise hayatım boyunca kendimi alıştırdığım o şeyleri istiyordu bedenim. Bir şeylerin yoksunluk krizini çekiyordum! Yani… en azından o anda böyle hesap etmiştim. Yanlış düşünmüşüm, çok sonra fark ettim.

Öyle veya böyle, çeşitli alışkanlıklarımı ve bağımlılıklarımı bırakmaya çabalarken böyle bir kriz geçirmek, beynimde büyük bir travma yaratmıştı. O gün, içemediğim bir tabak çorbanın yanında acıdan titreyerek ve inleyerek kıvrandığım deliriyor olduğum aklımdan bile geçmedi. Düşünebildiğim tek şey bir yoksunluk kriziydi. Büyük yanılmışım! Kalbim gibi atan midemden, faşizmin ayak sesleri arşa yükseliyormuş.

Midemdeki sancı, sinir reseptörlerimi acımasızca harap ederken şöyle düşünüyordum: Bu, hayattan vazgeçmem için mantıklı bir sebep miydi? Kafamı güzel yapacak herhangi bir şeyin eksikliği ile yaşamaya devam mı etmeliyim yoksa bileklerimi mi kesmeliyim? Belki de bir hafta sonra tanımadığım komşularım kokudan rahatsız olup polisi arayacak, polis çilingirle kapıyı açtığında, duşakabinin içinde kaskatı olmuş, çeşitli yerlerinde kurumuş kan desenleri bulunan, cenin pozisyonundaki cesedimi bulacaktı. Hayır, hayır, hayır! Bu da yenemez, bu da öldüremezdi beni. Gelecekteki mutluluklarımı satın alacak kadar mutsuzluğu hala üretememiştim.

Belki de bir delirmenin dışında sahiden de yoksunlukla sınandığım o krizler de yıkamadı beni. Sonuçta bunlar kişisel problemlerimdi ve bunu çözebilecek olan da yine bendim. Ancak-fakat hayatımın kontrolünü bir anda kaybetmiş olmam her şeyi daha da kötüleştirdi. Yanlış hesaplarım sonucu saptamalarımı açıklamam gerekiyordu ve olası bir bağımlılık durumundan bahsettiğim anda kendimi aniden ailemin nefret söylemleri karşısında buldum. Bana kızdılar, bana bağırdılar, beni suçladılar. Sanki o güne kadar bana çok da iyi bir aile olmuşlar gibi konuşup, tüm sorun bendeymiş gibi hesap sordular. Ağza alınmayacak şeyler söylediler, dayanamadım, cevap verdim. Onların sözlerinin yanında oldukça masum duran sözlerim karşısında kalpleri kırıldı, çektiler gittiler.

Ailem bana pek dokunamadı aslında. Uzaktan uzaktan konuştular, moralimi bozdular ve beni o üniversitede okumaya, o şehirde durmaya zorladılar. Tüm kapıları yüzüme kapattılar ve bana, “O okulu kaç senede bitirirsen bitir ama sakın bitirmeden buraya dönme!” dediler. Bu onları kesmemiş olmalı ki, memleketim topraklarında adımı çıkardılar. Kabul ediyorum, onların zekasını ve ne kadar vahşi olabileceklerini iyi tahmin edememiştim, böylesine büyük bir cezayı da asla düşünemezdim. Tüm olan biteni arkadaşlarımın ailelerine anlattılar. Bunu sanki kutsal bir görevmiş gibi üstlendiler ve zaten abartı gibi duran bir sürü şeyi, daha da abartarak etrafa yaydılar. Herkes birbirinin gazına geldi ve vahşileşti! Aylar sonra hepsi teker teker gelip özür dilediğinde bile o vahşiliğin izi duruyordu gözlerindeki parıltılarda.

Arkadaşlarım benim yüzümden uyuşturucu testlerine girdi, arkadaşlarım benim yüzümden aileleriyle kavga etti. Ailemin beni istememesi bir yana, artık memleketimdeki tanıdıklarım da bana karşı mesafe koymuştu. Zaten hayatımın o döneminde beni en çok delirten şey de bu travmatik vedalar olmuştu. Memleketime geri dönemez oluşum, geri dönsem bile hiçbir arkadaşımla irtibata geçemeyecek kadar utanç dolu olmam beni o yabancı şehre tıkmıştı resmen. Bu mu öldürecekti beni peki? Hayatındaki neredeyse herkesi kaybetmiş olmam mı getirecekti sonumu? Hayır, hayır, hayır! Bu sefer de intihar etmek için çok geç kalmıştım.

Taşındığım bu şehri daha tam olarak öğrenememişken, burada pek insan tanıyamamışken, memleketimdeki tüm kapılar yüzüme sertçe kapanmışken, aşka olan inancımı kaybetmişken, onlarca insanla bağımı kopartıp, onlarca insanla kavga etmişken, yavaş yavaş depresyonun kollarına bırakıyordum kendimi. Geçmişe ve insanlara duymaya başladığım, kimine özlem, kimine pişmanlık, kimine nefret ve kimine öfke duygusuyla alev alev yanıyordu ruhum. Bulunmak istemediğim bir şehirde bulunmam, okumak istemediğim bir üniversitede okumam ve bana hayatımdaki en büyük zararı vermiş olan ailem tarafından buna sertçe zorlanmam, son zamanlarda herkes tarafından yanlış anlaşılmam veya sorgusuz sualsiz yargılanmam sonucunda özgüvenim ve akıl sağlığım iyice dibi boylamıştı. Her sabah uyandığımda kurduğum ilk cümle şuydu: “Bakalım bugün ne olacak” Ve her akşam yatağıma girdiğimde söylediğim cümle ise şuydu: “Bakalım yarın ne olacak?”

O zamanlarda hiçbir aidiyet hissetmediğim o evin salonunda, feci krizler yaşamak bir vakit sonra benim için rutine dönmüştü. Daha sonrasında anksiyete krizi olduğunu öğreneceğim bu ataklar, o vakitlerde beni iyice dünyadan koparıyordu. Zaten manevi açıdan büyük travmaları ve kavgaları çok kısa bir süre zarfında yaşamak yetmezmiş gibi, bir de düzenli olarak fiziksel sancılar geçirmem kinimi iyice harlıyordu. Her gün biraz daha kilo kaybederken, her anlamda biraz daha zayıflarken, o güne kadar oldukça fazla değer verdiğim insanlar bile bana yardımcı olmak bir yana dursun, aynı bir faşist gibi, düşene tekme atmak için kapıda kuyruk oluşturmaya başlamıştı. Herkes hayatıma karışıyor, fikirlerimi küçümsüyor, bana kendilerince bir gelecek yaratıyor, kabul ettiremediklerinde suçluyorlardı. Bir faşist bir zavallıya nasıl davranırsa, etrafımdaki insanlar da bana öyle davranıyordu. Niye mi? Çünkü onlar birer faşist, bense onların gözünde bir zavallıydım.

Tüm bunlar beni öldürmeye yetmedi ama aklımı yerinden alıp götürdü! Delirişime karşı koymak için düşünsel ve davranışsal değişiklikleri yaratmam da acı bir olayın sonrasında gerçekleşti: Ağlamamak için dişlerimi sıkarken, elimdeki kürekle babamın mezarına toprak atıyordum. Sonra herkes gitti mezarın başından, babamın çantasından çıkmış sigara paketini çıkardım cebimden, bir dal yaktım. Etrafa baktım, kimse yoktu, işte o zaman ağlamaya başladım. Sanki etimden et kopuyordu ve kendi kendime şöyle sayıklama başlamıştım: “Sanırım buraya kadar! Sanırım buraya kadar! Sanırım buraya kadar!” İşte o gün, delirişime ve faşizme savaş açtım. Hem de, babamın oğlu olduğumu gösteren bir savaş!

Elbette babam vakti zamanında gerek bana, gerek diğer çocuklarına, gerekse anneme çile olmuştu ancak çok güzel günler de geçirmiştik. Ailedeki herkesin birbirine kutuplaştığı o günlerde kumarı ben kazanmıştım. İki abim bir yanda, ablam ile annem bir yanda, babam ile bense öbür yanda gard almış, aylarca bu şekilde savaşmıştık. Babam tüm olan biteni diğerlerine göre daha metanetli, sabırlı ve anlayışlı karşılamış, yeni yeni ortaya çıkan sağlık sorunlarım için tek başına koşturmuş, dolayısıyla benimle daha fazla ilgilenmeye başlamıştı. Eskiye oranla daha samimi ve daha kaliteli vakit geçiren iki insan gibiydik.

Ailemizde başlayan bu doğal cepheleşme, bir ölüm sonrasında beyaz bayraklarla son buldu. Zira bu tarz soğuk savaşlarda her zaman ölüler haklıdır! Babam ile aynı saftaydık, aynı şeyleri savunmuştuk ve o haklı çıktı. O günden sonra bana çeşitli nefret söylemleriyle yaklaşan faşistler, gözyaşları içerisinde bana sarılıp, benden özür dilediler. Ama babamın aldığı sigarayı babamın mezarı başında içerken, çoktan aklım başıma gelmişti. Eğer birisi ölünce affedilebiliyorsam, ölene kadar affetmeyecektim kimseyi! Hele de affedilmeyi bekleyen, sevmeyi seçtiğim bir faşistse.

Daha önce söylediğim gibi, her ne kadar dünyanın en dertli insanı olmasam da, eğer mantıklı bir insan olsaydım kesinlikle öldürürdüm kendimi. Zira düşünüyorum ki, insanı delirtmeye yeten acı, öldürmeye hayli hayli yeter. Ancak-fakat ben, ölümü her zaman bir sonraki durağa attım ve ardından da treni kaçırdım. Babamın mezarına kürekle toprak atarken de küllerimden doğacağım günü gerekirse cayır cayır yanmaya devam ederek bekleyeceğime dair bir söz verdim. O günden beri sükunetimi asla kaybetmeden, olan biteni kendime zorlar halde normal karşılamaya başladım. Aylarca anksiyete krizi yaşayıp, her seferinde de salonumun ortasında zangır zangır titreyerek, tuvalete defalarca kusarak, karnımdaki müthiş sancıya katlanarak bekledim ama kendime söz vermiştim, eğer bugüne kadar ölmediysem, çok uzun bir vakit daha ölmeyecektim. Arkadaşlarımın çoğunu kaybetmiştim, uzunca bir süre hayatta yapayalnız kalmıştım ama kendime söz vermiştim, ölmeyecektim. Kucaklamam gereken, sorumluluk almam gereken, kendi başıma inşa etmem gereken bir hayat vardı karşımda. Kendime olan güvenimi ve damarlarımdaki tüm kudreti kaybetmiştim ama bir söz vermiştim kendime, ölmeyecektim. Son aylarında çokça üzdüğüm babamı ansızın kaybetmiştim ama kendime de bir söz vermiştim, ölmeyecektim. Her şeye rağmen yaşamak, benim en kutsal direnişim olacaktı.

Eğer dün ölen kişi ben olmamışsam, size şunun teminatını veriyorum ki, yarın ölecek olan da ben değil, faşizm olacak. Ey insanlık, canım ne kadar yanarsa yansın, son nefesime kadar o en sevdiğiniz huyunuz olan faşizanlığa karşı dik duracak ve bunu yenmek için çabalayacağım! O gün gelene kadar ise ne yazık ki size katlanmak zorundaydım. Hatta ve hatta sadece katlanmak değil, bazılarınıza da selam vermek zorundayım! O yüzden şimdi sizlere, aynı içtenlikle tekrar sesleniyorum:

“Merhaba faşistler! Merhaba.”