Faşistlere Merhaba – 5

Eskiden ‘bilgi’ oldukça kıymetliydi, ona ulaşmak zordu. Günümüze baktığımızda ise bilgiye ulaşmanın oldukça kolay olduğunu görmekteyiz. Hatta ve hatta, artık bilgiler biz istemesek de bize ulaşıyor. Sosyal medyada çeşitli bilgilere rastlıyoruz, bir dişçide sıra beklerken sayfalarını karıştırdığımız dergilerde çeşitli bilgilere rastlıyoruz, berberde tıraş olmadan önce gazete okurken çeşitli bilgilere rastlıyoruz, televizyon izlerken reklamlarda çeşitli bilgilere rastlıyoruz, her yerde çeşitli bilgilere rastlıyoruz! Günümüzdeki bir lise öğrencisinin bildiği şeyleri beş yüz sene önce bilen birisi bilim adamı sayılıyordu. Peki ya aradaki fark ne? Söyleyeyim; o kişiyi bilim adamı yapan, sahip olduğu bilmek arzusuydu. Eskiden insan bilgiye ulaşmak için çabalarken, günümüzde bilgi insana ulaşmak için çabalıyor. Bilgiye ulaşmak isteyen o kişilerin isimleri tarih sayfalarına yazılırken, bilginin ulaştığı insanların isimlerini ise kimse bilmeyecek. İsimlerimizi nesillerimiz bilmeyecek! Tarih sayfalarında hepimizden, aptal birer faşist olarak bahsedilecek.

İnsanlık gelişti, öğreneceklerimizin sayısı arttı ve bilginin akışı inanılmaz bir hıza çıktı. Burada altını çizmek istediğim nokta, bilgi akışının hızıdır! Çünkü bilgi akışının hızlanması ilk başta olumlu gözükse de, bu, dolaylı yoldan ‘Sosyal Faşizm’ diye bir tanım yarattı. İnsanlara bir şeyler öğretmeden önce eğitmiş olsaydık, sosyal faşizm diye bir belayla karşılaşmayacaktık. İnsanları eğitmeyi ikinci plana atıp, onlara sadece bir şeyler öğrettik ve etrafımız eğitimsiz bilginlerle dolu taştı. Şimdi ise karşımızda tüyünü kabartmış bir kedinin saldırganlığı ile duruyorlar, derin derin nefesler çekip, yumruklarını sıkıyorlar. Eğitimsiz bilginler, canımıza okuyacak! Artık pedagojik formasyonlarımıza lanet yağdırmak için çok geç, faşizme karşı gücümüzü birleştirmeliyiz!

Hayatımıza bilgisayar, akıllı telefon, tablet gibi eşyalar girdi ve internette gerekli gereksiz bir sürü bilgi dolanıp duruyor. İnsanlar istediği an herhangi bir savaşın hangi yılda yapıldığı, o savaşa tahmini olarak kaç kişinin katıldığı, bir devletin hangi yılda yıkıldığı, uzaya ilk ne zaman uydu fırlatıldığı, on sene önce oynanmış bir derbi maçının kaç kaç bittiği gibi çeşitli bilgilere ulaşabiliyor. Bunun dışında, sosyal medyada zaman geçirirken karşılarına çıkan paylaşımlarda gerekli-gereksiz, doğru-yanlış, hatalı-hatasız daha bir sürü bilgiyle karşılaşabiliyor. Günümüzdeki ortalama bir dünyalı, bin sene evvel ortalama bir dünyalının bildiği şeylerden onlarca kat daha fazlasını biliyor. Tabii bu bilgi yığınının kalitesi, yararlılığı, doğruluğu tartışmaya açık ancak zaten sosyal faşizmi yaratan da bunlar değil, ‘çokluk’ oldu. Belki kaliteli bilgiye sahip değiliz, belki yararlı bilgiye sahip değiliz, belki doğru bilgiye sahip değiliz fakat kesinlikle çok bilgiye sahibiz! İpin ucu burada kopmakta. Çok şey biliyor olmak, insanı bilge olduğu düşüncesiyle yanıltıyor. Oysaki cehalet, bilgisiz olma durumundan ziyade, bilgiyi yorumlama şeklidir. Bu durumu kanıtlayansa, modern dünyamızın ta kendisidir.

İlk bakışta şöyle duruyor: İnsanlık gelişti, bilginin yayılma hızı arttı ve artık daha çok şey biliyoruz. Bunun ne zararı olabilir ki? İşte, oldukça olumlu duran bu gelişmenin, oldukça olumsuz yansımalarına maruz kalmaktayız. O da şudur ki: Herkes, bir şeylerden kesinlikle emin.

Artık bilgiye sahip olmak dünya tarihinde hiç olmadığı kadar kolay ve hepimiz birçok şey bildiğimizden dolayı, kendimizi kendimizce ‘bilge’ ilan ediyoruz. Bu ilanı bilinçli bir şekilde yapmak şart değil. Birçok insan bildiklerinin kalitesine veya doğruluğuna bakmadan, sadece çokluğuna kanarak onun kudretine hayran kalıyor, kendine şöyle diyor: “Ne kadar çok şey biliyorum! İnsanların bilmesi gereken bir şey varsa, o da neler bildiğimi bilmeleridir!” İnsan işte bu yüzden bildiklerini gözden geçirme ihtiyacı duymuyor ve sanki Tanrı’nın yeryüzüne gönderdiği bir peygamber gibi gezinip, düşüncelerini insanlara yaymaya çalışıyor. Ancak-fakat bu eylemde bir faşizm yatmakta. Modern toplumların modern insanları, kalitesini, yararını ve doğruluğunu sorgulamadan bir sürü bilgiyi hafızasına attı, egosunu şişirdi, bir faşiste döndü. Günümüzde herkesin özel olduğuna inanması veya inandırılması da bu yüzdendir. O kadar çok şey biliyoruz ki, asla yanılamayız!

Aynı zihniyet farklı şekillerde de zuhur etti: Gezdikleri yerleri, yedikleri yemekleri, içtikleri içecekleri, giydikleri kıyafetleri insanlara gösterebilmek için çabalayan ve tek amacı, yaşadığı o ‘güzel’(!) hayatın reklamını yapmak olan insanlarda da bunu gördük. Ancak-fakat bunun daha tehlikelisini, bilgisinin reklamını yapanlarda görmekteyiz. Özellikle bizim toplumumuzda kitap okuma oranı düşük olduğundan bazı basit örnekleri daha sık yaşamayı öğrendik. Mesela, birkaç tane kitap okuduktan sonra o ufak ufku genişleyen insanlar şöyle söyledi insanlara: “Cahilsiniz!” Okudukları kitapların resmini çekip paylaştılar, her muhabbetlerinde o kitapları okuduklarını belirttiler ve okumayan varsa da şöyle dediler: “Aa, nasıl okumadın?”

Tam manasıyla bilginin faşizmi bu. Hiç kitap okumayan birisi bile bir sürü şey biliyor, bunun üzerinden kendine bir hayat görüşü oturtup, bunun faşizmini yapıyor. Az biraz okumuş, bir şeyler merak etmiş birisi, sadık kaldığı o dar bir öğreti çeşitliliğinde sıkışıp kalıyor fakat yine de kalkıp bildiklerinin faşizmini yapıyor. Oldukça geniş bir bilgiye sahip, bir sürü kitap okumuş, bir sürü araştırma yapmış, belki de birkaç tane üniversite bitirmiş birisi de bu zavallı güruha bakıyor ve kendini zorunda hissettiği için bunun faşizmini yapıyor. Herkes, bildiği kadarıyla faşist!

Sanki bilebileceklerimizin devamı yokmuş gibi bir yerde duruyoruz ve şöyle diyoruz: “Tamam! Tamam! Artık bildiklerimle insanlara üstünlük sağlayabilir ve hatta onların hayatlarına karışabilirim! Çünkü ben, herkes için en doğruyu bilebilecek olgunluğa ve birikime eriştim! Ben herkesi yargılayabilirim, ben herkesi eleştirebilirim, ben her şey hakkında bir şey söyleyebilirim!”

Sosyal faşizmi yaratan, işte tam olarak bu zihniyet. İnsanlara saygı duymayı öğrenememiş, sahip olduğu her şeyi yeterli gören ve tabiri caizse bunun propagandasını yapanlar! O aptal nasihatlarını ve eleştirilerini hayatlarımıza öylesine süsleyerek sokuyorlar ki, sanki sözlerini İncil’den alıntılamış gibi konuşup, bizi Yehova Şahitlerine çevirmeye çalışıyorlar! Oysaki bilmek onları dinginleştirmeliydi. Ne yazık ki insanlar bildikçe kudurdular.

Modern dünyada birey olarak o kadar çok şey bilmekteyiz ve o kadar çok şeyin farkına varmışız ki, yanılmamızın hiç imkanı yok. Bu kadar çok şey bilen bir insan, nasıl yanılabilir? İşte bu içgüdüyle hareket ediyorlar. Belki yeni bilgilere merakları var fakat kendi bildiklerine olan şüpheleri neredeyse hiç yok. Öte yandan, tonlarca bilgi beyinlerinin içinde dolanmaktayken, onları savunmakta özgür hissediyorlar kendilerini. Elbette özgürler! Kalkıp da herhangi birisine şöyle söyleyecek değilim: “Sen! Hey sen! Senin bildiğin kesinlikle yanlış ve sen susmalısın!” Böyle bir şeyi asla söyleyecek değilim… asla. Belki de dünyadaki herkes tarafından yanlış görülen bir düşünce veya bir bilgi de olsa, o kişiyi acımasızca susturmak kimsenin hakkı değildir. Ancak-fakat, hayatım boyunca kendi doğrularımı anlattım, kimseyi ikna etmeye çalışmadım fakat insanlar bana tam tersi davrandı. Nasıl tepki vereceğimi bile düşünmeden, kendi düşüncelerini dayattılar ve sahip oldukları bilgiler doğrultusunda oluşturdukları hayat görüşünü bana kabul ettirmeye çalıştılar. Onlara direndiğim her anda, bilgilerinin ve bilgilerinin oluşturduğu düşüncelerinin faşizmine maruz kaldım. Onlarla girdiğim en ufak çaplı bir tartışmada bile tartışma, tartışma olmaktan çıktı ve mutlaka kazananın belirlenmesi gereken bir savaşa dönüştü. Çünkü bilgilerini etrafa güzel kokular yayan bir parfüm gibi kullanmak yerine bir silah gibi kullanmayı tercih ettiler. Onların amacı, çeşitli bilgileri birbirleriyle çarpıştırarak en doğrusunu, en yararlısını, en işe yarayanını bulmak değildi. Onların amacı bildikleriyle etrafı güzelleştirmek de değildi. Onların amacı sadece haklı olduklarını kanıtlamaktı. Haklı olma içgüdüsü, insanı faşist yaptı. Haklılık savaşı, toplumları faşist yaptı.

Bilginin çokluğu ve hızlı yayılması aslına bakılırsa insanlık için olumlu bir durumdur. Böylece daha çok insanı aydınlatabilir ve farkındalığı arttırıp, bilinçli bireyler yetiştirebilirdik. Söylediğim gibi, sıkıntı eğitimden önce öğretimin yapılmasıyla başlandı. Bu yanlışın sonucunda, medeniyetin birikimi ve bu birikimin yayılış hızının artması beraberinde çok fazla farklılık getirdi ve bilgilerin yolu izlenemediğinden, parazitlerin çoğalması engellenemedi. Her gün birbiriyle alakalı-alakasız bir sürü şey öğrenen, hafızasındaki bilgilere her gün bir yenisini ekleyen insanlar, ne yazık ki objektif düşünmeyi ve ahlaki gelişmeyi beceremedi. Taraflılık ve gerçekliği sorgulanmamış bilgilere olan sadakat korkunç seviyelere ulaştı, insan ahlakı da olduğu yerde öylece kaldı. Şimdi hepimiz, zarın sadece görünen yüzündeki sayıyı görebilen ve etik ilkelerden yoksun bilginlere dönüştük. Bu tür bilginlerin türediği her yerde, sosyal faşizm kaçınılmazdır.

Hepimiz Pisagor’u biliriz fakat kaçımız Hippasus’un yaşadığı faşizmi bilir? Bildiklerinin ötesiyle sınanan Pisagor’un belki de Tanrı kompleksi yüzünden öğrencisini denizde boğdurtmuştur. Elbette ki Pisagor gibi bir insana ‘faşist’ yaftası yapıştırabilecek bir insan değilim ancak şunu söyleyebilirim ki, Hippasus’u Pisagor değil, faşizm öldürdü. Yüzyıllar önce Pisagor’un içinde barınan bu duygu, şimdi modern insanın beyninde, daha da cüretkar bir biçimde yaşamakta! Pisagor bir şeyler biliyordu ve bildikleri artık Tanrı katına çıkmıştı. Ona karşı çıkan herhangi birisinin sonu elbette ki ölüm olacaktı! Zira insanlar ‘bilgi’ denen şeyin sahibi olarak Pisagor’u görmekteydi. Günümüzde ise insanlar, ‘bilgi’ denen şeyin sahibi olarak kendini görmekte. Çünkü onlar giydikleri pantolonun cebinde tüm dünyayı taşımakta! Egosu şişecek tabii, hakkı değil mi?

Tanrım, ne kadar da iğrenciz görüyorsun değil mi? Umarım görüyorsundur. Bazen sana bu şekilde seslenesim, avazım çıktığı kadar bağırasım geliyor! Tanrım, keşke tanık olmasaydım dünyadaki bu faşizme! Zira beni yaşanan bu onca pisliğe şahit yazmandan korkmaktayım.

İnsanlık bilmediği koca yığınları görmezden gelerek, sadece bildikleri doğrultusunda geliştirmiş olduğu düşüncelerine sarıldı, öğrendiği her şeyi ona göre yonttu, yontamadığını göz ardı etti, ortaya çıkan eksik öğretisini savunmaya başladı ve onunla yaşamaya alışmak için çabalıyor. Hatta ve hatta kendince oluşturmuş olduğu bu bilgeliğini, fikir özgürlüğü adı altında etrafa saçıyor, öznel yargılarının faşizmini yapıyor. İnsan kalbindeki masumiyeti, sevgiyi ve eşitliği hatırlayanlar, uyanın! Uyanın o korkunç uykunuzdan, bakın etrafa! Birbirimizin hışmına uğramaktayız.

İnsanlık, beraberce yaşamayı çok iyi bildiğinden dolayı diğer hayvan türlerinden sıyrılıp bu kadar gelişti ama artık beraberce yaşamayı yavaş yavaş unutuyoruz, birbirimize olan tahammülümüz, anlayışımız ve saygımız tükeniyor. Toplu yaşamayı becerebildiği için gelişen insan türü, toplu yaşamayı beceremediği için, teker teker her insan faşiste döndüğü için ölecek. Sizi sadece insanın sosyal bir sorunuyla değil, bir ölüm-kalım meselesiyle uyarıyorum. Böyle gitmeye devam ettiği sürece, faşizm, insan denilen hayvanın sonu olacaktır.