Faşistlere Merhaba – 6

Eskiden dünya benim yurdumdu, şimdiyse insanlık bana dünyayı dar etmiş durumda, yaşadığım için kendimi şanslı hissetmiyorum. Eskiden dünyaya gelmiş olmak benim için büyük bir şanstı ve bu şansı iyi şekilde kullanmam gerektiğine inanırdım. Şimdi ise dünyaya gelmiş olmak, ne olduğunu bilmediğim bir suçun cezasını ödemek gibi. Bir ceza bu, kesinlikle bir ceza. Suçumu bilmiyorum ama bedelini en ağırıyla ödüyorum. Suçumuzu bilmiyoruz ama bedelini en ağırıyla ödüyoruz.

Zoraki de olsa, her sokağa çıktığımda siz faşistlere selam veriyor, siz faşistlerden selam alıyorum. Zoraki de olsa, siz faşistlerle konuşuyor, siz faşistleri dinliyorum. Hayatla aramdaki bağın bu kadar incelmesine rağmen, hayattan en ufak bir keyif bile almamaya başlamışken, siz faşistlere bir şans daha veriyorum. Ve bu şansı, her gün yineliyorum. Yine de siz, dışarıdan bakıldığında oldukça normal gözükmeme kanmayın. Bazen sinirimi öyle bozuyorsunuz ki, ruhumun insanlığa karşı beslediği soğukluk, suratımda keskin hatlarla can buluyor ve bana bakanlar, tiksincimi hemencecik fark edebiliyor. Yine de her ne şekilde olursa olsun bana hak vermenizi rica ediyorum sizden! Zira her an herhangi bir konuda karşısındakini kandırmaya meyilli, inançlarını ve düşüncelerini karşısındakine dayatan, tüm ilişkilerine karşı sinsi bir strateji güden bu canlı türüne seneler boyunca katlandıktan sonra içimdeki stresin, korkunun ve öfkenin, mimiklerime, hareketlerime ve bakışlarıma yansıması son derece normal değil midir? Size bir öfke beslememin, sizden korkmamın ve faşistlere tanıklık ettiğim her anda derin bir stres ile ruhumun titremesinin neresi saçma olabilir? Yıllardır sizin aranızda yaşıyorum ve beni ilk önce paranoyak ettiniz, sonra da delirttiniz. Oysaki bir durup düşününce ben suçlu, hatalı ya da yenilen değildim! Deliren dünya ile birlikte deliremediğim için delirmeye başlamıştım.

Eskiden kesinlikle böyle değildim, masum ve aklı başında bir çocuktum. Beni her defasında ayrı bir sıkıntıya sokacak olan o faşistlerin ve ben büyüyünce faşiste dönecek olan tanıdıklarımın hışmına uğramadan evvel, Jules Verne’nin kitaplarını tekrar tekrar okuyan, babamın ansiklopedilerini karıştırıp coğrafya ve ülke bayraklarını ezberlemeye çalışan, tarihe karşı ilgi duyan, merak duygusu yüksek bir çocuktum. Ardından büyümeye başladım, büyümek her şeyi değiştirdi. Tanıdığım insanlar yavaş yavaş faşiste dönüştü ve ben, sanki onlar yetmiyormuş gibi yeni faşistlerle tanıştım. Açıkça söylemem gerekirse büyürken de yavaş yavaş farkına varmıştım bir şeylerin! İnsanların hareketlerindeki aşırılığı ve yanlışlığı sezebiliyordum fakat bu hareketlerin açıkça bir faşizm olduğunu anlamak için, önce delirip, sonra düzelmem gerekti.

Kendimi bildim bileli ortalamanın üstünde bir hayata sahip olmama rağmen ortalamanın altında bir moralle yaşıyor, düşünüyor, konuşuyor ve yürüyordum. O zamanlarda bunu kendimle alakalı bir sorun olarak yorumlardım. İnsanlar, insanların hareketleri, insanların düşünceleri, insanların bir sürü şeyi benim için dayanılmaz bir sıkıntı kaynağıydı. Kendime en yakın gördüğüm insandan tutun da benimle oldukça alakasız kişilerin bile en ufak bir sözü, bir bakışı, bir hareketi, bende bir baş ağrısına, nefes daralmasına sebep oluyordu resmen! Duruma böyle bakıldığında, bu gerçekten de benimle alakalı bir sorun gibi duruyor. Nasıl mutlu olacağını bilmeyen, hiçbir şeyden memnun kalmayan, her şeyde bir türlü kusur bulabilen birisi olduğuma inanmaya başladığım günler geldiğinde, bazı olaylar zinciri sonrasında hayatımın kırılma noktalarından birini yaşadım. Bu kırılma noktası, beynimde derin bir iz bıraktı. Bu iz, faşizmin farkındalığıydı. İnsanın insanla olan etkileşimindeki faşizmin farkına varmıştım. Birbirini sözleriyle incitebileceklerini uzun zaman önce keşfetmiş insanoğlu, birbirini sözleriyle öldürebileceklerini fark etmemiş gibi konuşuyordu.

Elbette dünyanın en çok acı çeken insanı ben değildim! Benden çok daha kötü şartlar altında yaşayan binlerce, milyonlarca insan vardı. Gerek fiziksel, gerek ruhsal olarak çeşitli sıkıntılar yaşıyorlardı ve benden daha da çaresizlerdi! Bu yüzden niye halime şükretmediğimi düşünür dururdum ki, günün birisinde kendime hak verdim. Dünyanın en çok acı çeken insanı da olsam, dünyanın en rahat, en keyifli insanı da olsam, şu gerçek değiştirilemezdi: Beynim artık çalışması gerektiği gibi çalışmıyordu. Bedenimi aklımla hissedebildiğim her noktada bir şeyler kesinlikle ters gitmekteydi. Kalbim eskisi gibi atmıyor, beynim eskisi gibi düşünmüyor, bilincim eskisi gibi beni yönetmiyordu ve işin daha kötüsü, tüm bu farklılığın farkında olsam bile elimden hiçbir şey gelmiyordu. Ve insanlar, bana yardım eli uzatmak yerine nefret söylemlerini ve suçlamalarını haykırdılar suratıma. Zaten her şey yeterince kötüyken, zaten moral olarak yeterince derine düşmüşken, bir de beni kendilerinden soyutlamam için her şeyi yaptılar. O yüzden böyle diyorum, dünya eskiden benim yurdumdu! Şimdiyse ciğerim acıyarak itiraf etmek zorunda kalıyorum kendime: “Memleket yok artık!” İşte bu noktada size bir sır vereyim, dünyanın en büyük çaresizliği, memleketsiz kalmış bir insanın yarınını düşünmesidir.

Bunun sebebi neydi? Dünyanın tüm topraklarını gözümde değersiz yapan, tüm aidiyet duygumu kilitli sandıklar içerisine hapseden o sebep neydi? Artık kendimi, bilincimi farklı hissetmeme neden olan, bana bir şeylerin kesinlikle ters gittiğini düşündüren o ‘şey’ neydi?

O kara günlerde geçirmiş olduğum birkaç sancı sonrasında fark ettim ki, bu sancıların belli bir takvimi ve kendine has özellikleri vardı. Normal bir karın ağrısı ile bu sancının bana yaşattığı karın ağrısı arasında duyusal olarak çok farklı şeyler hissediyordum. Sancı, herhangi bir ağrıdan daha farklı bir sinsilikte karnımda vuku buluyor, canımı, herhangi bir ağrıdan daha şiddetli bir şekilde acıtıyordu. Sindirim sistemimdeki organlar feci şekilde kasılıyor, iskelet sistemim bu acı karşısında tüm yapısını kaybedip, beni eğilmeye zorluyordu. Yani sancı başladığında dik durmak benim için imkansızdı, bu yüzden odamdan veya salondan kusmak için tuvalete giderken emeklemek zorunda kalıyordum.

Tuvaletin içine emekleyerek girip de klozete ulaştığımda, sanki vücut olarak bu anı bekliyormuşum gibi kusmaya başlıyordum. Kusuyordum, kusuyordum, midemde hiçbir şey kalmayana kadar kusuyordum. Ardından istiframın rengi siyaha dönmeye başladığında, boğazımdaki acı tadı öğürmemde hissederek o lanet anın içine sıkışıyordum. İstifra etme faslı bittikten sonra sancı biraz geçiyor gibi oluyordu, bir bardak su içiyordum, yatağıma emekliyor ve cenin pozisyonunda uyumaya çalışıyordum. Göz kapaklarım ağır ağır kapanıyordu, acısı biraz olsun azalmış sancım beni derin bir sarhoşluğun içerisine atıyordu. Yirmi veya otuz dakika sonra büyük bir acıyla tekrar açılıyordu gözlerim, öne doğru eğilerek etrafa çarpa çarpa koşturuyor, az önce içmiş olduğum suyu sanki sürahiden boşaltırcasına klozete akıtıyordum. Bu tatsız işlem gece boyunca yedi defa, sekiz defa, bilemedin on defa tekrar ediyordu. Peki ya sonra? Son kez de kusup, sancıyı vücudumdan atınca, yatağımda derin bir uykuya gömülüyordum. Belki on altı, belki on yedi saat sonra kan-ter içinde uyandığımda, dün yaşamış olduğum o krizin hiçbir etkisini hissetmiyordum vücudumda. Yaşamış olduğum bu travmatik krizler bir yana, canımı asıl yakan şey ise derdimi anlatabileceğim herhangi bir kimsemin olmamasıydı. Beni eriten, yavaş yavaş öldüren, ciddi bir hastalık bulunuyordu bedenimde, ne olduğunu bilmiyordum, bana yardım edecek kimsem de yoktu. Ne ailem ne arkadaşlarım ne de başka birisi! Dünyanın tam ortasındaydım, yapayalnız acı çekiyordum.

Aylar boyunca çeşitli hastanelerde süründüm durdum. Sindirim ve boşaltım sistemimdeki tüm organlarımın sağlamlığını kontrol eden bir sürü muayeneye girdim. Hatta iş endoskopi ve kolonoskopi derecesine kadar bile çıktı. Girdiğim her testin sonucunda beden sağlığımın yerinde olduğu söyleniyordu, artık iyice çıldıracak gibi olmuştum. Zira hiçbir yerimde kusur bulamayan doktorlar beni geçiştirmek için çeşitli ilaçlar veriyordu, hepsini düzenli olarak kullanıyordum fakat hiçbiri sancımı durduramıyordu. Birkaç kriz sonrası çıkarmış olduğum takvim sonrasında kendimi takip ediyordum, ne ilaç kullanırsam kullanayım aşağı yukarı tahmin ettiğim vakitlerde tekrar kriz geçiriyordum. Sanki kendini rutine almış bir sıfırlama mekanizması gibiydi, zamanı geldiğinde hiçbir ilaç onu ne durdurabiliyor ne de etkisini azaltabiliyordu.

Hayatımdaki bu korkunç belirsizlik, bir hastanenin Nöroloji biriminde görmüş olduğum Elektroensefalografi muayenesinden sonra çözülebildi. Kafamın her yerine değişik bir yapışkanla elektrot yerleştirdiler, yarım saat boyunca sessiz bir odada uzanmamı, gözlerimi kapamamı istediler. Bazen geldiler ışığı açtılar, bazen geldiler pencerelere vurdular. Beynimin dinlenme halindeyken elektriksel olarak nasıl hareket ettiğini, değişik uyaranlara karşı elektriksel olarak nasıl tepki verdiğini ölçtüler. Hüngür hüngür ağlatmamış olsa da hayatım boyunca beni en çok sarsan haberi de o gün, o doktordan aldım. Sonuçların çıkmasını bekledikten sonra ellerinde kağıtla aniden karşıma çıktığında, bana ilk olarak şunu söyledi,

“Pek iyi değil. Pek iyi değil…”

Oldukça uzman birisiydi bu doktor, bana deliriyor olduğumu tıp dilinde öyle bir anlattı ki sanki bir masal dinler gibi dinledim onu. Sözlerinin sonunda ise şunu sordu bana,

“Seni üzen şeyler mi var?”

İşte bu soruda az önceki delinin aslında şahsım olduğunu kavradım. Kafamı kaldırdım hafifçe, şöyle dedim doktora,

“Var… var biraz.”

İşte orada söylemiş olduğum ‘biraz’ kelimesi, ‘hayatımdaki her şey’ manasına geliyordu.

O gün hastanede yavaş yavaş deliriyor olduğumu öğrenmem moralimi oldukça bozsa da, aynı zamanda içten içe, insanlara karşı kazanmış olduğum bir zaferi kutluyordum. Bu zafer, düşündüklerimde ve söylediklerimde haklı olmamdı.

Dünyanın en dertli, en çok acı çeken insanı değildim ama artık açıktı ki, kötü bir durumdaydım. Bana acı veren manevi ve ruhsal sıkıntılar artık öyle bir noktaya gelmiş ve insanların üzerimdeki baskısı öylesine artmıştı ki, birleştiklerinde fiziksel bir acıya dönüşüyorlardı. Karnımı her tuttuğumda babamın yasına dokunuyordum! Karnımı her tuttuğumda çocukluk aşkım tarafımdan aldatılmama dokunuyordum! Karnımı her tuttuğumda bana arkasını dönen aileme dokunuyordum! Çok ağır bir ruhsal kriz yaşıyor, bunun bedelini de fiziksel bir acıyla ödüyordum.

Doktorun tedavi amaçlı yazmış olduğu antidepresan ilaçları eczaneden satın alırken, sanki hayattan oldukça keyif alan biriymiş gibi gülümsüyordum. Zira her ne kadar oldukça kötü bir durum içerisinde olsam da, ben, acı çeken ve çektiği acıya artık dayanamayacak kadar berbat bir duruma gelmiştim! Ailemin beni suçladığı gibi, mutlu olmayı bilmeyen, hiçbir şeyden memnun kalmayı beceremeyen, her şeyde kusur bulan, şımarık bir çocuk değildim! Evet, evet! Ben onların defalarca söylemiş oldukları gibi ‘şımarık’ bir memnuniyetsiz değil, artık daha fazla sıkıntı çekemeyecek kadar müşkül duruma düşmüş bir deliydim.

İşte o gün anladım ki, insanların söylediği gibi birisi değildim ben. Elini taşın altına sokamayacak, adam olamayacak, sorumluluk yüklenemeyecek birisi olduğum iddia ediliyordu ve hastaneden çıktığımda öyle birisi olmadığımı, sosyal faşizmin etkisi altında yitip gitmek üzere olan bir değer olduğumu öğrendim. Sahiden suçlu olduğum için değil, insanlar beni suçladığı için suçlu olan birisiydim. Sahiden başarısız olduğum için değil, insanlar bana başarısız olduğumu söylediği için başarısız olan birisiydim. Aptal birisi olduğum için değil, insanlar bana aptal olduğumu hissettirdikleri için kendini aptal hisseden biriydim. O gün farkına vardım ki sorunlu birisi değildim, ben, sosyal faşizmin kurbanıydım. Birkaç gün sonra tek başıma Büyükçekmece sahilinee çıktığımda, bir kayalığın üzerine oturmuş, antidepresan etkisi altında denizi dakikalarca seyredip, bir şeyler ve bir şeyler üzerine düşünmüştüm. Sosyal faşizmin hışmına uğrayan tek kişi ben değildim! Benim gibi bir sürü insan, günümüz vebası sayabileceğim bu toplumsal hastalıktan nasibini alıyordu. İşte o gün, denizden esen tuzlu rüzgarı ciğerlerime çektikten sonra şöyle fısıldadım dünyamıza: “Merhaba.”