Faşistlere Merhaba – 7

Daha önce ev anahtarının ne kadar kutsal olduğunu düşündünüz mi? İnsan ancak, artık içine girdiğinde kendisini rahatlatan bir yuvası olmadığında ev anahtarının kutsallığını anlayabilir. Eğer kendinizi güvende hissedemiyorsanız, cebinizde bir sarayın anahtarı olsa bile hiçbir önemi yoktur. O anahtarı öylece cebinizde taşır, anlam ve kıymetini bilemezsiniz. Tam tersi durumda ise şöyle olur; içeri girdiğinizde tüm sorunlarınızı kapının dışında bıraktığınız bir eviniz varsa, o anahtar sizin için hayatın anlamı gibidir. Anahtarı cebinizde her hissedişinizde, anahtar her aklınıza geldiğinde ya da onu her elinize aldığınızda, sıkıntılarınıza karşı dünyanın en güçlü silahına sahip olduğunuzu fark edersiniz. Ve bir ev anahtarına bile sahip olamayan binlerce insan hatırınıza düşer, ne kadar da şanslı olduğunuzu düşünürsünüz.

İşte, maruz kaldığım sosyal faşizm bana öylesine yakın bir yerden ve öylesine ciddi bir şekilde geldi ki, ev anahtarının kutsallığını unutmuştum. Her gün kullandığım, her gün cebimde taşıdığım, evdeyken sürekli olarak masanın üzerinde gözüme takılan o metal parçanın benim için hiçbir anlamı yoktu. Çünkü hiçbir yere kalmamıştı aidiyetim.

Can sıkıcı ama bir o kadar da eğlenceli, kasvetli ama bir o kadar da neşeli, çirkin ama bir o kadar da güzel bir yerden, hatıraları asla çürütülemeyen bir semtten ayrıldım seneler önce. Çocukluğumun ve ergenliğimin geçtiği o sokaklara yolum düştüğünde kendimi oraya ait hissedemiyorum fakat bir yandan orayı tamamıyla terk etmiş olduğumu da kabullenemiyorum. Caddelerinde yürümeye başladığımda bir de bakıyorum ki ne tanıdık bir yüz var ne de bana seneler öncesini hatırlatacak elle tutulur, gözle görülür, somut bir obje! Binalar var, bunların çoğu aynı binalar fakat farklılar, eskisi gibi de değiller! Sokaklar da aynı fakat hepsi bir yandan feci şekilde değişime uğramış gibi! O an anlıyorum ki, ben burayı terk etmemiş olsam bile burası beni terk edeli çok olmuş. Kafamdaki hatıralarını silemediğim bu semt, kendi izlerinde benim hatıramı çürütmüş. Meğerse aşıp da gelmemişim onca yolu, hayat çekmiş ayaklarımın altından bu toprakları. İşte ben, geleceğin içerisinde bunun acısını çekmekteyim. Bunun suçu ise ne gelecekte ne de hatıralarını çürütemediğim o semtte. Bunun suçu, sosyal faşistlerde. Onlar yüzünden aylar boyunca adım atamadım memleketime ve yıllar sonra geri döndüğümde bir de bakıyorum ki, memleketim beni unutalı çok olmuş! Artık burası seneler boyunca oturduğum, dolaştığım yer değil. Artık burası çocukluğumun ve ergenliğimin geçtiği yer değil. Burası geçmişime ev sahipliği yapmış semt değil. O semt hala bir sürü hatırayla kafamın içerisinde yaşamakta lakin hem ben onu hem o beni terk etmiş.

Nadiren de olsa tanıdık bir yüze denk geliyorum bu sokaklarda. Tabii bu tanıdık yüz benim arkadaşım değil, dostum değil, ahbabım değil! Bu kişi, seneler evvel sokaklarda ara sıra gördüğüm küçük bir çocuk. Seneler önce ona sadece uzaktan birkaç saniye baktım ve hayatıma öylece devam ettim. Onunla konuşmadım, muhabbet etmedim, sadece gördüm. Şimdiyse seneler sonra tekrar görüyorum onu burada, ne o burayı terk etmiş ne de burası onu. Kalmış öylece burada ve bir faşiste dönmüş o da! Ben buralarda yokken büyümüş, sonra bir ara adam olmuş ve şimdi karşıma çıkıyor! Bir ara adam olmuş ve şimdi, o nefret dolu gözleriyle beni süzüp, kimi zaman dudak bükerek beni küçümsüyor! Sanki bu topraklarda ben hariç herkes faşist olmuş da, ben de faşizme karşı faşist olmuşum. Ama biliyorum benim gibiler de var! Toplumun faşizme kayan o baskısından ve hareketlerinden artık yeterince bıkmış, delirme seviyesine ulaşmış, belki de delirmiş o insanlar da var, eminim! Bir yerlerde kan kusmaya devam ediyorlar ve arkalarından yavaşça onlara yanaşıp, sırtlarına elimi koyacağım. Onlara şöyle söyleyeceğim: “Kalk ayağa, kan değil kin kusalım. Kalk ayağa, faşizmi vurup, faşistleri kurtaralım.”

Friedrich Nietzsche yıllar evvel şöyle diyordu: “İnsan, yenilgiye uğratılması gereken bir şeydir.” Şimdiyse ister memleketimin sokaklarında, ister yabancı caddelerde yürüyeyim, gördüğüm tek şey, çeşitli derecelerdeki sosyal faşistler! Başkalarının düşüncesine pek önem vermeyen, kendi düşüncesi dışında olan her fikri kendince yanlışlayabilen, bir şeyler öğrenmekten aciz ve daha önceden kazara öğrenmiş olduğu şeylerin propagandasını her fırsatta yapan, sahip olduğu vicdanı insan canına yeterli derecede önem vermekten yoksun, sarf ettiği kelimelerin ağırlığını çekmeyen, etrafındaki insanların hayatına olur olmadık karışan ve insanların yaşamı üzerinde haddinden fazla etki ve yargıya sahip olmak için çabalayan bir hayvan türü karşılıyor beni kaldırım kalabalıklarında. Onlarca yıl evvel Nietzsche şöyle sesleniyordu insanlara: “Sizler, üstüninsanın babası, annesi, dedesi, anneannesi olun! Kendinizi kurtaramayacaksanız bile çocuğunuzun, torununuzun, neslinizin kurtulması için çabalayın! Üstüninsanı bilin, üstüninsanı yetiştirin.”                        

“Tanrı öldü.” diyen Nietzsche öldü. Şimdi isterseniz Tanrı’yı canlandırın, isterseniz Nietzsche’yi diriltin! İkisi de bakarsa eğer bugün insanlığa, aynı şeyi söyleyeceklerdirir: “Yazık!”

Yıllar evvel bu dünyada üstüninsan hayaliyle yaşayan, onu yücelten, onu kutsayan ve onu dillendiren bir adam varken, biz niye hayvan olduğunu bile kabullenemeyen hayvanların torunları olduk? Bu dünyadaki hayaller bir zamanlar ‘üstüninsan’ rüyasıyla yaratılırken, gelecekteki insanlar niçin sosyal faşistlerle doldu taştı?

Ey aklı çalışan, kendini özgür hisseden, etrafa bakan gözleri açık olan sosyal faşistler! O büyük aptal yığına söyleyecek bir şeyim kalmasa bile, size her defasında şunu soracağım: “Nasıl fark edemiyorsunuz faşist olduğunuzu? Hiç onlara söylemediniz mi, hiç kendi kendinize düşünmediniz mi, duyun sesimi: Beyin sanrılar diyarıdır! Onun düşündüğü her şey, öyle alelacele savunulamaz! Sizlerse, tamamına ancak sizin inanabildiğiniz o düşüncelerin savaşını her yerde veriyorsunuz! Bunun içi boş bir savaş olduğunu, kimsenin kazanamayacağını ve tek etkisinin toplumdaki bireylere çeşitli zararlar olduğunu ne zaman fark edeceksiniz?

Sizler, sosyal faşistler! Her şeyi biliyormuş gibi konuşursunuz, hiçbir şey bilmiyormuş gibi hareket edersiniz ve sadece linç etmeyi bilirsiniz! Ne zaman farkına varacaksınız, öfke ve nefretle savunduğunuz o şeylerin, içini sadece insanın doldurduğu, aslında içi boş anlamlar olduğunun?

Gerçeklik aslında çok ilginçtir, çünkü değişir. Gerçekliğin değişmesiyse fikirlerin değişmesi demektir. Sizin yaptığınız şey ne peki? Siz kendinize bir fikir yarattınız ve gerçekliği onun içine soktunuz. Oysaki sizin kendinize bir gerçeklik yaratıp, fikirleri onun içine sokmanız gerekirdi! Şimdi gerçek, sizin fikirleriniz gibi hissediyorsunuz ve bunun savaşını veriyorsunuz. Oysaki gerçeği fikirlerinize değil, fikirlerinizi gerçeğe yontmanız gerekirdi. Neyi savunduğunuz önemli değil, yarattığınız tüm o soyutluğun temeli yanlış! Ben, sizi uyarmaya geldim ve bıkmadan, usanmadan aynı şeyleri fısıldayıp duracağım kulaklarınıza.

Siz de haklısınız, ne yazık ki siz de haklısınız. Pek çok insanın varlığına isyan etmediği, birçok insanın da mükemmel olduğunu savunduğu bu yüzyıldaki sistemimizin ‘insan’ gibi yaşama vergisi çok ağır. Eğer yirmi birinci yüzyılda ‘insan’ gibi yaşamak istiyorsanız, kendinizi bu yaşamdan soyutlamanız gerekecek. Yalnızlığa gömülmeniz, gerekirse çıldırmanız gerekecek. Kimsenin sizi arayıp sormadığı o akşamlardan birisinde, karnınıza saplanan sancı yüzünden tir tir titremeniz, acıdan ağlamanız, intihar etmeyi düşünmeniz, emekleyerek kusmaya gitmeniz gerekecek! Eğer yirmi birinci yüzyılda ‘insan’ gibi yaşamak istiyorsanız, sevdiğiniz herkesi karşınıza almanız gerekecek! Sevgi nedir bilmemeniz, şefkatin en ufak dozunu bile tatmamanız gerekecek. Mutsuzluğa alışmanız, kendinizi ait hissetmediğiniz o kalabalığa karışmanız gerekecek. İçinizin sürekli buruk olmasına alışmanız, kimse tarafından hak ettiğiniz saygıyı görmemeyi kafanıza takmamanız gerekecek. İnsan gibi yaşamanın vergisi ağır mı geldi? O zaman yavaş yavaş faşiste dönmekte haklısınız! Size çok kızıyorum ama aynı zamanda da kızamıyorum işte! Bir kere geldiniz bu dünyaya, ondan zevk almak istiyorsunuz ve bu uğurda faşist olup olmamak çok da önemli değil sizin için. Keşke ben de sizin gibi olabilseydim, en azından delirmezdim! En azından aylar boyunca çeşitli ilaçlar etkisinde etrafta salak gibi dolaşmazdım! En azından bu kadar acı çekmez, bu kadar suçlanmazdım! En azından, belki sevdiklerimle aram bozulmazdı.

Kendime kötü bir haberim var ki, bir kez sosyal faşizme karşı tavır almak, her şeyi geri dönülmez bir yola sokuyor. Sizler sosyal faşizme uğrayıp, buna sosyal faşizmle karşılık verebilirsiniz ancak ben bir kez bu yolu seçmedim ve bir daha asla sosyal faşist olamam. Bana faşistçe yaklaştılar, sustum. Faşistçe konuştular, sustum. Faşistçe davrandılar, sustum. Ben de onlara bir faşist gibi karşılık verebilirdim ama vermedim, niye vermedim bilmiyorum ama sonuç olarak vermedim, belki de veremedim. Ve bu tepkisizliğim, her şeyi zihnim ile kalbimin derinliklerine atmam, bir şey değiştirdi bende. Size sizin gibi davranmamam, sizinle benim aramdaki farkı meydana çıkardı, bir anda sizi gördüm! O kocaman sivri dişlerinizi, salya akan ağzınızı, kurumuş kan izi olan tırnaklarınızı, acımasızlığınızı, o canavar ruhunuzu gördüm! Gözlerinize baktım ve orada cehenneme tanıklık ettim. Şimdi sizden tek bir dileğim varsa, o da dönüp aynaya bakmanız olacaktır. Aranıza girince etrafa ışık saçmaya başlayan bir bilgin olmadığımın farkındayım ama size baktığımda, insanın canını acıtan cehaleti rahatlıkla görebiliyorum! Duyduğumda ruhumu derin bir sıkıntıya iten o küçük hesaplarınızı, fark ettiğimde sinirlerimi bozan o sinsi davranışlarınızı görebiliyorum. Sözlerinizdeki, eylemlerinizdeki, görüşlerinizdeki o yanlış evrimleşmiş niyetleri görebiliyorum!

Sizin gibi sosyal faşistler türedi bir yerlerde ve çoğaldı giderek. Tüm masumiyetini kaybetmeye başladı toplum ve insan. Belki de üstüninsanın dedesi olabilecek her baba, bir sosyal faşist yetiştirdi dünyaya. Her şeye saygısız, her şeye sevgisiz, her şeyi eleştiren insanlar yetiştirdiler. Acaba şimdi gülüyorlar mıdır aptala çevirdikleri bu topluma bakıp? Acaba şimdi seviniyorlar mıdır bu ahlaksız başarılarına? Acaba öldüklerinde, vicdanları rahat edecek mi?

Sizler bir dinin, bir felsefenin, bir siyasi partinin, bir milliyetin, bir ırkın, bir cinsiyetin, bir yemeğin, bir kültürün, bir kıyafetin, bir mesleğin, bir konumun, bir mutluluğun, bir hayvanın bile faşizmini yapıyorsunuz! Peki ya siz, sizlerin vicdanı rahat mı?

Diyorsunuz ki: Ben a dinine inanıyorum ve sokağımda b dinine inanan biri yaşayamaz!

Diyorsunuz ki: Determinist olan insan, iflah olmaz bir aptaldır!

Diyorsunuz ki: C partisini tutan vatan hainidir!

Diyorsunuz ki: D milliyetinden kimselerin burada ne işi var!

Diyorsunuz ki: E ırkından olan insanların hepsini öldürmeli!

Diyorsunuz ki: Kadınlar evde oturmalı ve oradan çıkmamalı!

Diyorsunuz ki: F yemeğini yiyenin midesi kanalizasyon suyunu bile kaldırır!

Diyorsunuz ki: G kültürü ne garip, insan böyle nasıl yaşayabilir!

Diyorsunuz ki: Kısa pantolon giyen erkeğe erkek demem!

Diyorsunuz ki: Ben tıp okudum, tabii ki de hepinizden üstünüm!

Diyorsunuz ki: Seni pis işçi, burada ne işin var!

Diyorsunuz ki: Şununla mutlu olan da ne bileyim, hayatından keyif almasını bilmeyendir!

Diyorsunuz ki: Evinde kedi besleyen de en az kedisi kadar nankördür!

Ey sizi sosyal faşistler, siz bir şeyler söyleyip diyorsunuz fakat bir türlü anlayamıyorum sizi. Herhalde Nietzsche görseydi sizi, ilk yapacağı şey şu satırları yazmak olurdu:

“Arıyorlar kavgaya bir neden,
ne istediklerini bile bilmeden.”

Savunduğunuz şeyi bile bilmeden ortaya kışkırtıcı laflar atmakta üstünüze yok. Ağzınızda bir şeyler ve bir şeyler geveliyorsunuz, ortaya mantıklı sözcükler değil, bir manyağın kusmuğu çıkıyor. Romandaki karakterler gibi konuşmaya, küçük dünyalarınızda edebiyat yapmaya çalışıyorsunuz. Sizler, bir romanın içerisine sıkışıp kalmak isteyen insanlarsınız ve hayatınızı bir filme çevirmek için elinizden geleni yapıyorsunuz! İnsanlara verdiğiniz selamlarda bile tarihe bir not düşme telaşı var. Size daha ne diyebilirim ki? Hayallerinizdeki gibi hayatlar yaşamak için kendinizi ne kadar değersiz hale çevirdiğinizin farkında değilsiniz ve o ‘büyük’ hayallerinize ulaşamadığınız her anda, insanlara faşist gibi yaklaşmakta hiçbir sakınca görmüyorsunuz.

Kendini objektif bir şekilde yargılayan canlı, insandır. Hiçbir kartal niçin uçtuğunu, hiçbir solucan neden toprağın içinde yaşadığını düşünmez. Onlar, içgüdüsel olarak uçar, içgüdüsel olarak sürünür, içgüdüsel olarak yüzer, içgüdüsel olarak yeşerirler. İnsanı hayvanlar aleminin dışında düşünmek doğru bir hareket değildir fakat hayvanlardan ayrıldığı noktalar vardır. Bu noktaların bana göre en çarpıcısı da işte budur: İnsan, varlığını ve yaptığını yargılayabilen belki de tek hayvandır.

Bundan hareketle rahatlıkla söyleyebilirim ki, bırakın Nietzsche’nin savunduğu üstüninsanı, insan olabilmek için bile önümüzde uzun bir yol olduğunu düşünüyorum. Nietzsche kadar iyi niyetli veya olumlu düşünebilen biri değilim: Sizi gördüm, size tanıklık ettim, sosyal faşizminizin hışmını damarlarımda hissettim, kendimden başka kimseyi tanımadığım bir kentte, salondaki halının üzerinde kriz geçirip tir tir titredim ve bu acı tecrübelerime dayanarak rahatça söyleyebiliyorum bunu: “Yanlış yolda evrimleşmeye başladık. Çünkü kendimizi yargılamaktan gün geçtikçe uzaklaşıyoruz.”

Elbet bir gün karşıma beni anlayabilecek birisi çıkacaktır. Gözlerime bakacak, içimdeki o parıltıyı görecek ve bana katılacaktır! Büyük bir heyecan yaşayacak ve bana,

– “Hadi! Hadi!” diye bağıracaktır.

Ona şöyle söyleyeceğim,

– “Vakti gelince savaşacağız.”

– “Vakit ne zaman gelecek?”

– “Onu hissedeceğiz, hissedeceğiz.”

Susacak, bir şey demeyecek. Şöyle söyleyeceğim ona,

– “Zamanı geldiğinde sakın unutma bunu: Düzgün dövüşeceğiz!”

Şaşkınlık içinde bunu soracak belki de bana:

– “Ama onlar faşist, onlar faşist!”

Şöyle söyleyeceğim ona sadece, eminim ki anlayacaktır beni:

– “Kan dökmeyeceğiz, asla kan dökmeyeceğiz! Biz faşistleri değil, faşizmi yok etmeye yemin ettik!”