Öznel yargıların, bilginin, yeteneğin, düşüncenin, kişisel seçimlerin, en ufak tercihlerin ve hatta renklerin bile faşizmi yapılmaya başlandı. İnsanlık, herhangi bir şeyin fanatiği ve herhangi bir şeyin can düşmanı olmak için birbiriyle yarışır hale geldi. Hemen ardından da kendine hiç bakmadan karşısındakini acımasızca eleştirme haddini kendinde buldu. Kendini bir yere mâl etmek çabası ve insanlara karşı düşüncesizce, duygusuzca girilen anlamsız çatışmalar büyük bir çelişki yaratmaya başladı. İnsanlar, kendilerini özel hissetmek için farklı olmaya çabalıyor ve kendini, farklı gördüklerini ezmekten asla alıkoymuyor, onları küçümsüyor! Şunu şöyle bir örnekle açıklayabilirim: Bin kişilik bir grupta kırmızı ayakkabı giyen tek insan, o aynı bin kişilik grupta yeşil tişört giyen tek insana diyor ki, “O yeşil tişört ne? Kendini bir şey mi zannediyorsun sen? Havan kime?”
İnsan farklı olmak için çabalıyor ve farklı birisini gördüğünde, o farklılığa faşizm uyguluyor. Çıldırmış vaziyetteyiz. Çünkü bizlere hiçbir zaman farklılıklarımızla yaşamamız gerektiği söylenmedi. Bizlere her zaman, farklılıklarımız için savaşmamız gerektiği aşılandı. Ondan sonra farklı azınlıklar türedi, güçlendi ve kendini muhalif, entelektüel sananlar bile faşizmin adamı oldu. Sıradanlığa meydan okumaya, bizden farklılara faşist davranmaya başladık, çünkü bunda bir özgürlük yattığına inandık.
Alman Sosyolog Georg Simmel’e göre: Birey, sosyal ortamdayken kendini ifade etmek ister ancak özellikle şehirlerde, bireyler arasındaki temaslar veya etkileşimler bireyin kendini yeterince ifade edebilmesi için çok kısadır. Bireyselleşmiş olmak bile bu noktada yetersiz kaldığından, bu kısa temas sırasında birey, kendini ifade edebilmek için çarpıcı ölçüde karakteristik görünme telaşına düşer. Bu nedenle etrafındakilerin dikkatini çekebilmek için kasıtlı bir şekilde farklı davranmaya, farklı görünmeye, farklı konuşmaya başlar. Ancak farklılık içerikte değil, sadece biçimdedir.
Bunu biraz yayarak konuşmak gerekirse, şöyle söyleyebiliriz: Teknolojinin hızına hız katarak geliştiği son birkaç yüzyılda, insanlar o küçük köylerinden çıkıp büyük şehirlere taşındı. Şehirlerin nüfusları giderek arttı fakat nüfus bunu kaldıramadı. Dayanışma yeteneği, nüfusun artış hızıyla yarışamadı ve hatta geriledi. Bir zaman sonra da şehirlerde, beraber yaşamayı pek beceremeyen, köy yaşamını unutmaya yüz tutmuş modern kalabalıklar oluştu. Oldukça ivedi bir biçimde meydana gelen bu gelişmeler, insanın geçirdiği her türlü evrimden çok daha hızlıydı. Yüzyıllarca köylerde, kasabalarda veya şimdi olsa ‘kasaba’ diyeceğimiz şehirlerde yaşayan insanlık, kendini çok kısa bir süre sonra metropollerde, büyük kentlerde buldu. Bu hızlı değişime ayak uyduramayan insanlarda, daha önce hiç rastlanmamış ya da nadiren rastlanan belli başlı psikolojik sorunlar baş gösterdi. Bir süre sonra bu psikolojik sorunların görülme sıklığı o kadar arttı ki, şehirlilerin günlük yaşantısına girmeyi başardı. Belki de bin sene evvel ezkaza depresyona girmiş birisi kendisine neler olduğunu anlamlandırmaya çalışırken, günümüzde, sokakta gördüğümüz her dört-beş insandan birisi depresyonda ve bunların bir kısmı intihara meyilli.
Peki ya sorun ne mi? Ahalinin nüfusu arttı ve insanların kendilerini yalnız hissetme duygusu, ahali nüfusu arttıkça büyüdü. Etrafta ne kadar çok insan varsa, insan kendini o kadar yalnız hissetti. Normalde tam tersi olması gerekmez miydi? Etrafta daha çok insan olması demek, daha fazla etkileşime girmek demek anlamına gelmez mi? İşte, insanlık bunun cevabını buldu.
İnsanları psikolojik açıdan etkileyen şey, yavaş yavaş içine hapsolmaya başladıkları yalnızlıklarıydı. Bir şehirli, herhangi bir köylü ile karşılaştırıldığında daha fazla insan tanıyordu fakat herhangi bir köylüyle oranlayınca, daha az insana derdini anlatabiliyordu. Peki ya bunun sebebi neydi? Daha önce de dediğim gibi, etrafta daha çok insan olması demek, daha fazla etkileşim olması demek manasına gelmez miydi? Sorun şuydu: Kişi, normaldi.
Etrafta onun gibi ‘normal’ insanlar oldukça fazla vardı ve bu yüzden kişi o büyük kalabalığın içinde kayboluyor ve bu yüzden kendini yalnız hissediyordu. İnsan dediğimiz varlık, şehirler büyüdükçe alelade bir objeye dönüştü. Bunu belki de içgüdüsel, belki de bilinçli bir şekilde fark ettik ve kendimizi farklı olmaya zorladık.
Alman Sosyolog Georg Simmel’in dediği gibi: İnsan, şehrin kısa temaslarında kendini ifade edecek zamanı bulamıyordu, kalabalığa karışıyordu. Bunun sonucunda çarpıcı ölçüde karakteristik görünme telaşına girdi. Tabii bu farklılık içerikte değil, biçimde olduğu için hiçbir zaman kişi içerisinde hazmedilemedi ve ‘farklı’ olan’, başka bir ‘farklı olan’ gördüğünde, rahatlıkla onu sahtekarlıkla suçlayabiliyor! Çünkü kendisinden biliyor ki, karşısındaki sahtekar.
İlgi görmek isteyen, normalliği kaldıramayan insanların içerisine düşmüş oldukları çarpıcı ölçüde karakteristik görünme telaşı önce kalabalık şehirlerde yayılmaya başladı. Buralarda veba gibi etrafa sıçradı ve modern teknoloji sayesinde, köyünden kasabasına gitmedik yer bırakmadı. İnsanı zoraki bir farklılığa iten şehirlerin yerini, insanı daha da zoraki bir farklılığa, utandırıcı bir farklılığa iten, internet aldı. Artık insanlar kendilerini burada ifade etmeye başladı ve Simmel’in dediği çarpıcı ölçüde karakteristik görünme telaşı, sosyal medyada can alıcı noktalara ulaşmış halde. Kısa sayılan şehir temaslarından daha da kısa temaslara sahip olan sosyal medyada insanların ilgi çekebilmek için ne tür maymunluklara başvurduğunu burada anlatacak değilim.
İş burada da bitmedi. Sahici olmayan bu farklılık hızlıca sahiplenildi! İnsanlar önce ilgi çekmek için farklı davrandı, sonra da gerçekten farklı olduğunu düşünüp, o farklılığın içine girdi. Bu insanlar, önce kendi kendine bir olay yaratıp, sonra da yaşandığına canı gönülden inanan bir şizofren hastası gibi!
Ardından, sahici olmayan bu farklılığı sahiplenen ‘farklılar’, inandıklarının, düşündüklerinin ve öznel yargılarının faşizmini yapmaya başladılar. Sosyal medyanın kullanımı arttıkça ve bu yakın temas içgüdüsel olarak fark edilip, karakteristik ve farklı olma dürtüsü insanlara yayıldıkça, herkes yavaş yavaş inandıklarının faşizmini yapmaya başladı. İnsanlar sadece bilgilere değil, birbirlerine de ulaştıkça bu faşizm katlanarak arttı. Sırbistan’da oturan birisi, Malezya’da oturan birisinin az önce veya geçen akşam paylaştığı fotoğrafı görebiliyor ve belki de sırf adamın suratını kendi estetik yargılarına uygun bulmadığı için ağza alınmayacak küfürler yazabiliyor! Teknolojinin geldiği yere ve kullanıldığı şekle bir bakın! Koskocaman bir hayal kırıklığı olsa gerek. Rahatça avlanması için eline silah verilen bir Neandertal’in, namluyu götüne sokup çıkartması gibi bir şey bu.
Bireyin sosyal hayat kalitesini düşüren şey, işte tam olarak budur. Kalabalıklaşma sonucu ortaya çıkan farklılaşma dürtüsü ve teknolojinin tam da zamanında(!) gelişmesiyle insanlığın çıldırması.
‘Çoğunluktan farklı olmak’ dürtüsü, bir süre sonra ne yazık ki, ‘farklılığının zaferini kazan’ fikrine dönüştü. İnsanlar ilgi çekebilmek için önce sahte bir farklılığa attılar kendilerini, sonra onu ‘gerçek’ zannettiler ve şimdi fırsatını buldukları her yerde bu farklılığın faşizmini yapıyorarlar.
Bir adam ile aynı düşünceyi paylaşmıyor musun, kendi düşüncelerini haykır ve onun düşüncelerini aşağıla!
Bir adam ile aynı hayalleri paylaşmıyor musun, kendi hayallerini haykır ve onun hayallerini aşağıla!
Bir adam ile aynı değerleri paylaşmıyor musun, kendi değerlerini haykır ve onun değerlerini aşağıla!
Çünkü sen gerçekten doğrusun, o ise, yanlış düşünen ve fikirleri düzeltilmesi gereken kötü bir insan. Çünkü sen gerçekten farklısın, o ise yalandan.
İnsanlar kendilerini bir foseptik çukurunun içine attı ve başkaları da onlara özenip, çukurun içine girdi. Şimdi çukurlarından geri kalktılar ve bizim mis gibi kokan, tertemiz giysilerimize bakıp diyorlar ki, “Normalsin! Hiçbir şey bilmiyorsun! Hiç çabalamamışsın!”
Belki farklıyız, belki değiliz. Belki hiçbir şey bilmiyoruz, belki de her şeye hakimiz. Belki hiç çabalamadık, belki de terlerimiz şelale gibi aktı alnımızdan. Öyle ya da böyle, sanane bundan! Faşizmini, bizim gibi insanlara yapma. Faşizmini, gerçeklerini bokun içerisinde arayacak kadar aptal olmayan insanlara yapma.
Üstü başı pislik içinde bir insan karşınıza çıkıp da inancınızla, düşüncenizle, fikirlerinizle alay ederse, kendi inancını, düşüncelerini ve fikirlerini dayatırsa, ona şöyle söyleyin:
“Eğer Tanrı varsa, cenneti benim sayemde yarattı. Eğer Tanrı varsa, cehennemi senin yüzünden yarattı. Ve eğer doğmadan önce en ufak bir günah işlemişsem, Tanrı seni bu yüzden karşıma çıkardı.”
İyice iğrençleşmeye başlayan bu yaşamda, kaşı güzel olduğu için kaşının faşizmini yapan, burnu güzel olduğu için burnunun faşizmini yapan ve hatta nihilist olduğunu söylemesine rağmen bilgeliğine övgüler sıralayanı bile gördüm. İnsanlar kendileri adına bir doğru üretip, onu başkalarına dayatmak, bu doğruları kullanarak başkaları üzerinde üstünlük sağlamak, doğrularıyla hava satmak için birbirleriyle amansız ve isimsiz bir yarış halinde. Eğer faşist şekilde davranmasa; düşüncelerine, bilgilerine ve doğrularına hayran kalabileceğim bir sürü insan, sadece kendini yanlış ve bir o kadar da bencil ifade ettiği için, sözlerinde bazen sinsi bazen de açıkça bir saldırganlığa başvurduğu için, ona baktığımda sadece insanlıktan tiksiniyorum. Kimseden vakur olmasını, alçakgönüllü davranmasını bekleyemem ama faşist olursa ona asla saygı duymam.
Açıkçası burada büyük bir çelişki var, bundan daha önce de bahsettim. Sosyal faşistlerin en büyük sorunlarından birisi, karşılarındaki insana ne sevgi ne de saygı besleyebiliyor olmalarıdırlar. Aslına bakılırsa hiç kimse ‘insan’ denen varlığı sevmek zorunda değil fakat zoraki de olsa saygı duymak durumundadır. Ve sosyal faşistleri tam anlamıyla sosyal faşist yapan da, saygısız olmalarıdır. Onlar bir başkasının hiçbir şeyine saygı duymazlar ve onlar için saygı duyulacak tek şey, öznel yargılarıdır. Herhangi bir ‘kin’ duygusu taşımasam bile, ben de sosyal faşiste saygı duymam, duyamam. Peki ya onlar saygısız oldukları için faşistken, ben onlara karşı saygı beslemediğim halde nasıl olur da onlara karşı faşist olamam? Bunun cevabı aslında çok basit. Zira ben bir başkasına bir şeyler dayatmak meselesini ‘terbiye’ meselesi olarak değil, ‘ahlak’ meselesi olarak ele alıyorum. Onlara saygı duymayabilirim ama bu beni faşist yapmaz. Beni faşist yapmayan şey, buna ahlakımın müsade etmemesidir. Hatta ve hatta bırakın düşüncenin ve farklılığın faşizmini, kendi tecrübelerim sonrasında oluşturduğum nasihatleri bile kendimden başkasıyla paylaşmam. Bu yüzden şahsıma yakıştırılabilecek sıfat ‘faşist’ değil, ‘saygısız’ olabilir.
Herkesin çıldırmış gibi farklı olmaya çabalaması, herkesin faşizmini yapacağı bir şey araması ve bulması, haddi olmayan konulara karışması beni öylesine derinden etkiledi ki, hayat hakkında biriktirmiş olduğum tüm manayı çok kısa süre içerisinde öldürmek zorunda kaldım. Zira bir vakit sonra düşüncelerimi kafamın içerisinde seslendirdiğim zaman bile, duyduğum tek şey bir orangutanın inlemesi oldu. Ve emin olun, bu pek farklı bir şey değil. Kesinlikle değil.
Belki de bir sürü insanın en azından çocukken dahi olsa birkaç dakikalığına düşündüğü ve belki de hayatı boyunca bu düşüncenin aslında bir felsefi akım olduğunu bilmediği bir öğreti vardır, bu öğretinin adı ise Nominalizm, yani Adcılık’tır. Vakti zamanında skolastik düşüncenin yıkılmasında etkili olmuş bu felsefi akım, öğrenildiğinde insanın ufkunu çok olmasa da bir miktar genişleten, öte yandan da “Ben sanki bunu düşünmüştüm!” diye iç geçirten, kesinlikle öğrenilmesi gereken bir konudur.
Antik Çağ’daki Sofistler tarafından temeli atılan Adcılık öğretisine göre genel kavramlar, kurallıca çıkarılan seslerden başka hiçbir şey değildir. Yani, benim büyük bir öfke ve sabırla yazmış olduğum yazıları sayfalar boyunca okudunuz, bu noktaya geldiniz ve size diyorum ki, benim yazdığım, sizinse okuduğunuz tüm bu kelimeler, atmosferimiz dışına çıkınca bir orangutanın iniltisinden veya bir sarıasma kuşunun cıvıltısından daha anlamlı değil.
Adcılık şunu savunur: Kavramların, sözcüklerin, tanımların, tasarımların ve dillerin gerçek ya da nesnel hiçbir varlığı veya anlamı yoktur. Bu anlayışa göre tüm bu şeyler anlamsızdır, sadece insanoğlu onlara bir anlam yüklemiş olduğu için anlamlı gözükürler. Eğer ben buraya ‘elma’ yazarsam, bir sürü insan onun bir anlamı olduğunu savunacak, eğer ben buraya ‘felijyon’ yazarsam, bir sürü insan onun anlamsız olduğunu savunacaktır. Buradaki fark, insanın elma kelimesine bir anlam katmış olmasına rağmen felijyon diye bir kelime üretip, ona bir anlam bahşetmemiş olmasıdır.
İşte bu yüzden bir tek kendime nasihat eder hale geldim ben! İnsanlara bir şeyleri dayatmayı bırakın, akıl vermeyi bile kestim. Ancak-fakat dönün de bir insanlara bakın!
Önce sahte bir farklılığa büründüler, kendilerini bile kandırıp, ilgi çekmek için olmadıkları biri gibi davranmaya başladılar.
Ondan sonra, bu farklılığı tam olarak hazmedemediler fakat bir kez bir yola girmiş olduklarından oradan devam ettiler ve bir vakit sonra sahip oldukları her şeylerini ‘gerçekleri’ sandılar.
Ondan sonra, gerçek sandıkları o şeyleri çığırmaya başladılar. Dikkat çekmek adına çarpıcı ölçüde karakteristik görünme telaşı sonucu geçirdikleri fikirsel değişim, bilgiye ulaşmanın kolaylaşmasıyla birlikte, insanlar kendilerini ‘değeri bilinmemiş bilgin’ olarak görmeye başladı. Bu bir öfke doğurdu ve bu insanlar, sahip oldukları her şeyle sahip olmadıkları her şeye faşizm yapmaya başladı.
Ey insanlık, tüm bu çabam, güzel bir güz görmek için! Ancak-fakat bundan da vazgeçebilirim, tüm bu çabalarım, çocuğumun göreceği güzel bir güz için de olabilir! Ya da torunumun veya ileriki nesillerin! Tüm bu çabam, birileri güzel bir güz görsün diye! Faşizminizin kışı canımı şu kısacık yirmi senede oldukça sıktı ve uhrevi bir hava katmaya çabaladığınız orangutan iniltilerinden bıktım! Ve işte şimdi, kurallı bir biçimde çıkardığınız cıyaklamalarınızın büyük bir problem olduğunu gündeme getirmekteyim! Niye mi? “Toplumlar, üstesinden gelemeyecekleri sorunları gündeme getirmezler.” der Karl Marx. Bu cümleye kulak verdim ve faşizmin bu toplumda gündem olması için çabalıyorum. Ve faşistler, size rağmen size güvenmekteyim. Sakın ola ki bu, gözünüze acılı ve çetin bir savaş olarak gözükmesin. Ruhunuzda yeşermeye başlamış bu yeni faşizmi ezip geçmek için muhtaç olduğunuz o büyük kudret, damarlarınızda gezinen ve artık asaletini kaybetmeye başlamış kanınızda mevcuttur.
