Dünyaya bir sürü ölümsüz eser bıraktıktan sonra 68 kışında son nefesini veren John Steinbeck, vakti zamanında şöyle söylemiştir:
“Sosyalizm köklerini Amerika’da bulamaz; çünkü fakirler burada kendilerini sömürülen bir sınıf olarak değil, geçici olarak sıkıntı yaşayan milyonerler olarak görmektedir.”
Öncelikle şunu belirtmem gerekir ki, John Steinbeck’in Sosyalizm hakkında söylemiş olduğu bu sözünü, herhangi bir ideolojinin, bir siyasi görüşün, bir ekonomik modelin veya bir doktrinin propagandasını yapmak için buraya koymadım. Bu söz, günümüzde yaşıyor olduğumuz sosyal faşizmi anlama noktasında bizlere bir temel oluşturuyor. O da şudur ki, inanç.
Bir insanın neye inanıyor olduğu ve gelecekte yaşayacağını düşündüğü olaylar, onun şimdiki anını derinden etkiler. John Steinbeck buna dayanarak, Sosyalizm’in Amerika’da asla yeşeremeyeceğini söylemiştir. Zira oradaki fakirler gelir eşitliğinin geleceği günü değil, doğru bir fırsatın yolunu gözlemektedir. Oradaki fakirler, zenginlerin hayatlarını görmüşler ve onlara özenmişlerdir; dolayısıyla herkesin eşit olduğu bir dünya değil, kendisinin de zengin olduğu bir dünya hayal ederler.
Konuyu şimdi Sosyalizm’den ve Amerika’dan çekelim, kitabın başından beri anlattığım sosyal faşizme getirelim, insanın neye inandığı ve gelecekte hayal ettikleri öyle bir noktaya geldi ki, Faşizm, köklerini dünyada bulmaya başladı!
Tüm anlattıklarıma bir özet geçmek gerekirse, olayları şöyle sıralayabiliriz:
İnsanlar küçük yerleşim birimlerinden çıkıp, büyük şehirlere yerleşti.
İnsanlık, tarih boyunca görülmemiş bu kalabalıklar içinde yaşamaya başladı ve belki de bilişsel evrimi bu kalabalığa uyum sağlayacak kadar iyi gelişmemiş olduğu için yalnızlığa gömüldü.
İnsanlar çeşitli psikolojik sorunlar yaşamaya başladıktan sonra bu yalnızlıktan kurtulabilmek için bireyselleşmeye başladı fakat şehir yaşantısındaki iletişim temaslarının kısalığından dolayı bu yeterli olmadı ve ihtiyacını çektikleri ilgiye ulaşabilmek için Georg Simmel’in de dediği gibi, çarpıcı ölçüde karakteristik görünme telaşı içine düştüler.
İçerikte değil, biçimde gerçekleşen bu farklılık sayesinde insanlar belli başlı sorunlarından kurtulmaya başladılar. Bu yalancı görünüm üzerinden birilerinin dikkatini çektiler, onlara yakınlaştılar ve kendilerini ifade edebilecekleri bir sosyal ortam oluşturdular.
Gün geçtikçe farklı olanlar çoğaldı ve hayatla, yaşamla, toplumla, şehirle hiçbir derdi olmayan, ‘normal’ olmanın kendisine zarar vermediği insanlar bile farklılığın çeşitli şekillerde prim yaptığını görünce, onlar da yalancı ve zoraki bir farklılığa, aşırı bireyselleşmeye, çarpıcı ölçüde karakteristik görünme telaşı içine düştüler.
Teknolojinin gelişmesiyle beraber insanların iletişimleri uluslararası bir hale geldi. Dünyanın herhangi bir yerindeki herhangi bir insan, kendisine en uzaktaki insanla bile iletişime geçmeye başladı. Bu iletişim, insanın dünyada neler olup bittiğine dair bir fikir sahibi olmasına neden oldu.
Teknolojik gelişmeler sonucu iletişimin hızlanmasıyla beraber bilginin hızı da arttı ve her tarafa yayılmaya başladı. Hatta bu hız öylesine yüksek seviyelere çıktı ki takip edilemez oldu; yanlış bilgiler, hurafeler ve parazitler, gerçeklerin ve doğruların önüne geçti.
İnsanların hayatına internet girdi ve bir zaman sonra milyonlarca insanın saatlerini ayırdığı ‘sosyal medya’ adı verilen bir ortam oluştu. Bu ortamdaki iletişim, şehir hayatındaki iletişim hattından çok daha kısaydı. Sokakta yürüyen bir insan beş saniye boyunca bize doğru yürüdükten sonra yanımızdan geçip gidiyor ve eğer biz onunla iletişime geçmek veya onun ilgisini çekmek istiyorsak, her şeyi beş saniye içerisinde yapmalıyız. Bu oldukça kısa bir süre ve bunun üzerine bir de sosyal medyayı düşünün! Şehirdeki beş saniye bize kısacık gelirken, sosyal medyadaki iletişime geçme, tek bir parmak hareketiyle gerçekleşiyor veya gerçekleşmiyor. İşte bu yüzden, sosyal medyanın kullanımının artması insanlarda daha fazla çarpıcı ölçüde karakteristik görünme telaşına yol açtı. Bu, zaten insanlık çok deli bir noktaya gidiyorken, işlerin daha da zıvanadan çıkmasına sebebiyet verdi.
Tüm bunlar sonunda elimizde şu var:
İnsanlarla iletişime geçmek için oldukça kısa bir süresi bulunan, biçimde değil görünüşte gerçekleşen ve dolayısıyla yüzeysel kalan bir farklılığa sahip olan, bu farklılığa büyük bir istençle sarılan, herkesten haberdar ve dünyadaki tüm bilgilere istediği an ulaşabilen koca bir yığın.
İşte tam burada toplumlar çatlak vermeye başladı, zira kendini farklı olarak nitelendiren ve elindeki telefon sayesinde tüm dünyadan haberi olan bu bireyler, kendilerini kendince ‘bilge’ ilan etti ve düşündüklerini, sahip olduklarını yüksek sesle söylemeye başladılar. Ancak-fakat, farklılığını topluma kabul ettiren, bu sefer de farklılığını topluma dayatmaya başladı! Nasıl ki ortalama bir Amerikalı fakir herkesin eşit olduğu değil, kendisinin de zengin olduğu bir hayat düşü ile yaşıyorsa, bu insanlar da, her türlü farklılığın kabul gördüğü bir dünya değil, kendi farklılığının baskın olduğu bir dünya için çabalamaya başladı. İnsanlar artık farklılığın değil, farklılığının savaşını vermeye başladı ve bunun faşizmini yapmakta!
Bu insanlar fikirlerini ilk başta korkarak belirtti, toplum tarafından kabul görüldü, şimdiyse büyük bir cesaretle başkalarına dayatıyor fikirlerini! Toplumun ona duyduğu saygıyı, o, topluma duymuyor.
Bu insanlar hayallerini ilk başta korkarak belirtti, toplum tarafından kabul görüldü, şimdiyse büyük bir cesaretle başkalarına dayatıyor hayallerini! Toplumun ona duyduğu saygıyı, o, topluma duymuyor.
Bu insanlar sahip olduklarını ilk başta korkarak belirtti, toplum tarafından kabul görüldü, şimdiyse büyük bir cesaretle başkalarına dayatıyor sahip olduklarını! Toplumun ona duyduğu saygıyı, o, topluma duymuyor.
Bu insanlar kararlarını ilk başta korkarak belirtti, toplum tarafından kabul görüldü, şimdiyse büyük bir cesaretle başkalarına dayatıyor kararlarını! Toplumun ona duyduğu saygıyı, o, topluma duymuyor.
Bu insanlar tercihlerini ilk başta korkarak belirtti, toplum tarafından kabul görüldü, şimdiyse büyük bir cesaretle başkalarına dayatıyor tercihlerini! Toplumun ona duyduğu saygıyı, o, topluma duymuyor.
Peki ya bunun sonucunda ne oluyor? Toplum faşist yetiştirmemiş olsa da, faşistler bir şekilde kök buluyor bir yerlerde ve çoğaldıklarında toplum da faşistleşiyor. Bundan sonrasıysa tam bir kıyamet! Ne toplum bireye ne de birey topluma saygı duyuyor! Herkes birbirine doğruyu üretiyor, herkes birbirinin yanlışını düzeltmeye çalışıyor ve bir kişi çıkıp, şöyle diyor:
“Faşistler! Merhaba!”
İşte bu kişi benim.
Elbetteki tüm insanlığa, anneme, babama, ablama, abime, sevdiklerime, arkadaşlarıma faşist diye damga vurmak kolay bir şey değil. Zaten bunu yapmamak için kendi içimde oldukça büyük savaşlar verdim. Her ne kadar etrafımdaki insanlar ellerinde kılıçla her gün bana bir şeyler dayatmasa bile, birçok sözde, birçok bakışta ve hatta esprilerinde, şakalarında bile sosyal faşizmin kalıntılarına rastlıyorum. Çoğu zaman niyetleri bana kendi doğrularını dayatmak olmasa bile, en ufak hareketlerinde bile kendi doğrularımın yanlışlığını göstermek istercesine davranıyorlar. Henüz çok büyük zararlar veren düzeyde olmasa bile, yılanın başını küçükken ezmelisin! İşte bu yüzden, abartı olarak görseniz bile bu sosyal faşizmi yıkmalı, insanları daha olumlu, daha zararsız bir bilince itmeliyiz. Çünkü bugün gördüğüm o nadir örnekler, gelecekte nesillerimizin en çok sıkıntı çekeceği örneklere dönüşebilir. Fikirleri paylaşmayı bırakıp, onları vahşice kabul ettirmeye başlayabiliriz. Bir tartışmada tek amacı tartışmayı kazanmak olan ve bu yüzden tartışmaları çoğu kez kavga havasında geçen, sahip olduklarını ve öznel yargılarını şovenistvari bir tavırla haykıran bir hayvan türü olabiliriz! Bunun sonucunda birlikte dayanışma içerisinde yaşamak, koca bir hayale dönüşecektir. Bu ise türümüzün ya sonu olacaktır ya da türümüze telafisi zor kayıplar verdirecektir.
Eğer etrafında olan biteni az çok görebilen bir insansanız, bu faşizmin şimdi dahi sosyal hayatın kalitesini ne denli düşürdüğünü rahatlıkla fark edebilirsiniz. Yıllardır tanıdığınız bir insan, onun bildiği ve sizin bilmediğiniz bir şeyi fark ettiğinde bunun faşizmini yapabiliyor. Amacı kesinlikle sizinle bu bilgiyi paylaşmak veya size öğretmek değil, amacı, bu bilgiyi bir güç sembolü haline getirip size üstünlük sağlamak. Örnek vermek gerekirse, onun okuduğu ama sizin okumadığınız bir kitap var, bu konunun muhabbeti açıldığında, size şu şekilde konuşabiliyor:
– “Ne! O kitabı okumadın mı? Nasıl olur?”
Sanki çok da büyük bir halt yemiş gibi davranır, size o kitabı anlatır, hatta o kitabın yazarından daha çok övünür ve sizin o kitabı okumamış olmanızı yapay bir şaşkınlıkla karşılar. Amacı o kitabı size önermek değil, o kitabı okumuş olmasını bir üstünlük sebebine dönüştürmektir. Belki de ondan daha çok kitap okumuşsunuzdur fakat ‘o’ kitabı okumamış olmanız ona yeter. O anda o kişi sizden daha zeki, daha kültürlü veya daha iyi, yani sizden ‘gelişmişlik’ manasında daha ‘farklı’ hale gelir. İşte bu farklılığı hissedebilmek için bildiği her şeyin, okuduğu her kitabın, sahip olduğu her yeteneğin, her düşüncesinin, her fikrinin, her öznel yargısının, her inancının faşizmini yapan insanlar, benim tek düşmanımdır.
Hayal edin, birisi size şöyle sormuştur,
– “Bu kitabı okudun mu?”
– “Bu filmi izledin mi?”
– “Bu müzik grubunu biliyor musun?”
Bazen yalan söylersiniz ve o kitabı okumamanıza rağmen, o filmi izlememenize rağmen, o müzik grubunu bilmemenize rağmen, okuduğunuzu, izlediğinizi, bildiğinizi belirtirsiniz. İşte bu yalanınızdan sakın utanmayın dostlarım! Siz o yalanı, karşınızdakinin faşizminden korunmak için söylediniz. Siz o yalanı, karşınızdakinin abartı tepkilerinden, yapay hareketlerinden, sağlamaya çalışacağı aptalca bir üstünlükten korunmak için söylediniz. Siz o yalanı, sahip olduğu, düşündüğü ve yaptığı en ufak şeyi bile uhrevi bir havaya sokarak size vaaz verecek o sosyal faşistin hışmından korunmak için söylediniz. Siz o yalanı, akıl sağlığınızı koruyabilmek için söylediniz. Yalana renk atamak kimisine garip gelir fakat yalanın beyazı tam olarak işte böyle olur.
