Günah, Ev ve Buhran – 1

Bir feryat bekledim, kopmadı.
Karşılık bekledim, yapmadı.
Eğildim gözlerine baktım,
olabildiğince siyahtı.

– Bir sene önceden beri, her dakika.

Ey ulu Tanrım, dön de bir bak şu halime! Şu çaresizliğime, şu halime dön de bir bak! Yıllarca sana inanmadığımı sanmışım fakat öyle ki, her zaman senin gibi kutsal bir varlığın var olduğu gerçeğiyle rahatlatmışım meğerse içimi. Bilmiyorum, çok geç değil belki de, affedebilirsin beni. Hem seneler boyu sana inanmadığım için, hem seneler boyu sana inanmadığımı dile getirdiğim için, hem de geçen sene tam da bugün, aynı böyle bir sonbahar akşamında gerçekleştirdiğim eylem için. Umarım affedersin beni, umarım beni bile affedecek kadar kutsalsındır.

Ey ulu Tanrım, lütfedip de dinle şu feryadımı! En büyük günahı, boşa geçmiş bir hayat olarak gören ben; bu günahı tam olarak bir senedir işliyorum. Biliyorum ki zamanı boşa akıtmak senin için de büyük bir günahtır. İşte tam olarak şimdi, soğuk bir sonbahar gecesinde kulak ver şu aciz çığırışlarıma.

Ölüyorum.

Ölüyorum Tanrım, ölüyorum.

Ölmek istemiyorum.

Belki önümde daha çok gün var. Belki onlarca defa daha sarhoş bir biçimde yürüyeceğim, net bir şekilde göremediğim kaldırımların üstünde. Belki yüzlerce defa isyan edeceğim kaderimin oyunlarına. Belki binlerce kez, teamülüme ve kurtuluşuma hiçbir faydası olmayan karanlık düşüncelerde boğulacağım. Belki daha milyonlarca kez oksijen girecek ciğerlerime. Belki daha milyarlarca kez açılıp kapanacak gözlerim. Ancak tüm bu şeyler, yaşıyor olduğum sonucunu doğurmayacak. Tam şu anda, soğuk bir sonbahar gecesinde kanımın son damlalarını da kaybediyorum Tanrım ve bir kez verdim mi son nefesimi, boşa geçecek tüm yıllarım. Bu büyük ve geri dönülmez günahı bana işletme Tanrım, bedenim yaşadığı sürece ruhumu da yaşat.

Tam olarak bir senedir hayatımın kırılma noktasında, o senenin bu gecesinde de bir kriz anındayım. Büyük hatalar yaptım, o hatalardan daha büyük günahlar işledim ve şimdi ne yapmam gerektiği hakkında en ufak bir fikrim bile yok. Ağlamak istiyorum, gözyaşlarım kuruyalı aylar oldu. Etrafımdaki eşyaları sağa sola fırlatasım, evin duvarlarında bardak kırasım var, onları gerçekleştirecek dermanım yok. Yutkunurken boğazım düğümleniyor, sigara dumanıyla harmanlanmış tükürüğüm, zar zor akıp gidiyor gırtlağımdan aşağı. Aynı bir kum saati gibi, yavaş yavaş, usulca.

Salondaki koltuğa her oturuşumda yaşama sevincim azalıyor Tanrım. Öylece kalasım geliyor, sonsuza kadar, sonsuza kadar, sonsuza kadar. Hayatım, bulduğum o rahatlıkta geçsin istiyorum. Saçlarım hiç yağlanmasın, karnım hiç acıkmasın, dudaklarım hiç kurumasın, tuvaletim hiç gelmesin, pişman olacağım hiçbir şey gerçekleştirmeyeyim. Öylece durayım yumuşak bir minderin üstünde, sonsuza kadar duvarlara bakayım, o beyaz duvarın kirlenişini, kararışını ve belki yıkılışını seyredeyim. Kimse aramasın, sormasın beni. Kimse bir yere çağırmasın, kimse yaslanacak bir omuz aradığında bana gelmesin. İstiyorum bunu Tanrım, cidden istiyorum. Bana lütfen bu muhteşem hayali yaşatma Tanrım. Çünkü biliyorum ki, böyle bir psikolojiyle düşünülen hiçbir çare çıkış yolu değildir. Ben isterim, sen yaparsın ve bana vermeni istemediğim bir ölüm armağan etmiş olursun. Bakma sakın yukarılardan bana garip garip, kabul ediyorum, ben de tam olarak ne istediğimi bilmiyorum. Sadece rahat bir yere oturduğumda, hayata daha fazla katlanamayacağımı düşünmeye başlıyorum. Bir dinginlik, bir sessizlik, bir hareketsizlik hayal ediyorum. Ama ben, bunları istemiyorum aslında. Ben, geçmişte bıraktığım gibi bir hayat, bir kaos istiyorum. Hayat şu evin içerisinde öyle durgun ki, hatalarımı ve günahlarımı düşünecek bolca zamanım oluyor. Bana, hatalarımın ve günahlarımın üstünde düşünemeyeceğim kadar meşgul ve karmaşık bir hayat gerek. Kendimle yüzleşmem gereken o kadar çok konu var ki, kendimden başka düşüneceğim bir şey kalmayınca, o dağ bana sonu gelmez bir sıkıntı vermeye başlıyor.

Bazen dakikalarca pineklediğim yerimden kalkıyorum ansızın. Geçmişim, seçimlerim, yaşadıklarım üzerine daha fazla şey düşünmemek için üç odalı evin içerisinde volta atıyorum. Bir sağa, bir sola odadan odaya yürürken de bu sefer sonu gelmez kasvetli düşüncelerin ağına düşüyorum. Acımadan katlettiğim ve zoraki bir biçimde arkamda bıraktığım maziyi düşünmesem de, beynimin derinliklerinde yarınım, gelecek haftam, senelerim sıkıntıya dönüşmeye başlıyor. Düşünüyorum, düşünüyorum… başka da bir şey yapmıyorum.

Konuşacak kimsem yok. Derdimi anlatabileceğim, beni ölümün pençesinden tek bir sözüyle kurtarabilecek bir dostum yok. Yapayalnızım ve elimde sadece üç şey var. Beynim de ne yaparsam yapayım o üç şeyi bıkmadan usanmadan hatırlatıyor sürekli bana. Günah, ev, buhran. Günah, ev, buhran! Bir günah işledim ve kendimi, saatlerce duvarlarını izlediğim bu eve hapsettim. Dakikalar boyu volta çektiğim bu evde de, üstüme muhteşem bir buhran çöktü. Sen de biliyorsun işte, bir suç işledim ve şimdi cezasını çekiyorum.

Başka bir yere geldim, hayatımda daha önce hiç gelmediğim bir yere. Evimden, memleketimden çok uzaklardayım ve gurbet yarasının acısını her gün içimde hissediyorum. Bütün dengem bozuldu, damarlarımda gezinen kan bile yolunu şaşırdı. Tam bir sene evvel, yaşadığım hızlı olaylar neticesinde kendimi esaretinde bulduğum bu büyük sessizlik ve yalnızlıkta, her akşam öyle bir ölesim geliyor ki, son nefesimin hırıltısını tüm galaksi duysun istiyorum. Yaşayan ve yaşamayan, var olan ve var olmayan her şey, hırıltımın titreşimini hissetsin özünde! Belki de beni ancak böyle bir ölüm rahata erdirir. Tanrım, rica ediyorum senden: Bana bu muhteşem ölümü hiçbir zaman nasip eyleme.

Doğduğum günden itibaren hayatımı geçirdiğim şehirden ayrıldım, tam bir sene evvel. Arkamda; bildiğim, tanıdığım ve sevdiğim sokaklar bıraktım. Arkamda; tanıdığım, zaman geçirdiğim ve sevdiğim dostlar bıraktım. Ülkemin neredeyse bir başka ucuna, bir başka şehrine, bir çıkmaz sokağın sonundaki eve geldim. Bir sene evvel önce dokunduğum, gördüğüm, tanıklık ettiğim her şey, şu anda benim için hatırlanması zor bir maziden ibaret. Bunu bilinçli gözlerle görmek öyle dayanılmaz bir sıkıntı doğuruyormuş ki, alelacele düşünüşlerimde bile yıllar sonra ilk kez sana inandığımı fark ettim. Ey kutsal Tanrım, yıllar boyu böyle bir sıkıntıyı vermeden yaşatmışsın ya beni, gücünün sınırlarının olmadığını bana bir senedir her gün başka bir hayranlıkla fark ettiriyorsun. Ancak işte keşke, ne ben o günahı işleseydim ne de sen bana o günahı işlettirseydin.

Hala yabancıyım buralara. Bir senedir burada yaşıyorum fakat hala gökyüzü gözüme bir başka geliyor, hava ciğerlerime bir farklı akıyor. Sanki burasının gökyüzü daha sonsuz ve sanki burasının oksijeni daha sert. Korkutucu geliyor bunlar ruhuma, evet Tanrım, korkuyorum! Tayin ettiğin kaderimin son bir seneki her saniyesinde korktum, şimdi de korkuyorum. Bilmem, kullarına bu sıfatla yaklaşmaktan çekinir misin ama korkutucusun! Sanki senelerdir sana inanmayışımı değiştirmek istemişsin de, sana saygılı ve sevgi oldu olmam için beni korkuyla imtihan edip, senden çekindiğim için sana inanmamı sağlamaya çalışıyormuşsun gibi. Tanrım, kabul ediyorum, galiba sindireceksin beni.

Çıldırmak üzereyim Tanrım, neredeyse tek bir insan bile tanımıyorum bu kentte, neredeyse tek bir sokak bile bilmiyorum. Tanrım, nasıl olur da insan hayata bu kadar yabancı kalabilir? Bazen çıkıp gezmek, elim mahkum bir biçimde bu sokaklara alışmak istiyorum ancak kapıdan dışarı adım atasım gelmiyor. Dört duvarımın dışarısı öyle büyük bir keşmekeş barındırıyor gibi hissediyorum ki, pencereden içeri giren seslere karşı bile duyarsız davranmak için özel bir çaba harcıyorum. Ne olursa olsun, ne yaşanırsa yaşansın, ne kadar süre geçerse geçsin; ne bu kenti, ne bu kentin insanlarını, ne de bu kentin seslerini kabul edeceğimi zannetmiyorum. Farkındayım ki, ipin ucu ben istemesem de elimden kaçacaktı ve elbet başka yerlere gitmek zorunda kalacaktım. Öyle veya böyle, kesinlikle tüm hayatım aynı sokaklarda geçmeyecekti. Ancak bunu yaşamak zorunda olduğunu bilmek ayrı, yaşamak apayrı. Hele bir de bu değişikliği yaşamadan evvel insanın psikolojisi büyük bir boşluğa düşmüşse, bir şamata başlıyor ki sorma gitsin. Tam bir senedir bu şamatanın büyüsünde, her gün intiharın eşiğinde yaşıyorum.

Altı sene evvel, benim açımdan oldukça mükemmel bir ilişki yaşamıştım. Çocukluk aşkıma ilanı aşk etmiş, sonucunda da sevgili olmuştuk. Aylar boyu onu izlemiş, yolunu gözlemiş, hatta ve hatta yeri geldiğinde de takip etmiştim. Oldukça özel bir insana benziyordu. Kaldı ki bir insan ancak ‘özele’ benzeyebilir, zira hiçbirimiz tam olarak özel olacak kadar muhteşem varlıklar değilizdir. İşte, o da bir insan ne kadar özele benzeyebilirse o kadar özele benziyordu, gözümde muhteşem birisiydi. Sokakta yanımdan geçip giden onca sıradan insandan tek farkı da buydu belki de. Benim için özeldi, çok özeldi. Sevgili olup da insanlarla dolu sokaklarda el ele yürümeye başladıktan yaklaşık yarım sene sonrasında da ayrılmıştı. Aldatmıştı beni, ben de yedirememiştim bunu erkeklik gururuma. Sonraları çok defa pişman olduğunu söylemişti de, dönmemiştim kollarına. Bunun sebebi beni aldatmış olması değildi, onu çok sevdiğim için sessizce çıkmıştım hayatımdan, kavurucu bir yaz öğleninde. Tek bir söz söylememiş, oturup da hiçbir şeyi açıklamamış, bir daha yolda karşıma çıksa bile tek bir bakış atmamıştım o nur inmiş çehresine. Zira onun beni aldatmasındaki suçlu bendim. Onun için uykusuz geceler geçirmiş, her şarkıyı onun adına dinlemiş, her sigaramı onun için yakmış, her biramı onun şerefine içmiştim. Ardından onunla sevgili olmuştum ve onu sıkmış, buhrana itmiş olmalıydım ki, bir başkasında aramıştı huzuru. İşte, o her ne kadar pişman olsa bile dönmedim ona. O her ne kadar beni istese bile geri adım atmadım asla. Sonra, zaman geçti, yıllar birbirini kovaladı. Senelerce oturmadığım rakı sofrası, denemediğim bira markası kalmadı. Komasına girmediğim votka, tekila içmediğim mevsim hatırlayamıyorum. Antidepresan ilaçlarda da aradım büyük pişmanlığımın çaresini, uyuşturucuda da. Hiçbir şey yaramadı bana ondan sonra. İttirdim bana sarılmaya gelen kollarını, bir daha da geri adım atmamak için kendime reva gördüğüm pis bir yaşantıyı yaşamaya razı geldim. Pişmanlığım her geçen günde, önceki güne nazaran daha büyük bir artışla büyüyordu ki, ansızın çıktım karşısına seneler sonra. Onu hala çok sevdiğimi, yaptığı her şeyi de affettiğimi söyledim. Bunun sebebi onunla tekrar bir ilişki kurma isteğim değildi. Sadece, yetiştiğim topraklardan gitmeyi kafaya koymuştum ve onunla son bir kez konuşmak istemiştim. Evet, hiçbir manası kalmamış o yaşantımdan kurtulmak için terk edecektim memleketimi, sokaklarımı, insanları! Ancak-fakat Tanrım, memleketimden nasıl ayrıldığımı biliyorsun ya hani, hiç de o şekilde hayal etmemiştim gidişimi. Yenildiğimi kabul edip de gidecektim, korkak bir tavuk gibi kaçmayacaktım! İşte, yenilgimi açıkça söyleyemediğim tek insan oydu ve ona da söyleyecek, gidecektim tanıdık topraklardan. Ona onunla görüşmek istediğimi söyledim. Peki ya o ne yaptı? Kabul etti. Görüştük, tam tamına üç kez. Bilmiyorum, belki çoğu insana yetersiz bir sayı olarak gelebilir fakat sayma sayılarının kudretini bir de hasret çekenlere sorun. Sevdiği insana son bir kez sarılmak için hayatının büyük bir bölümünü feda edebilecek insanlar bile vardır dünyada. Eminim.

Onunla her buluştuğumuza geçmişten bahsetmiştik. Gidişimin ardından hiç toparlanamadığını, beni çok özlediğini, benim bıraktığım bazı yaraları bile hala tam olarak kapatamadığını söylemişti. Sarılmıştık dakikalarca, el ele gezmiştik sokaklarda. O vakitlerde, yani yaklaşık sene ve bir hafta kadar önce, işin artık bittiğini düşünmüştüm, bizi hiçbir şey tutamazdı. Yıllar sonra bile aynı şevkle birbirinin gözlerine bakan iki aşığı, artık hiçbir mesafe, hiçbir hata ayıramazdı. Yanlış düşünmüşüm meğerse, masumiyetime lanetler yağdıracağım o gün gelip çatmıştı.

Yaz mevsiminin son günüydü, oturup ağlamıştım. Geçen senelere, ona geri dönmeyişime ağlamıştım. Dakikalarca gözyaşı dökmüştü gözlerim. Bu olayın yaklaşık iki saat sonrasında da, yıllar sonra beni ikinci kez tekrardan aldattığına tanıklık etmiştim. Bana hasta olduğunu ve hastaneye gideceğini söylemişti, yarım saat sonra ise sahilde başka bir erkek ile sarmaş dolaş gezerken görmüştüm onu. Daha gözyaşlarım yeni kurumuşken, onları elli metre ötemde güldüğünü görmüş, kahkahalarının yankıları kulağımı sağır etmişti. O gün sabaha kadar yetiştiğim memleketin sokaklarında gezdim, her kaldırımda bir sigara içtim, önüme gelen her çöpe, her taşa tekme attım. Yollar ayağımın altından santim santim kayarken, geçmişin tüm güzelliği kayboldu zihnimde, tüm pişmanlıklarım da silindi usulca. Onun beni ikinci kez aldatışından sonra, en ufak bir acı bile hissedememiştim. Sadece büyük bir boşluk deryasına dalmış, bütün gece içerisinde kulaç atmış, işin kötüsüyse yorulmamıştım. Oysaki onun beni ilk aldatışından sonra kendimi rahatlatıcı çaylardan, kimyasal uyuşturuculara kadar uzanan geniş bir yelpazenin esintisine muhtaç bırakmıştım kendimi. O zamansa, onun beni ikinci aldatışından sonra bilincime o kadar sıkı sarılmıştım ki, aklıma her bira geldiğinde kusma isteği duyuyordum. Bilincimi sarsacak, beni benliğimden uzaklaştıracak ne varsa, o vakitten sonra düşmanım oldu. Zira onları denemiştim olmamıştı, o zamansa, hem de hiçbir acı ve pişmanlık yaşamıyorken tekrar onlardan medet ummam ayrı bir aptallık olurdu. Ben aptal bir insan değildim. Değildim!

Hem sevmeyi bilme hem de aşıktır herkese. Öyle bir insandı işte o. Kahpeliğini geciktirseydi ya da meşru hale sokmasaydı eğer, kim bilir ne kadar da eğlenecektik! Ve bana bu günahı işletmeyecekti belki de. İçten içe büyük bir yıkıma uğramıştım. Çünkü seneler sonra karşısında çıkıp onu beynimle etkilemeye çalışmıştım ve bana ne kadar da aptal olduğumu fark ettirmişti. Ruhum, bedenim, beynim, tüm her şeyim muallaktaydı. Bilincim kendini toparlayamıyor, beyaz bayrak sallayıp duruyordu. Gördüğüm şeylere tam olarak mana veremiyordum o gece ve sayıklıyordum durmadan,

– “Elimde üç farklı renkte, üç farklı çakmak! Değmez senin için, bu şehri yakmak.”

O günden sonra her kadının aslında güzel olduğu gibi genellemelere olan inancımı kaybettim. Ancak-fakat canı gönülden, her kadının içinde biraz da olsa çirkinliğin barındığına inanmaya başladım. Ve işte vakti zamanında benim için oldukça özel olan o insan, artık hatırıma düştükçe bende derin bir öfke oluşturan bir varlığa dönüşmüştü.

Tanrım, şimdi yapayalnız oturuyorum evde ve soğuk, karanlık, ürkütücü olan bu gecede, delicesine özlüyorum hayatı. Bazen gözlerimi halının desenlerinden kaldırıp önümdeki duvarı izliyor, bazen de balkona çıkıp gökyüzünün siyah sonsuzluğuna bakıyorum. Karnım acıkıyor, bir parça ekmek atıyorum ağzıma. Susuyorum, beş litrelik şişeden bardağa su dolduruyorum ve içiyorum. Evde sıcak su akmıyor, kendimi duşa hapsedemiyorum. Yağlı saçlarımı koyuyorum yastığıma, düşünüyorum uzun uzun. Ne alkolüm var ne de başka bir huyum. Bir tek, bir sene öncesine kadar günde beş dal olan fakat uzunca zamandır günde iki pakete çıkardığım sigaram var. Onu içiyor, iki odalı evin her köşesini inceliyorum. Evde televizyon da yok, internet de. Telefonumda şarkı da yok, mesaj atacak kimsem de yok. Tüm kontrolümü kaybettiğimi hissediyorum artık. Hiç olmadığım kadar ayık, hiç olmadığım kadar mutsuzum. Bilinçli olmak, birkaç gün içinde öldürecek sanırım beni. Tanrım, birisi engelleyecekse eğer beni, bu ancak sen olabilirsin. Zira mutsuzluğumun tınılarını bir tek senin kadar kutsal bir varlık duyabilir ve cevap verebilir.

Onu beni ikinci kez aldattığı gece sabahlara kadar sigara içmiş, memleketimdeki sayılı adımlarımı atmıştım. Sabaha karşı eve gitmiş, yatmış ve bin bir zorlukla uykuya dalmıştım. Gün boyu uyumuş, akşama doğru kalkmış, babamın çakı koleksiyonundaki dikiş tutmazı almıştım. Onu arka cebime koymuş, evden bir hışımla çıkmıştım. Tekrar başlamıştım memleketimin karanlık sokaklarında yürümeye. İlerlemiş, ilerlemiş, ilerlemiştim. Sonra, önüme aniden çıkmıştı eski sevgilim. O hep takıldığı barın kapısından dışarı çıktığında, ben karşı kaldırımda sigara içiyordum. Hafif bir yağmur yağıyordu, sokaklar yer yer ıslanmıştı. Eski sevgilim beni görmemiş, yürümeye devam etmişti. Biraz ileride bir erkekle sarılmış, birkaç saniye o pozisyonda durmuşlardı. Bense o anlarda yeni bir sigara yakmış, onları izlemiştim. Muhteşem aşklarının buluşma bitişi rutinleri sona erince eski sevgilimin yeni sevgilisi, ana sokaktan yürümeye başlamıştı. Eski sevgilimse benim olduğum kaldırıma geçip, sokak lambalarının bozuk olduğu dar bir sokağa girmişti. Hemen arkasından aynı sokağa ben de dalmıştım. Arkasından sessizce yürümüştüm, sokakta hiç kimse olmadığı için dikkatsiz bir adımımı hemen işitebilirdi. Usulca yürümeye devam etmiş, bir vakit sonra sokak tam bitecekken aradaki mesafeyi tamamen kapamıştım. Bir elimi arka cebime, diğer elimi omzuna koymuştum. Korkmuş ve hızlıca arkasını dönüp bana bakmıştı. Tanıdık bir surat görmüş olmanın verdiği ferahlıkla bir nebze rahatlasa da, bana bu kısa şiiri ne olursa olsun yazdıracaktı:

Bir feryat bekledim, kopmadı.
Karşılık bekledim, yapmadı.
Eğildim gözlerine baktım,
olabildiğince siyahtı.

Şimdilik elveda Tanrım, bir sigara içmem gerek.