Günah, Ev ve Buhran – 2

Bir feryat bekledim, kopmadı.
Karşılık bekledim, yapmadı.
Eğildim gözlerine baktım,
olabildiğince siyahtı.

– Bir sene önceden beri, her dakika.

Evin balkonunda, dakikalarca bezdirici bir tablo seyrettim. Pis bir sokak, onu aydınlatan hastalık turuncusu renginde bir sokak lambası ve yukarıda sonsuz bir karanlık. Bu eve geleli bir sene oldu, artık pencerelerinden dışarı bakacağım yer kalmadı. Bakılabilecek, görülebilecek, gözlemlenebilecek her şeye baktım, hepsini gördüm, tamamını gözlemledim. Etraftaki evleri, aşağıdaki kaldırımları, sokak lambalarını, her gece aynı yere park eden arabaları, çöp kutularını, duvarları, bahçeleri, ağaçları, kısaca camdan dışarı baktığımda gördüğüm her şeyi adım gibi, hatta adımdan daha iyi biliyorum. Gözlerimi kapattığımda rahatlıkla tüm detaylarıyla hatırlayabilirim, dışarısını, bu çıkmaz sokağı. İşin kötüsü gökyüzü de hep aynı gökyüzü. Ara sıra renk değiştirse de, ara sıra güneş yerinden kaysa da, ara sıra hava bulutlansa da, oraya baktığımda dakikalarca sıkılmadan izleyebileceğim hiçbir şey yok. Belki bir tek Tanrı var derinliklerinde, o da duymuyor bile beni. O duyamıyorken beni, ben nasıl hissedebilirim ki onu? Bende olmasa da en azından Tanrı’da biraz mantık kalmıştır da, gücenmezdir umarım.

Hayata karşı hep deli planlarım vardı. Doktor olacaktım, olamadım. Avukat olacaktım, olamadım. Mühendis olacaktım, olamadım. Bırak üniversite kapısından girmeyi, son kez lise sırasına oturduğumda, liseye başlayalı üç ay olmuştu. Bitiremedim liseyi, yerle yeksan olmuş psikolojim yetmedi kırk dakika boyunca sınıfta oturup tahtaya bakmaya. Beceremedim.

Yazar olacaktım, kitaplar yazacaktım. Günün birinde aç karnımı doyurmak için bir çiğköfteciye girerken, hemen yanındaki kırtasiye çekmişti ilgimi. Yönümü aniden değiştirmiş, kırtasiyeye girmiştim. Son paramı mürekkebe ve en ucuzundan bir mürekkepli kaleme verip eve gitmiştim. Evde, paketi yaklaşık iki haftadan beri açık olan çubuklu makarnayı pişirmiş, afiyetle de yemiştim. Öyle ki, liseyi terk ettiğimden beri anneme ve babama yük olmak istemediğimden, buzdolabında öylece duran zeytinyağlı yaprak sarmasını yemek yerine, küflenmek üzere olan makarnayı yiyordum. Belki annemin yaptığı yemekten yesem, belki parasını babamın verdiği o yemekle doyursam karnımı, hiç de tepkilerini çekmezdim fakat bir eziklik yaşıyordum işte. Makarnam bitince odama gitmiş, çalışma masamın altındaki çekmeceyi açıp, ışıklar gittiğinde kullanmak için sakladığım mumlardan birisini almıştım. Yakın arkadaşlarımın birisinden çarptığım günden beri sadece sigara yakmak için kullandığım siyah bir çakmakla mumu yakmış, eriyen ilk parafin damlalarını çalışma masama dökmüş ve mumu sabitlemiştim. Ardından da liseye başlarken satın aldığım ancak hiç kullanmadığım bir telli defteri çıkarmış, çalışma masamın tam ortasına koymuştum. Sonra birkaç saat evvel satın aldığım mürekkebi, birkaç saat evvel satın aldığım mürekkepli kaleme doldurmuş, büyük bir şevkle telli deftere kitabımın adını yazmıştım: Bitmeyen Roman!

Bırakın bitirememeyi ve hatta bırakın bitirmeyi, başlayamamıştım bile. Aklımın bin bir köşesinden bin bir kelime geçmişti fakat hiçbirisi, yazacağım ilk romanın ilk cümlesini oluşturacak kadar güzel değildi. Belki hemen kalkıp gitsem şimdi, evime dönsem, hala aynı yerinde duruyordur onlar, mum hariç. Birkaç saat elimde kalemle boş kağıda bakmış, bitmekte olan mumu söndürüp yerine geri koymuştum. Sonra da aylar boyunca dokunmamıştım ne mürekkebe ne de kağıda. Her gece yatmak için odama girdiğimde görüyordum onları, derin bir nefes çekip bir sigara yakıyordum ve uyumak için yatağıma uzanıyordum. Uyuyana kadar yazacağım romanı düşüyor, net bir düşünce beliremeden de bilincim kendini kapatıyordu. Yazar olamadım, yerle yeksan olmuş düşünce hatlarım yetmedi, ilk romanımın ilk cümlesini yazmaya. Beceremedim.

Bir film çekecektim. Bir mafya filmi gibi olacaktı ancak aynı zamanda da mafya filmi gibi de olmayacaktı! İtibar peşinde koşmanın para hırsına dönmesini, para hırsının gözü karartmasını, gözün kararışından sonra insanların içerisinde yandıkları intikam ateşini ve intikamları sonucu dünyaya ve insanlara nasıl büyük bir güvensizlik içine girebildiklerini anlatan bir film. Olmadı, sadece hayallerimde oynatabildiğim o filmi çekmeye, yerle yeksan olmuş maddi durumum ve çevrem el vermedi. Beceremedim.

Lise sıralarını terk ettikten sonra, ilk kez hayatımın tamamı bana kalmıştı. Tüm günüm, tüm saniyelerim benimdi, sorumluluklarım yoktu. Bu bol vakit ilk başlara hoşuma gitse de, kış zamanı istediğim zaman yatağımdan kalkmak son derece mutluluk verse de, işsiz güçsüz birisi olmam yüzünden bu keyfimin tadı kaçtı, bir zaman sonra bana batmaya başladı. Ben de iş kovaladım. Lüks pazarlarda hakiki deri çanta sattım, yetiştiğim şehrin pis mahallelerinden temiz mahallelerine uyuşturucu taşıdım, para karşılığında tuttuğum takımın maçlarına gidip şakşakçılık ettim, hatta ve hatta çevresindeki büyük itibarı zedelememek adına pasif eşcinselliğini gizli saklı idame ettiren insanların zevk oyununa alet bile oldum. Para için bir sürü şey yaptım bu hayatta. Bir sürü iş, bir sürü pislik. Sadece aileme yük olmamak için çabaladım, tüm işlerim koca bir çıkmaza girdiğinde de ülkemin bir başka ucuna siktir oldum gittim. Arkamda bir aile, birkaç sıkı dost, bir tane kaltak ve bir sürü sokak bıraktım. Önümdeyse, sadece birkaç yavan gün var. O günlerde bir şey yapmazsam eğer, Tanrı’nın dinlemeye özen göstermediği bu topraklarda açlığımdan öleceğim.

Hayatının daha başında olan birisi için, kısa zamanda çok fazla para kazandım. Bu paralar ihtiyacını çektiğimden o kadar fazlaydı ki, bir zaman sonra kazandığım tüm parayı bankadaki vadeli hesabıma atıp çoğalmasını zevkle izlemeye başlamıştım. Toplu taşıma araçlarını çok nadir kullanıyordum, bütün öğünlerimi evde yiyordum. Seneler boyu hiç gidip yeni kıyafet almadım, hiçbir yaz tatile de çıkmadım. Kazandığım tüm para birikimime gidiyordu ve işte şimdi patlamak üzereyim. Üç senede bütün zevklerden uzak durarak biriktirdiğim para bana ancak bir sene yetti. Şimdi elimde ya iki günlük ya da üç günlük bir para kaldı. O para dört gün de, beş gün de dayansa elbet bitecek ve ben de öleceğim açlığımdan. Kötü bir şeye benziyor gibi ama sonunda ölmek olunca, şu anki psikolojimle çok da fena gözükmüyor. Sanırım sadece bir günümü aç geçirirsem burada, yeni ve temiz bir hayat hayallerimi anında siler ve kendimi öldürmek için uygun bir yol aramaya başlarım.

Şu anda şu satırları yazdığım odadaki karanlığın derinliklerinde, öylece gezinen bir sinek var. Bazen vızıldayarak uçuyor, bazen duvara konuyor, bazen de ortalıktan ansızın kayboluyor. İşin kötü yanı, buhranıma ev sahipliği yapan bu dört duvar arasında davetsiz misafir olarak gezinen bu sinek sinirlerimi bozmuyor. Sinirlerimi bozması gerekiyor ama bozmuyor! O kadar yalnızım ki, bu evin içerisinde benden başka bir canlının daha yaşaması, değerini daha önce hiç hissedemediğim bir mutluluk zerk ediyor kalbime. Yalnız değilim, bir sinek var hayatımda.

Keşke bir sinek olsaydım, öylece gezinseydim. Ya da bir masa, bir çatal, içi boş bir konserve kutusu. Bir çöp kutusu, bir ışık tanesi, gecenin soğuğu olsaydım keşke. Ya da Tanrım, keşke senin yerinde olsaydım. Emin ol, senin gibi davranmazdım. Herkese karşı adil olurdum, acı çeken bir coğrafya varsa oranın insanlarının kökünü kurutur, yerlerine geçecek iyi insanlar yaratırdım. Savaş çıkartacak kulları dünyaya göndermez, zalimlerim emellerini gerçekleştirmelerine izin vermezdim. Kimsenin ne maddi ne de manevi bir acı çekmesine göz yummazdım. Her ne kadar iyi bir insan olmayı becerememişsem de, kesinlikle iyi bir Tanrı olurdum. Çünkü güçsüz bir insanım ben, iyilik yapacak manevraya hiçbir zaman sahip olamadım. Öylece yaşayıp duran, ara sıra iyilik, ara sıra da kötülük yapan birisine dönüştüm. Etliye sütlüye karışmadım, hayat beni nereye savurduysa oraya razı geldim. Ancak kuralları koyan ben olsaydım, elimde sonsuz bir güç olsaydı, senden çok çok daha iyi bir varlık olarak geçirirdim zamanımı. Ancak yok işte, yok! Silahını kaybetmiş asker gibi gezer dururum dünya üzerinde, bilmem de nereye çıkar bu yolların sonu. Sözü dinlenecek birisi olma hayaliyle yaşarım, bilmem de nereden geçer saygının, başarının yolu.

Biraz olsun sakinliğe ihtiyacım var. İçimde, yeniden başlayacağım hayatın verdiği tedirginlik var. İçim titriyor bu boş evde, içim! Dünyanın geri kalanından ve zamanımın arta kalanından korkuyorum. Yaşayacağım, tanıklık edeceğim, göreceğim, katlanmak zorunda kalacağım şeylerden korkuyorum. Benim için hala yeniliğini koruyan bir şehirde, bir sene öncekine hiç de benzemeyen bir hayatta, koca seneye rağmen neredeyse hiç kimseyi tanımıyorken ne yapacağım ben? Şefkatli kollara ihtiyacım var, sınırsız paraya ihtiyacım var, beni dinleyecek dostlara ihtiyacım var. Çok şeye ihtiyacım var da, ne yapacak bir dermanım kaldı hayatımın baharında ne de nasıl yapacağımı bilmiyorum. Düşünüyorum, uzun uzun, kara kara düşünüyorum. Burada, şu anda istediğim hayatı kurabilsem bile bir ivme yakalayamayacağım hayatta. İlk önce bir iş arayacağım, belki bulacağım. Her ne işse artık, oradan bir miktar para kazanacağım, burada birkaç insan tanıyacağım. Peki ya sonra? Nasıl sosyalleşeceğim bu şehirde? Ben… ben istemiyorum herkesin kurabileceği bir hayatı. Elimden de daha fazlasının geleceğini düşünmüyorum. Belki de, yıllardan beridir sürekli büyük şehirlere göç veren bu kentte birkaç sıkı dostluk kurabilirim. Ancak onlar da benden çok farklı olmayacak. Beraber, bu kentin kıyısında köşesinde bir ova, bir orman bulacağız ve gidip orada alkol mü içeceğiz? Büyük ihtimalle öyle olacak. Aynı toprakları gibi insanları da tamamen kurumuş bu yerde, bana muhteşem olaylar yaşatacak insanları nasıl bulacağım? Ben, sadece cebimdeki paraya bakacak kızları yatağa atmak istemiyorum. Ben, yirmi erkek buluşup, derme çatma bir evde yörenin kemerli ve sopalı oyunlarını oynamak istemiyorum. Ben bu şehrin aslında diğer şehirlerinkinden pek de farklı olmayan yemeklerini yemek istemiyorum. Ben dünyanın herhangi bir yerinde bulabileceğim insanlarla arkadaş olmak istemiyorum. Tanrı’dan ve hayattan ne istediğimi bilmiyorum ama ne istemediğimi biliyorum en azından. İşte, buraya gelen herkesin yaşayabileceği ve yaşamak zorunda kalacağı şeyleri yaşamak istemiyorum.

Peki ya neden bu şehir? Madem seçme fırsatım vardı, niçin beni umutsuzluğa düşürecek bir şehir seçtim kendime? Madem yeni bir hayata başlama kararı aldım da, niçin beni eriteceğini ve sindireceğini düşündüğüm bir kente geldim? Çünkü bir tanıdığım vardı burada ve bu tanıdığım, memleketime en uzak tanıdığımdı! Tanıdıktı, uzaktaydı ve otobüs bileti almak için seyahat acentesinin kapısından içeri girdiğimde, bir kriz anı yaşıyordum.

Amcamın en büyük oğlu bu şehirde okuyordu. Burada geçirdiği ikinci senede babası ona bu küçük evi satın almış, belki de kuzenim biraz da bunun rahatlığıyla okulu uzattıkça uzatmıştı. Geçen sene ansızın çıkıp da onun yanına geldiğimde, buraya geldiğimi kimseye söylememesini tembihlemiştim. Evin anahtarlarının bir yedeğini çıkarmış, cebime atmıştım. Artık ben buradaydım! O ise kalan birkaç dersi için artık daha fazla bu şehre katlanmak istemiyordu, ben eve yerleştikten sonra yanına sadece önemli eşyalarını alarak gitti. Sadece sınav zamanı yanıma geldi ve geçtiğimiz kış okulundan mezun oldu. İşte ben, kışa kadar sadece birkaç gece yalnız değildim bu evde ve kıştan beri yapayalnızdım! Kuzenimin terk ettiği, ileride kiralayacağı ya da belki satacağı bu evde zindan hayatı yaşatıyordum kendime. Sağ olsun o da hiçbir zaman hiç kimseye söylemedi benim onun evinde olduğumu. Tüm ailem ve arkadaşlarım aniden ortadan kaybolduğumu, belki de çoktan öldüğümü düşünüyordur. Ara sıra kuzenimden bilgi alıyorum ailem hakkında. Gidişimin ardından çok şaşırdığım bir şekilde, annem de babam da perişan olmuştu. Üzülüyordum onların bu haline fakat bir süre ortalıklarda olmamam gerekiyordu. Çünkü günahımın bedelini ödemek zorundaydım. Öte yandan da, ansızın tekrardan onların karşısına çıktığımda yaşayacakları sevinç ve şaşkınlığı düşünüyor, kendi kendime gülümsüyorum. Gelecekte bir gün, seneler sonra ailemle sarılacaktım belki de ve seneler sonra ilk kez kendimi değerli bir varlık gibi hissedecektim. Sırf yaşayacağım o anın keyfi için duruyorum ya burada! Yoksa pek de işim kalmadı burada. Ne yapayım ki zaten buralarda? Toprakları kurak, güneşi kavurucu bir yer… insanları gereksiz derecede normal, sokaklarıysa alışmak isteyebileceğim türden bir büyüye sahip değil. Evler, ağaçlar, dükkanlar, kahvehaneler… her yerdeler. Her yer yavan, yavanlık her yerde.

Aslında oldukça pişmanım ki her yaptığımdan, Tanrı bile bilemez şiddetini. Kurulu bir düzenim yoktu fakat en azından sabit bir düzenim vardı. Ne hissettim de, ne düşündüm de yaptım bunu? Ne yazık ki sorduğum soruların cevabını biliyorum. Kaçtım. Bir günah işledim, bir başkasının bana ceza kesmesinden korktum ve kaçtım! Şimdi kendime kendim ceza kesiyorum. Ve en azından bu, merhametsiz de olsa beni korkutmuyor. Diyetimi ödüyorum kendimce.

Tanrım, hatırlarsan eğer, seneler evvel çocukluk aşkım beni aldattığında tüm suçu üstüme almıştım. Suçluydum ve çok seviyordum. Bu yüzden onu daha fazla kendime maruz bırakamazdım, onu daha fazla yıpratamazdım. Onsuz yaşayacaktım hayatımın geri kalanını fakat işin iyi yanına bakmıştım hep, o da bensiz yaşayacaktı. Günler geçtikçe onu özledim ve aslında bilinçli olmadan kendime ceza verdim. Vücudumu harap edecek bir sürü şey denedim, aklımı harabeye çevirecek bir sürü şey düşündüm. Cezamı çektiğim zaman da geri döndüm, karşısına çıktım, aynı hainliği tekrar yaşadım. Sonrasını da zaten biliyorsun Tanrım. Karanlık bir sokağın sonunda dokundum omzuna, diğer elimle de arka cebimdeki çakıyı tuttum. Bana baktı, baktı, baktı.

– “O muydu?” diye sordum.

– “Evet.” dedi.

Bir elimi omzundan, diğer elimi arka cebimden çektim. Yavaşça geri çekildim, aynı sokakta gerisingeri yürümeye başladım. Karanlık sokak bitti, ana caddeye ulaştım. Eski sevgilimin yeni sevgilisinin yürüdüğü doğrultuda hızlıca yürümeye başladım. Yaklaşık birkaç dakika sonra bir marketin içinden, elinde bir poşetle çıktığını gördüm. Takip etmeye başladım, hemen ilk soldan içeri girdi. Bu sokaktaki lambalar çalışıyordu fakat burası da dardı. Takip ettim, ettim. Bu sefer adımlarımı dikkatli atamamış olmalıyım ki, arkasını dönüp bana baktı. Göz göze geldik, durdu. Ona doğru yürümeye devam ettim, yanına vardığımdaysa,

– “Seni tanıyorum.” dedi.

Bir şey söylemedim, sol elimi yavaşça arka cebime doğru götürdüm, o ise elindeki poşeti açtı. Üç biradan iki tanesini çıkardı, birini bana uzattı. Sağ elimle birayı aldım,

– “Haklı olan üçüncü birayı içer.” dedi.

– “Hangimizin haklı olduğunu nereden bileceğiz?” diye sordum.

Tanrım, o gün üçüncü birayı ben açtım ve kısa bir şiir yazdım:

Bir feryat bekledim, kopmadı.
Karşılık bekledim, yapmadı.
Eğildim gözlerine baktım,
olabildiğince siyahtı.

Şimdilik elveda Tanrım, bir sigara içmem gerek.