Bir feryat bekledim, kopmadı.
Karşılık bekledim, yapmadı.
Eğildim gözlerine baktım,
olabildiğince siyahtı.
– Bir sene önceden beri, her dakika.
Karanlık, soğuk ve kasvetli bir gece Tanrım. Tabii bir de olmazsa olmazlarım; günah, ev ve buhran!
Hayattaki seçimlerimi gözden geçiriyorum da, her şer ve her şey revadır bana. Ne kadar pislik mevzu varsa ona giriştim, ne kadar iyi iş varsa kaçtım. Sorumluluklarımı yerine getirmedim, çoğu insandan uzak durdum. Arkadaş seçerken bile insanları tartmadım, sadece ayıkladım. Bana zararı dokunanla ilişiğimi kestim, bana zararı dokunmayan o birkaç kişiye de ben zarar verdim. Bilemiyorum. Bilemiyorum ve bilemeyeceğim de. Zira hayatım öyle bir kavis aldı ki, oturup da bu konu üzerinde düşünecek ne bir zamanım var ne de öyle bir düşünce yapım kaldı. Geçmişte ne yaşandıysa bitti işte, eğer beni buralara getirmekten alıkoyamadıysa, mazimde yatan hiçbir şey o kadar da mühim şeyler değil demektir. Ancak bir görüş daha var ki içimde, kendimle çelişiyorum. Eğer mazimde yatan o mühim konular beni buraya getirdiyse! Mesela ailemin yapısı. Mesela çocukluk aşkımın bana yaptıkları. Mesela benim yaptıklarım, mesela onların taptıkları.
Dengem iyice bozuldu. Bazen hiçbir şeyin, üstünde düşünülecek kadar mühim olmadığını düşünüyor, bazen de en ufak şeyin bile üstünde düşünülmesi gerektiğini savunuyorum. İşin kötüsüyse, hangisini seçmem gerektiğini bilemiyorum. Öylece, bedenime ve yaşamıma hiçbir etkisi olmayan ancak ruhum için son derece önemli olan konularda bir yol arıyor, en azından ruhum ve psikolojim açısında doğru olanı seçmeye çalışıyorum. Tabii sadece çalışıyorum, bir şey başardığım yok.
Yakmak istiyorum bu şehri, yakmak! Bu sokakları, bu evleri, her şeyi yakmak istiyorum. Keşke elime öyle bir şans geçse de, acımasızca ateş saçsam etrafa. Tanrım, lütfen ver bu şansı bana. Sen bir şey kaybetmezsin, insanlar bir şey kaybeder, bense bir şeyler kazanırım. Ancak sakın ne kazanacağımı sorma bana, ben de bilmiyorum. Sadece… işte hayatta yapayalnız kalmış bir adamın sözleri bunlar. Sevdiği sokakları terk etmiş, sevdiği insanları terk etmiş, bambaşka bir diyara gideceği günün evvelinde de büyük bir günah işlemiş, psikolojisi bozuk bir adam. İşte o adam yakmak istiyor bu şehri, ben değil aslında. Benim ellerim, benim yüreğim, benim ruhum yakmak istemiyor hiçbir şeyi. Onlar, ne olursa olsun katlanmak istiyor. Fakat içimde bir şeytan var ki, yaşadığım tüm şeyleri içerisine kaydeden o şeytan, insanları bile diri diri yakmak istiyor.
Yaptığım ve yapmak istediğim hiçbir şeyde mana aramıyorum artık. Zira kendimi artık tam olarak Tanrı’nın kurbanı olduğuma inandırdım. Evet, ben Tanrı’nın bir kurbanıyım. Tanrı’nın kendine ithaf ettiği bir parça sulu toprak. Peki ya neden Tanrı kurbana ihtiyaç duyar? Tanrım, bu soruyu sana çok sordum ve günün birinde bir film izlerken bunun cevabını buldum. Tanrı’ya bazen kurban lazım olur ki, Tanrı, Tanrı olarak kalabilsin.
Bu konuda sana kızgın olmamakla beraber, bir yandan da seni takdir ettiğimi belirtmem gerek Tanrım. Çünkü ben bir kurban olarak, hiç de yanlış bir seçim değilim. Hayatı benim kadar boş, anlamsız ve karamsar yaşama potansiyeli barındıran bir kişi daha yoktur. Tanrı’nın kutsallığını bir yandan da böyle anlayabiliyorum. Öyle bir Tanrı ki bizi gözetleyen, bize can veren, kaderimizi yazan; seçtiği kurban bile seçebileceğinin en iyisi.
Karanlık odanın içerisinde gözlerimi kapadım, başımı öne eğdim. Daha büyük bir sükun ele geçirdi hayatımı. Ne bir araba ne bir motor ne bir insan ne de bir hayvan sesi geliyordu kulağıma. Ne rüzgar cama vuruyordu ne de bir sinek etrafta uçuyordu. Sanki kalbim bile durmuştu! Hiçbir şeyin sesi ilişmiyordu kulağıma. Hayat durmuştu, bunca zaman süregelmişti ve şimdi donakalmıştı. Ne içimde çalışan organlar çalışmaya devam ediyordu ne de dışımdaki hayat devinimlerine! Uçan uçaklar, koşan insanlar, hayvanlar, makineler, denizler, rüzgarlar, toplar, bulutlar, arabalar durmuştu, zaman durmuştu. İnsan böyle bir sessizliğe ancak ana rahmine düşmeden önce tanık olabilir.
Başımı kaldırdım, pencereden dışarıya, gökyüzüne baktım şaşkınlık ve endişe içinde. İşte o an, bu ansızın ve yersizce gelen sessizliğin sebebini görebilmiştim dupduru işleyen beynimin derinliklerinde. Hayat devam etmeye başladı; uçaklar uçmaya, insanlar koşmaya, rüzgarlar esmeye, bulutlar gezmeye devam ediyordu artık. Kalbim atıyordu, kanım geziniyordu damarlarımda, beynimdeki nöronlar hareket etmeye başlamıştı tekrar. Bu ansızın ve yersizce gelen sessizliğin sebebini dupduru işleyen beynimin derinliklerinde görebilmiş olmanın sevinci içime doldu, taştı ve her nefesimde dışarıya verdiğim karbondioksitin içerisinde azıcık da mutluluk vardı. Rahat rahat ölebilir ya da rahat rahat yaşayabilirdim artık. Çünkü Tanrı benimle konuşmuştu! Ah Tanrım, beni duyacağını biliyordum! Tam da, sana haykırmayı kesip tekrardan yazı yazmaya başlayacaktım. İyi ki evrenin tüm sessizliğini toplayarak konuştun benimle de, beni yazı yazmanın dehşetine terk etmedin. Sakın garipseme beni, benim için yazı yazmak oldukça bunaltıcı bir eylem. Sana bunun nasıl olduğunu söyleyeyim:
Sabahın köründe kalkıyorsun, yüzünü bile yıkamadan evvel bir sigara yakıyorsun. Odanın penceresinden dışarı bakıp, başlayan günü sigaranın dumanıyla kirletiyorsun. Temiz hava ciğerlerine girmek istiyor fakat sen ona inat edercesine bir tavırla sigaranı içiyorsun. Sonra bitiyor o sigara, tuvalete gidiyorsun. Yüzünü yıkayıp, damağındaki pis tattan kurtulmak için ağzını suyla çalkalıyorsun. Sonra üşenmezsen gidip bir kahvaltı hazırlıyorsun kendine. Onu yiyorsun, bir sigara daha yakıyorsun. Ardından kendine bir kahve hazırlıyor, kağıtların başına oturuyorsun. Kahvenin soğumasını beklerken bir sigara daha yakıyor, yazı yazmaya başlıyorsun. Yazıyorsun, yazıyorsun, yazıyorsun. Ellerinde derman, beyninde cümle kalmıyor, dakikalardır içilmeyi bekleyen o soğumuş kahvenin tamamını tek bir yudumda dikiyorsun. Miden bulanıyor, bir sigara yakıyorsun. Sonra tekrar yazmaya başlıyorsun. Sana çok mantıklı gelen o sığ görüşlerini, kimsenin umursamayacağı anılarını, sadece ilk bakışta göze hoş gelen aforizmalarını yazıyorsun. Dünyanın en işsiz güçsüz insanısın ya, oturmuş bunları yazıyorsun! Karnın acıkıyor öğle vakti, üşenmezsen kendine bir yemek hazırlıyorsun. Onu yiyorsun, bir sigara yakıyorsun. Kahve yapmaya üşeniyorsun, yazı yazmaya başlıyorsun. Sonra kalkıyorsun, bir sigara yakıyorsun, dışarı çıkıyorsun. Yürüyorsun, öyle. Bir sokak köpeği gibi geziyorsun etrafta amaçsızca ve tüm gün boyunca defalarca sigara içmemiş birisi gibi davranıp, bir paket sigarayı daha öldürüyorsun yürürken. Sonra karnın kazınıyor ve belki bir çorbacıya, belki de bir çiğköfteciye gidiyorsun. Karnını bir şekilde doldurduktan sonra bir sigara yakıyor, evine dönüyorsun. Uyumak istiyorsun, uyuyamıyorsun. Yazılarındaki karamsarlık, hayatındaki yalnızlıkla birleşiyor ve sen bilincini kaybetmişken sana öyle bir yüklenmeye başlıyor ki, günün ilk ışıkları dünyaya vurmaya başlamışken sen, yatağında uzanmış bir vaziyette öleceğin günü beklemeye koyuluyorsun. Bir ara gözlerin dalıyor, vücudun birkaç saat dinlenme fırsatı buluyor. Ancak benim gibi insanlara haramdır uyku! Tam olarak kendine gelememiş bir biçimde kalkıyorsun yataktan, yüzünü bile yıkamadan bir sigara yakıyorsun. Sonra tüm bu şeyleri bir sene boyunca çok az kez aksatarak gerçekleştiriyorsun. Şimdi söyle bana, bir kuluna bunları sürekli yaşatmak acımasızlık değil midir? Demek ki sen de böyle düşünüyorsun da, konuştun benimle.
Konuştun, konuştun da yakın geçmişimi düşünmek bir soru doğurdu aklımda. Koca bir sene boyunca hiç kimsenin okumayacağını bilerek yazdığım yazılar, beni niye öldürmedi? Beni hayatta tutan sebep ne? Evet, bir sebebim var yaşamak için! Ne olduğunu bilmek ister misin Tanrım? Açıkçası bunu bilmeyi ben de isterim. Lütfen, bir işaret ver bana. Niçin böyle bir hayata hala katlanıyorum ben? Niçin hala ölüm ile arama giren bir umudum var? Ve bu umut, ne?
Kesin olarak bilmiyorum fakat geçmişteki güzel günleri tekrar yaşama olasılığım olabilir, beni hayatta tutan neden. Ya da belki de zaman akmıştır, günahım Tanrı tarafından değil de insanlık tarafından unutulmuştur da bir gün geri dönebilirim eski hayatıma. Çıkarım dostlarımın karşısına, sarılırım tekrar aileme. Hatta belki de göze alırım şanımı ve şerefimi iki paralık etmeyi, üçüncü ihanet için bir kapı açarım sevdiceğime. Bilemiyorum, hayat bu… her şeyin yaşanma olasılığı var.
Bir sene önce bu zamanlardı Tanrım. Dar ve aydınlık bir sokakta açtım o üçüncü birayı. Alkolü bırakmıştım ama bir zafer kazanmıştım! Eski sevgilimin yeni sevgilisi beni haklı bulmuştu. Haklıydım!
– “Haklısın. Yıllar sonra geri döndüğünde huzur bekledin, yalan buldun. Ama ben de çok seviyorum onu ve sen ondan uzaklardayken ben onun yanındaydım. Bence senin işin, huzurunu engelleyende değil, huzurunu bozanda.” demişti tam bir sene evvel, eski sevgilimin yeni sevgilisi.
Ardından hayatımda içtiğim o son birayı açmış, fondip etmeye kalkmış, yarısını bırakmıştım şişenin dibinde. Ardından şişeyi sokak lambasına tutmuş, ne kadar kaldığına bakmış ve şişeyi eski sevgilimin yeni sevgilisine uzatmıştım.
– “Al, sen de en az benim kadar haklısın.”
O gece evde oturup, sabaha kadar düşünmüştüm. Sabaha karşı yatıp uyumuş, akşamüstü geri kalkmıştım. Elimi yüzümü yıkamış, çakımın yanımda olduğunu teyit etmiş ve çıkmıştım evden. Eski sevgilimi aramış, ne işi gücü varsa hemen bırakıp, direkt olarak sahile, eskiden hep buluştuğumuz o yere gelmesini istemiştim. Yaklaşık iki saat sonra, sahilin ucunda, bir kayalığın dibinde otururken gördüm onu. Etrafına korkak bakışlar atarak geldi yanıma, oturdu bir kayanın üstüne. O oturunca ben kalktım ayağa, sol arka cebimden çakıyı çıkarmış ona göstermiştim. Ayın ışığı, dikiş tutmaz çakının metaline vuruyordu. Tedirgin bir biçimde baktı bana. Ve ben, bir şiir yazdım Tanrım.
Feryat bekledim, kopmadı.
Karşılık bekledim, yapmadı.
Eğildim gözlerine baktım,
olabildiğince siyahtı.
Şimdilik elveda Tanrım, bir sigara içmem gerek.
