Feryat bekledim, kopmadı.
Karşılık bekledim, yapmadı.
Eğildim gözlerine baktım,
olabildiğince siyahtı.
– Bir sene önceden beri, her dakika.
Tanrım, senden af diliyorum. Bir insan öldürdüğüm için, özenip de yaratmaya zaman ayırdığın bir kulunu senden izinsiz sana gönderdiğim için af diliyorum. Daha önce de söylediğim gibi, umarım beni bile affedecek kadar kutsalsındır. İnan affedildiğimi bilmeye o kadar ihtiyacım var ki, bunu bilemeden ölürsem gözlerine bakamam. Aynı, aşağı yukarı bir seneden beri insanların çehresine bakamadığım gibi.
Meyve bıçağını ona saplayıp çevirdiğimde, kulaklarımı sağır edecek bir bağırış bekledim Tanrım. Bekledim, bekledim, duymadım. Suratına baktım, ifadesizdi. Belki vücudunda kalan son kudretiyle beni iter, bana vurur diye bekledim, karşılık da vermedi. Öylece bakıyordu bana, sanki ölümün şaşırtıcılığını bir savaş şoku büyüsüyle yaşıyor gibiydi. Sonra yavaşça çektim bıçağı, tekrar sapladım. Tekrar çektim, defalarca sapladım. Yere yığıldı bedeni, eğildim gözlerine baktım. Gözlerinin bebeği müthiş bir siyahlığa, karanlığa hapsolmuştu. Panikledim, oradan koşarak uzaklaştım. O ıssız, tenha yerden bir korkak gibi kaçtım. Biraz sonra ilerleyince, biraz ışığa kavuşunca üstüme baktım. Temizdim lakin sadece üzerimdeki tişörte biraz kan sıçramıştı. Hemen hırkamın önünü kapadım, hırkamı kontrol ettim. Temizdim, kan lekesi yoktu. Hırkamın koluyla bileğimin arasında duran bıçağı arka cebime koydum, sahilden içeri, kumsalın denize yakın tarafına doğru yürüdüm. Etrafı kolaçan ettim, hiç kimse yoktu. Yavaşça oturdum, derince bir çukur kazdım. Bıçağı içine atıp, çukuru kumla kapadım ve işim bitince üzerinde birkaç adım attım. Hemen ardından da, titreyen ellerim yüzünden zorlanarak bir sigara yaktım ve eve doğru yürümeye başladım. O anda büyük ihtimalle cesede dönmüş kulunun suratı, ifadesi, gözleri aklımdan çıkmıyordu Tanrım! Üzerindeki kıyafetten aşağı kanının akışı, bedeninin yavaşça yere yığılması gözümün önünden gitmiyordu. Ne yapacağımı da bilemiyordum. Teslim mi olmalıydım, eve mi gitmeliydim, kendimi de mi öldürmeliydim?
İlk iş olarak hızlıca eve gittim o akşam Tanrım. Evde kimse yoktu, bir poşet alıp üstümdeki kıyafetleri içine koydum. Hızlıca duşa girdim ve hemen çıkıp giyindim. Küçük bir çantaya birkaç parça eşyamı attım, yatağımın altında sakladığım paralarımı ve banka kartımı toparlayıp, çantamın içindeki kıyafetlerin arasına gömdüm. Evden bir hışımla çıktıktan hemen sonraysa evimin önündeki çöpe kıyafetlerimi attım, ardından da koşar adım otogara gittim. Hiç kimseye haber vermedim, hiç kimseyle vedalaşmadım ve sabaha kadar otogardaki büfenin önünde, insanı tedirgin eden bir soğuğun içinde oturdum. Sabahın ilk ışıklarında büfe ve otobüs şirketlerinin dükkanları açıldı. İlk önce gidip kafama koyduğum şehre kalkan otobüslerden saat olarak en yakınına bilet aldım. Ardından da yaklaşık olarak iki saat kadar bir süre boyunca otogarın büfesinde çay içip, dışarıyı izledim. Gazete ile gelip oturan insanların suratlarına, dışarıda, otogarın önünden geçen polis arabalarına baktım. O haldeyken yakalanmaktan o kadar çok korkmuştum ki, bir iki seferinde otobüs kornasında kendimden geçer gibi oldum. Ani bir ses, ani bir hareket öylesine büyük bir korku veriyordu ki bana, belki de en az sekiz defa kendimi de öldürmediğim için pişman olmuştum. Ancak otobüsün kalkma saati yaklaştıkça bu mevzuattan da paçayı sıyıracağımı düşünmeye başladığım için, yaşadığım tedirginlik elime tekrar bıçak almama yetmiyordu. Öyle işte Tanrım, daha sonra otobüs geldi, gittim bindim ve buraya geldim. Buranın otogarından dışarı çıktım, akşam olmuştu. İlk gecemi bir sabahçı kahvehanesinde geçirdim. Sabaha kadar tost yiyip, çay içtim. Kendilerine dördüncü arayan iki emekli ve bir gece nöbetçisi ile beraber okey oynadım. Sabah oldu, oradan ayrıldım. Uykusuz geçirdiğim o gecenin karanlığı güneşin ışığına yenilince kuzenimi aradım, yanına gitmek istediğimi, şehir merkezinde olduğumu ve bundan kimseye bahsetmemesini istedim. Sağ olsun, beş-on dakika içerisinde yanıma geldi, bu ani kararımın altında kötü bir olay yatıp yatmadığını sordu. Bir çay bahçesine gittik, birer çay içerken olan biteni anlattım. Tabii ki elimi kana buladığımı söylemedim ona, sadece artık çok sıkıldığımı ve intihar edecek duruma geldiğim için böyle bir hareket yaptığımdan bahsettim. Anlattıklarım, uykusuzluğumun vücudumda ve yüzümde yarattığı tahribat neticesinde oldukça inandırıcı geliyordu. Kaldı ki zaten aşağı yukarı anlattıklarımı yaşıyordum fakat bir katilin yaşadığı o şoku, uykusuzluğum bir nebze de olsa örtüyordu. Kuzenim anlattıklarımı dikkatlice dinlemiş ve bana yardım edeceğini söylemişti. Çaylarımız bitince az ilerideki esnaf lokantasında birer çorba içmiştik, ardından da beni evine götürmüştü. O ev, işte bu ev Tanrım. Günahım da bu, buhranım da bu. Ellerimle sana adar gibi gösteriyorum işte! Günahım, evim, buhranım.
Ev eşyalı ve sobalıydı. İlk günümün öğleninde kuzenim ile ikinci el eşya satan bir dükkana gidip, kendime bir yatak ve masa aldım. Bir ucuzcudan yorgan, battaniye, nevresim takımı ve iki de yastık aldım. Marketten bir sürü paket makarna, hazır çorba ve soda aldım. Kuzenimin, küçük bir depo olarak kullandığı köşedeki odayı boşaltıp, iyice temizledim. Ardından içeriye yatağımı ve masamı kurup, tüm eşyalarımı bu odaya yığdım ve tam bir senedir bu odada uyanıp, bu odada uyuyorum. Tam bir senedir, paramı en uzun süre yettirebilmek adında sigaranın en ucuzunu içiyor, ağzıma sudan ve sodadan başka bir sıvı sürmüyor, en ucuz makarnayı yiyor, hatta makarna dışında neredeyse hiçbir şey tüketmiyorum bile. Saçlarımı ilk seferinde makasla kısaltıp, jiletle tamamen kesmiştim. O günden beridir Tanrım, saçlarımın uzamasına fırsat vermeden her hafta jiletle üstünden geçiyorum. Hem berbere para vermiyorum, hem de şampuan kullanmıyorum! Bilsen Tanrım, bir senedir üç kuruş paranın bile hesabını yapar oldum. Zira o üç kuruş para beni burada bir gün daha fazla tutacaksa, neden yapmayayım ki?
Temel ihtiyaçlarımı gidermek dışında bu evden neredeyse hiç dışarı çıkmıyorum. Normal bir günde beni bir tek ben, tuvaletin tozlu aynasında görüyorum. Bu umurumda bile değil Tanrım, umurumda bile değilim! Ancak… başka şeyler umurumda. Dayanamıyorum artık. Hemen hemen her zaman ancak yarısının temiz olduğu bu küçük, soğuk, karanlık evde köstebek hayatı yaşamaktan sıkıldım. Tam tamına bir senedir öylece beklemekten sıkıldım. Tam tamına bir senedir, işlediğim cinayetin üstünün ne zaman kapanacağını düşünmekten sıkıldım!
Ara sıra markete gitmek için evden çıktığımda, sokaktaki insanların bakışında bile bir suçlama görüyor gibiyim. Bazen aralarındaki muhabbete kulak veriyorum. Arabalardan konuşuyorlar, siyasetten konuşuyorlar, futboldan konuşuyorlar, sığ fikirleriyle tarih hakkında tartışıyorlar. Muhabbetleri ne kadar sıkıcı ve bayıcı olsa bile dinliyorum onları. Zira kafamın içerisindeki sesler dışında bir ses duymaya ne kadar muhtaç olduğumu bir bilsen, işi gücü bırakıp benimle muhabbet etmeye başlardın!
Bazen yağmurdan bahsediyorlar Tanrım.
– “Yağmur yağacak!” diyorlar.
– “Yağmur yağacakmış, biliyor musun?” diyorlar.
– “Geçen gece televizyonda gördüm, gelecek hafta yağmur gelecekmiş.” diyorlar.
– “Akşama kalmaz, burada yağmur yağar.” diyorlar.
Laf söyledikleri adam gibi, ben de kaldırıyorum başımı ve havaya, bulutlara bakıyorum. Temiz bir nefes çekiyorum içime, bulutları inceliyorum. Lafını söyleyen, savaştan bahsediyormuş gibi geliyor.
– “Savaş çıkacak.”
– “Savaş çıkacakmış, biliyor musun?”
– “Geçen gün gazetede okudum, haftaya savaş çıkacakmış.”
– “Haftaya kalmaz, bir savaş patlar!”
Bulutlara bakarken, düşmanı bekler gibi hissediyorum kendimi Tanrım. Yağmur damlalarını, düşman kurşunlarına benzetiyorum. Bulutları orduya, gökyüzünü ise topraklara. Bulutlar yavaş yavaş ilerliyor Tanrım, geceye kalmaz savaş başlatacaklar. Üstümüze bir şeyler atacaklar, ıslanacağız. Islanmak ölüm gibi değil, damlalar kurşun gibi değil ama o adamlar, yağmurun haberini veren adamlar, savaşın çığırtkanlığını yapan kişiler gibi.
Neden böyle olduğunu bilmiyorum Tanrım. Aynı yağmurun bana savaşı anımsattığı gibi, yere dökülen bir bardak su da, akan kanı anımsatıyor. Bazen üstüme hırka giyiyorum, savaşa hazırlanırmış gibi hissediyorum. Pencereden dışarı bakarken, başını siperden kaldıran bir asker olduğumu düşünüyorum. Bir sigara yaktığımda diğer elimle de sigaranın ucunu kapatma ihtiyacı duyuyorum, gecenin karanlığına kırmızı ışığı gören düşman, birazcık yana ateş ettiğinde beynim dağılmasın diye. Bazen üşüyorum, karlı bir dağda pusuya düşmüş bir taburun, acemi bir askeri olduğumu düşünüyorum. Kendime bir tas çorba kaynatırken, bütün gece ovalarda ilerlemiş de, gece vakti kamp yapmış bir ordunun, kamp ateşi önünde kendi yemeğini pişiren bir komutan olduğumu hissediyorum. En ufak şey bile bana savaşı, bir ölüm-kalım mücadelesini, askeri, silahı, kurşunu anımsatıyor. Tanrım, lütfen cevap ver bana. Kafayı mı yedim, yoksa kafayı yemek üzere olmanın ayak sesleri mi bunlar?
Bir sene önceydi. Karanlık, ıssız bir sahil köşesinde, rüzgarlı bir havada ay ışığının yansıdığı dikiş tutmaz çakıma bakıyordum. Eski sevgilim ise bana tedirgin bir biçimde bakıyordu, oturduğu kayanın üstünde.
– “Bana bir isim vereceksin. Bana bir adres vereceksin. Bana bir telefon vereceksin. Bana, borçlu olduğun o fırsatı vereceksin!” dedim.
Bir bıçağa baktı, bir de hastalıklı gülümsememe.
– “Kimin?” dedi. Yutkundum.
– “Seneler önce beni aldattığın orospu çocuğunun!”
– “Telefon numarası yok bende.”
– “O zaman ismini ver, adresini ver.”
– “Adı Batuhan’dı. Adresini de bilmiyorum.”
– “Onun evinde yapmadınız mı?”
Durdu, yüzü iyice düştü, bir nefes aldı ve hızlıca geri verdi. Kot pantolonunun cebinden telefonunu çıkardı, rehberine girdi ve bir kişiyi açıp, telefonunu bana uzattı.
– “Al!”
…
Tanrım, ertesi gün kendimi, yetiştiğim sokakların üç saat kadar uzağında bir yerde, bir sokak köşesinin önündeki bakkalda buldum. Pantolonumun arka cebindeki bıçağı hiçbir şekilde saklama ihtiyacı duymayarak, bir paket sigara aldım ve çıktım dükkandan. Hava karanlıktı, dükkanın önünde loş ışıklı bir sokak lambasını vurduğu ışıklar içerisinde bekliyordu, yanına gittim.
– “Söyle şimdi, kimsin sen?” diye sordu.
– “Seneler önce gerçekleştirdiğin eylemin hesabını sormaya geldim.”
– “Neymiş o?”
Cüzdanımı cebimden çıkarttım, fermuarlı kısmından bir bileklik çıkartıp ona uzattım. Eline aldı bilekliği, inceledi, üstünde yazan ismi okudu.
– “Ne yapmışım ona?”
– “Benimle sevgiliyken onunla birlikte oldun!”
– “Bir kere oldu o. Sarhoştuk.”
– “Bu seni masum mu yapar?”
– “Yapmaz.”
– “Çocukluk aşkımdı o benim, elini tutmaya, gözlerine bakmaya kıyamazdım.”
Yürümeye başladık sokakta, bir süre susarak ilerledikten sonra;
– “Ben de kıyamazdım.”
– “Nasıl yaptın peki bunu? Hele bir de benimle sevgiliyken.”
– “Sevgili olduğunuzu bilmiyordum ki. Sarhoştuk, o istedi, yaptık.”
– “O mu istedi?”
– “Evet, o istedi.”
– “Sen de hiç düşünmedin, sarhoşluğunu da fırsat bilip akıttın onun kanını!”
Sokağın sonuna geldiğimizde sol elimle, pantolonumun arka cebindeki çakıya hamle yaptım. Tam da bu sırada,
– “Bakire değildi ki.” dedi.
İnan Tanrım, inan; o an kaynar sular başımdan aşağı döküldü. Gözlerimle ona baktım, bıçağa hamle yapan elim öylece havada asılı kaldı.
– “Nasıl bakire değildi?”
– “Bilmiyor musun?”
– “Neyi?”
– “Üvey abisinin ona küçükken tecavüz ettiğini.”
Bu neyi değiştirir bilemedim Tanrım. Ve ben, bir şiir yazdım.
Feryat bekledim, kopmadı.
Karşılık bekledim, yapmadı.
Eğildim gözlerine baktım,
olabildiğince siyahtı.
Şimdilik elveda Tanrım, bir sigara içmem gerek.
