Feryat bekledim, kopmadı.
Karşılık bekledim, yapmadı.
Eğildim gözlerine baktım,
olabildiğince siyahtı.
– Bir sene önceden beri, her dakika.
Tir tir titreyerek sigaramı içiyorum. Üşüdüğümden değil, yavaş yavaş hikayenin sonuna geldiğim için, yavaş yavaş hikayemin sonuna geldiğim için. Bir yandan söyleyeceğim şeyler azalıyor, bir yandan da bir rüzgar çarpıyor bedenime. Karanlığa gömülmüş bir apartmanın içinde, gecenin karanlığına bakarak sigaramı içerken, titremem oldukça garip bir durum aslında. Daha önce evde hiç soba yakmadığım için, yorgana sarılıp içerisinde titrerdim fakat en nihayetinde bu bir üşüyüştü… sanırım… sanırım zaman doldu Tanrım, sanırım bitti artık. Belki son nefeslerimi veriyorum bu şehirde, belki de tan ağardıktan sonra görmeyeceğim bu çıkmaz sokağı, bu kaldırım taşlarını, bu evi. Belki de kalan paramla son kez yemek almak yerine, aç kalmayı göze alarak bineceğim bir otobüse ve döneceğim memleketime. Belki de her şeyin üstü kapanmış olacak orada. Belki de orada bıraktığım insanlarla yeni, mantıklı ve eskisine göre daha güzel bir hayat kuracağım. Belki de aynı buraya geldiğimde alkolü bıraktığım gibi, oraya gittiğimde de sigarayı bırakacağım. Belki de orada güzel bir iş bulup, temiz para kazanacağım. Belki de tüm bu sözlerim sadece bir hayalde kalmayacak.
Hava soğuk, ev karanlık, önümde kağıt var. Üstüne bir şeyler karalanmayı bekliyor Tanrım. Bu kağıda son satırlarımı da yazdıktan sonra çekip gideceğim buradan. Eşyalarım burada kalacak, bu kağıtları da burada bırakacağım. Ne yakacağım ne parçalayacağım ne beraberimde götüreceğim. Burada kalacak ve günün birinde bir insan bu eve girene kadar birisi tarafından görülmeyi bekleyecek. Belki de yazdıktan sonra yok etmem gerekir, çünkü büyük bir itiraf yatıyor bu kelimelerde. Ancak hangi insan oturup baştan sona okur ki bu cümleleri? Okusa bile peşine düşer mi? Aydınlatılmamış bir cinayeti ışığa kavuşturmak için çabalar mı? Ben bunları yazdım ya Tanrım, bu saatten sonra kesin yapar bunu. Belki de son noktayı koyduktan sonra bir hışımla kalkıp yok etmeliyim şu satırları. Evet, bunu kesinlikle yapmalıyım.
Bir yandan da içimi kemiren şöyle bir olay var ki: Elbet bir gün, her yaşadığımız şey, gerçekliğinin kimse tarafından sorgulanmadığı ve önemsenmediği anılara dönüşecek. Kaçışı yok bu durumun. Ne kadar büyük bir mutluluk yaşarsak yaşayalım, ne kadar büyük bir buhranın içine düşersek düşelim, ne kadar büyük bir günah işlersek işleyelim; bir vakit sonra yaşanmış olması kimse için bir anlam ifade etmeyecek. Daha sonra da zaten kimse tarafından yaşandığı bilinmeyecek. Ne olur yani, bu kadar başarısız ve kötü bir insanken, en azından gerçekleştirdiğim tek bir olay insanlığa kalsa? Ben ölmeden önce bu olay başıma bela olabilir ama öldükten sonra şu satırların okunması, eminim ki cesedimi mezarında mutlu edecektir. Canım sıkıldığı zamanlarda tuvaletteki aynaya bakarak sigara içecek kadar kötü bir hale geldiysem, gözümü arkada bıraktırmayacak yegane olay budur. İnsanlar tarafından bilinmek, neler yaptığımın, neler yaşadığımın okunması!
Sadece burada değil, eski yaşantımda da zor zamanlar geçirdim. Her zaman için hastalıklı bir şarkının ritimlerini taşıyordu hayatım, zevk almasını hiçbir zaman beceremedim. Güzel günler geçirmişliğim oldu ama her seferinde o güzellikleri yitirmeyi de bildim. Zamanı geldi bedenimi yakan kızgın kumların üstüne yayıldım da, hayatımın baharında kaygılarımın kışına yöneldim. Beni mutlu eden ne varsa; ya o beni terk etti ya da ben onu terk ettim. Bir vakit sonraysa işte, hayattan keyif almam gereken zamanlarda bile hep acılarımı düşünür hale geldim. Sıcak kumlarda kışı, soğuk suların içinde cehennemi düşündüğüm gibi, şimdi de buhranımın tam içinden, günahlarımı düşünüyorum.
Henüz kendimi buraya hapsettirecek o günahı işlememişken, silahını kaybetmiş asker gibi yürüyüp durdum yollarda. Bir kez olsun tebessüm ettiğimi, insanlara selam verdiğimi hatırlamam, aklım bir karış havada ilerlerdim kaldırımlar üstünde. Yanımdan insanlar geçip giderdi, ben sigaramı içer ve anlık olarak onlara bakardım. O insanlar, ismim nedir bilmezlerdi, neler yaşadığımı merak etmezlerdi, öylece geçip giderlerdi yanımdan. Ancak ben, seneler boyu hep bir cevap düşündüm insanların bana sorabileceği sorulara.
Özellikle soğuk bir kışın öğlenlerinde yapardım bunu. Yeşil bir kaban giyer, ellerim boşta, yorgun gözlerle sokaktaki insanları inceleyerek yürürdüm. Çoğu zaman farkına bile varmazlardı onları incelediğimin, hatta benim varlığımdan bile bihaber şekilde yürürlerdi. Bense, onların belki de aynaya baktıklarında bile fark edemedikleri kusurlarını ve özelliklerini kaydederdim beynime. Kimisinin gözkapakları tam açılıp kapanmazdı, kimisinin çenesi çok sivriydi, kimisinin kaşları çok seyrekti, kimisinin kafa şekli çok bozuktu, kimisinin ise saçı beyazlamaya başlamıştı. Sıklıkla aniden adımlarımı kesip, karşılarında durup, suratlarına haykırasım gelirdi.
– “Niçin kimse de kızar gibi bağırmadı suratıma, suskunluğum ve yitip gidiyor oluşum hakkında!”
Oysaki o kaldırımlarda bir tek ben yürümezdim, elbet bir etrafına baksalar, yürüyen insanları gözleseler, bendeki farklılığı göreceklerdi. Kimse karşıma çıkıp da sormadı bana:
– “Bu yollarda bir tek sen yürümüyorsun, niye çıkmış kamburu o bedeninin?”
Soğuk kış öğlenlerinde gezerdim öylece işte Tanrım. Kimse sormadı bana hiçbir şey, bakmadılar bile bir kez suratıma. Yürüdüm geçtim insanların arasından, hiçbirinin hayatında tek bir iz bile bırakmadan devam ettim usulca. Yapayalnız bir şekilde, yürüdüm de yürüdüm yeşil montumla, her adımımda nefretim iyice kök saldı yüreğime.
Üşürdüm Tanrım, üşürdüm o öğlenlerde. Ellerimi cebime koyar, kafamı iyice montumun içine doğru gömer, üşümeme engel olmaya çalışırdım. Kış güneşinin hiçbir faydası olmazdı üşümeme, ben de ısınmak için hep yüreğimde yanan ateşi harladım. Tıpkı dünyanın merkezi gibiydi yüreğim, pişmanlıklarımda cayır cayır yakardım ruhumu. Zira o zamanlarda birçok şeyi es geçmiştim Tanrım. Okulu bırakmış, çocukluk aşkını terk etmiş, para kazanmak için kimi zaman pis ve ahlaksız yollara başvurmuş, hazlarını yaşayamayan birisiydim. Sen beni izlerken, ne kendimin ne yapacağını ne de senin o anda benim hakkında ne düşündüğünü bilmezdim. Yaşardım öylece saniyeleri işte, her yutkunuşumda ölümümü hissederek. Arşınlardım onca sokağı, karşıma insan çıksın diye beklerdim. Onlara bakayım, onları izleyeyim, bir şeyler söylüyorlarsa onları dinleyeyim. Zira başkalarının hayatından başka bir şey yoktu elimde, kendi hayatımı yaşamayı bırakalı uzun zaman olmuştu. Ne bir yazar ne bir öğrenci ne bir işçi ne de adam gibi bir sevgili olabilmiştim. Söylesene Tanrım, böyle bir insan her şeye rağmen kendi hayatını yaşamaya devam edebilir miydi?
Biliyorum ki o günlerde benden bir aman, bir feryat bekledin. Ancak hiçbir zaman ben, şu anda yaptığım gibi bir şey yapmadım. Sen beni ezdin Tanrım, ben gözlerimi kıstım. Sen canımı acıttın Tanrım, kör kuyuda karanlığa alıştım. Sen beni ezdin Tanrım, baktın olacak gibi değil, beni günaha ittin.
Kızgın değilim sana, bir yerde sen de haklısın. Zira sen ne yaparsan yap, hiçbir zaman o hastalıklı şarkı gitmedi kulağımın dibinden, hiçbir zaman geri kazanmaya çalışmadım geçmişin güzelliklerini. Ne bir ders aldım hatalarımdan ne de seni memnun edebilmek için çabaladım. Yürüdüm öylece kış öğlenlerinde, silahını kaybetmiş asker gibi. Senin karşıma çıkardığın insanlardan birisi de çıkıp savurmadı suratıma gerçekleri. Ne ben bir şey düşünebildim ne de insanlar bana bir şey söyledi. Dizdim boğazıma kelimelerimi, bir kez olsun çığırmadım dünyaya kederimi. Belki gereksizdi ama sustum aylarca, pişmanlığımın ateşinde yandım. Neyin peşindeydim bilmiyorum ama üniformasız bir asker gibi yürüdüm durdum kaldırım taşlarının üstünde, hafifçe sekerek. Eğer insanlık yeteri kadar sessiz olabilseydi, belki duyabilirlerdi adımlarımın seslerini. Tüm suç sadece benim değil Tanrım. Eğer yüzüme baksalardı, belki günün birinde onlar da beni hatırlardı. Çökmüş avurtlarımı, gözlerimdeki nefreti, saçlarımın şeklini hatırlarlardı belki. Yıllar sonra ölecek hepsi Tanrım, biliyorum ki benim vasıtamla veya değil, son nefesini verecekler elbet. Ve hepsi, yani hiçbirisi tanımıyor olacak beni. Hakkımda en ufak bir şey bile bilmeyecekler. Ben, kaldırım taşlarının üstünde hafifçe sekerek ilerlediğimde, bana gereken ilgiyi, sevgiyi, şefkati vermedikleri için, hiçbir zaman pişman olmayacaklar. Belki bu yüzden çok şey kaybettiler, belki de çok şey kazandılar ama Tanrım, yanına gelmeden önce söylüyorum, eğer şu sonbahar gecesinde eli kanlı bir biçimde şu satırları yazıyorsam, en az benim kadar o kaldırımlarda yürüyüp gidenler de katildir. Umarım bunu, hesap günü geldiğinde göz önüne alırsın.
Geçen sene bu zamanları hala net bir biçimde hatırlıyorum. Aydınlık bir gündü, sabahtı. Havada hiç bulut yoktu, güneşin ışınları tüm parlaklığıyla yeryüzüne vuruyordu. Rüzgar yoktu, sonbahar güneşi toprakları yeteri kadar ısıtıyordu. Hatırlıyorum, her yer apaydınlıktı. Oksijen yırtarcasına giriyordu ciğerlerime, keskin bir biçimde! Çocukluk aşkımın üvey abisi tarafından tecavüze uğradığını öğrenmeme rağmen oldukça huzurluydum. İçimde boşluk duygusundan, anlamsızlıktan, mutsuzluktan eser yoktu. Her zamanki gibi etrafa bakıyordum, insanlar mutluydu, insanlar kendi halindeydi. Sinirimi bozan hiçbir şey yoktu, fırtına öncesi sessizliği yaşıyordum.
Denizi gördüğümü hatırlıyorum. Deniz. Masmavi deniz. Hafif bir biçimde dalgalıydı ancak en kuvvetli dalgasında bile kumsala ancak zararsız bir masaj yapıyordu. Ondan sonra, albatros kuşlarını izlediğimi hatırlıyorum. Öylece havada salınıyorlar, bir yerlere uçuyorlar, ara sıra da denize dalıp kendilerince balık avlamaya çalışıyorlardı. Ondan sonra, denizin karşı tarafında, uzakta başka insanlar vardı, evler vardı. Apaydınlık bir gündü.
Bir sigara yakıp içtiğimi hatırlıyorum. Beni karşılayabilecek en güzel sabahlardan birisine uyandığım için, hayattan nedensiz yere büyük bir keyif aldığım için yakmıştım o sigarayı.
Silahını kaybetmiş üniformasız bir asker gibi değil de, tüm devranı döndüren kudrete sahipmiş gibi eve gittiğimi hatırlıyorum. Evdeydim. Ev sessizdi, derli topluydu. O kadar güzeldi ki Tanrım, ne ev dağınıktı ne de kafam. Çay içiyordum, sigaramdan nefesler çekiyordum. Ondan sonra, arabaların sesleri geliyordu kulağıma. Hatırlıyorum, eğer dışarıda hayatın hareketleri olmasaydı, hiçliğin sessizliğinden başka hiçbir şey girmeyecekti kulağıma. Beynim bomboştu.
Karnım toktu, sorumluluğum yoktu. Kendimi, sabah olduğumdan daha da fazla huzurlu hissediyordum. Gitmem gereken bir yer yoktu, yapmam gereken iş yoktu. Beklemem gereken birisi yoktu, üzülmem gereken bir durum yoktu. Hiçbir şey yoktu hayatımda ve canım zerre sıkılmıyordu. Muhteşem bir şeydi o saniyelerim, hayatta ne gerçekleştirirsem gerçekleştireyim, eylemim tamamen kendi istencim sonucunda gerçekleşecekti. Tanrım, o gün insanın hayatında büyük bir keyifle öldürebileceği nadir saatlerden birisin yaşıyordum ve her saniye hızlıca ölürken, keyfim sürekli katlanarak artıyordu.
Hatırlıyorum Tanrım, gece pek aydınlık değildi ama hava hala açıktı. Her gün iğne ucu kadar parlayan yıldızlar o akşam dev gibilerdi. Uzaklarda birer inci parçası gibi duruyorlar, insanoğluna nispet yapıyorlardı. Ondan sonra, insanlar sabahki gibi mutluydu. Gün düşmüştü fakat dudaklarının uçları hala yukarıda, hazır ol vaziyette tebessüm ediyorlardı. O anlarda biliyordum ki yaşadığım bu yumuşak gün asla tekrarlanmayacaktı. Ertesi sabaha kalktığımda, sonraki sabaha kalktığımda, asla bu günün sabahı gibi karşılanmayacaktım dünya tarafından, güneş tarafından, insanlar tarafından, deniz ve kuşlar tarafından. Kim bilir ne karanlık ne meşum ne de yorucu olacaktı! Ondan sonra, yarının veya sonraki günün öğleninde aynı güzel keyfi yaşayamayacaktım evde. Belki de yarının veya sonraki günün öğleninde, kalabalığın arasından sıyrılıp boş bir sokakta koşacaktım. Yetişmem gereken bir yer, bekletmemem gereken bir insan, kaçmam gereken bir bela olacaktı. Düşüncesi bile ne kadar kötüydü, biliyor musun Tanrım?
Ondan sonra, yarının veya sonraki günün akşamında yıldızlar da aynı olmayacaktı. Ve yazıktır ki ben, o anda tanıklık ettiğim hiçbir muhteşemliği, hayatımın geri kalanında bulamayacaktım belki de. Biliyor musun Tanrım, hayatımda ilk defa çok büyük bir şekilde ölmeyi istemiştim o akşam. Çünkü ben, hayatım boyunca ölmek için o kadar ideal bir gün görmemiştim. Zirvede bırakacaksın Tanrım! Zirvede bırakacaksın! İnsansan insanlığı, Tanrı isen Tanrılığı zirvede bırakacaksın!
Düşündüm, yitip gitmekte olan o güzel gün beni öylesine hüzünlendirmişti ki ölesim gelmişti. Eğer o akşam ölürsem ve ölümün gelişinin yaşattıklarından zevk alırsam, son nefesimi verirken pişman olmaz mıydım? Kesin olurdum. Aynı o günü tekrar yaşayamayacağım gibi, bir kez öldüm mü bir daha ölemeyecektim. Bunu göze alamadım Tanrım, yarının ve sonraki günün sabahlarını, öğlenlerini, akşamlarını beklemeye başladım.
Duşumu almıştım, saçlarımı kurutmuştum, tuvaletimi yapmıştım, tırnaklarımı kesmiştim, yemeğimi yemiştim ve yatağa geçip, tamamen kendi istencimle gerçekleşecek olayın saatini beklemeye başlamıştım. Eğer tam o anda ölmüş olsaydım, son nefesimi, yaşadığım o huzurlu dakikalarda verseydim; ruhum hapsolduğu bedenden çıkarken bir kez duraksayıp cesedimdeki iki göze bakacaktı, bundan eminim. Ruhum, odanın tavanına doğru ilerlerken, bakacaktı gözlerime ve öyle yükselecekti arşa. Yukarı çıkacak, sana hesap soracaktı Tanrım. Eğer o akşam ölseydim, çıkıp da karşına diyecekti ki;
– “Niye?”
– “Niye Tanrım?”
– “Niye aydınlık bir günde sigara içerken gösterdin bana kudretini de, ben bir çamur deryasında sıkıntılarımla uğraşırken, ihanete uğrarken, hayatımı çıkmaza sokarken göstermedin? O zaman belki de inanabilirdim senin kutsallığına!”
Kırılmak, gücenmek, gocunmak yok Tanrım. Sen, iyi gün dostusun. Nasıl ki sen bana tüm gerçekleri sille atar gibi gösterdin, ben de sana aynı şekilde kim olduğunu söylüyorum. Sen, iyi gün dostusun.
Hatırlıyorum Tanrım, hatırlıyorum. O akşam vaktin geldiğini hissedince kalktım yumuşak yatağımdan, giydim kıyafetlerimi. Yatağımın altından bir miktar parayı aldım, cebime koydum, evden çıktım. Doğruca, evime yaklaşık olarak altı-yedi dakikalık bir mesafede olan bara gittim. Bu sefer dikiş tutmaz çakım pantolonumun arka cebinde değil, ceketimin kolu ile bileğimin arasındaydı. Barın içerisine girip, direkt olarak barmenlerin önündeki yüksek sandalyeye oturdum. Sarı ve uzun saçlı bir barmen hemen önüme gelip ne istediğimi sordu.
– “Seni değil.”
– “Efendim?”
– “Bana Yahya’yı çağır.”
Aptal bir ifadeyle gülümsedi, sonra da gitti. Birkaç dakika sonra önümde, çocukluk aşkımın üvey abisi duruyordu.
– “Ne istiyorsunuz?” diye sordu.
– “Günahının bedelini?”
– “Efendim?”
– “Kız kardeşinden bahsediyorum. Hiç mi canın acımadı?”
– “Kız kardeşim mi?”
– “Evet. Küçücükken tecavüz ettiğin, hayatını kararttığın, üvey kız kardeşin.”
Bir süre baktı suratıma, ardından da hemen yan taraftaki musluktan bir Arjantin bardağa bira doldurdu. Önüme bir altlık attı, birayı üstüne koydu, sonra da küçük bir çerez tabağı hazırlayıp önüme yerleştirdi. İşi bitince durdu, gözlerimin içine baktı.
– “İç kardeşim. İç. İçebildiğin kadar iç.”
Terlemeye başlamıştım, yavaş yavaş bileğim ile ceketimin kolu arasındaki çakıyı çıkarmaya koyuldum. Çakıyı tam olarak elime alınca hızlıca açıp, kalbinin tam ortasına saplayacaktım. Ancak ben tam bunları yaparken, gözlerimdeki manasızlığı görmüş olacak ki,
– “Seni de yalanlarıyla kandırmış.” dedi.
Durdum, çakıyı geri ittirip, bir yudum bira içtim.
– “Yalan mı?”
– “Evet, yalan. Sana işin gerçeğini söyleyeyim mi? O kız hasta! Hasta! Gidiyor birisini buluyor, ona istediklerini yaptırmak için yalanlar söylüyor. Bunu ilk defa sana da yapmıyor, daha önce babamın kulağına gitmiş, geldi bana hesap sordu. Aldık onu, babamla beraber konuştuk. İnsanlara neden öyle bir şey söylediğini açıklamadı bize. Tecavüz falan filan yok, ilgi görebilmek için kötü şeyler yaşadığını anlatıyor insanlara. Ayrıca o benim üvey değil, öz kardeşim.”
– “Öz kardeşin mi? Bana senelerdir senin üvey abi olduğunu söylemişti. Onun annesiyle senin baban evlenmiş, sen de ona hep kötü davranmışsın. Dün de öğrendiğim üzere… tecavüz etmişsin işte.”
– “Onun söylediği her şeyi unut. Babamız da bir annemiz de. Hatta belki babasının da üvey olduğunu söylemiştir sana. Yok öyle bir şey, mükemmel bir hayatı var fakat yalancının teki.”
– “Anlayamıyorum. Hiçbir şey anlayamıyorum. Günlerdir bir insandan diğerine gidiyorum, bilardodaki beyaz topa döndüm, oradan oraya savruluyorum.”
– “Bırak, boş ver. Ben öz abisi olarak sildim onu hayatımdan, sen de bırak gitsin. Yalanlarını başkasına söylesin. Onun peşine takılırsan, ihtiraslarına alet olursan, bir gün katil olursun, katil! Sen iç biranı.”
Tanrım, çocukluk aşkımın aslında üvey olmayan abisi, işte bana bunları söylemişti. Gözlerimin tam içine bakarak,
– “…bir gün katil olursun, katil!” deyişi, bir sene sonrasında bile hala tüm netliğiyle gözümün önünde.
Evet Tanrım, abisi öyle demişti ama iş artık kopmuştu. Seneler sonra yüreğimi ferahlatmak için kollarına döndüğüm eski sevgilimin, seneler öncesinde aslında ne kadar büyük cambazlıklar peşinde koştuğunu öğrenmiş, beni nasıl kullandığını acı bir şekilde görmüştüm. Aslında üvey olmayan abisi beni telkin etmek için uğraşmıştı ama bir şiir yazmama kesinlikle engel olamamıştı Tanrım.
Feryat bekledim, kopmadı.
Karşılık bekledim, yapmadı.
Eğildim gözlerine baktım,
olabildiğince siyahtı.
Şimdilik elveda Tanrım, bir sigara içmem gerek.
