Günah, Ev ve Buhran – 6

Feryat bekledim, kopmadı.
Karşılık bekledim, yapmadı.
Eğildim gözlerine baktım,
olabildiğince siyahtı.

– Bir sene önceden beri, her dakika.

Ey ulu Tanrım, işte 365. günün karanlığı da eriyor, çok değil bir saate hava aydınlanır. Gün doğar, insanlar uyanır, gece boyu ayazda üşüyen sokak hayvanları güneşi aramaya başlar. Fırıncılar ekmek satmaya, balıkçılar motor çalıştırmaya, gece bekçileri uyumak için eve gitmeye, çok değil bir saat sonra başlayacak. Televizyonlarda sabah haberleri başlayacak, gazeteler dükkanlara dağıtılmaya başlayacak. Kaldırabilenler bir saat sonra sarhoş bir biçimde uyumaya gidecek, kaldıramayanlar ise bir saat sonra sızdıkları yerden kalkıp, duş alacaklar. Gece boyu delicesine sevişen çiftler, çok değil bir saat sonra kalkıp hazırlanacak ve işlerine gidecekler. Kuşlar uçacak, güneş yükselecek, bir saat sonra başkaları karanlığa gömülecek. Karanlığa gömülen o yerde, insanlar uyuyacak, sokak hayvanları üşüyecek, fırıncılar ekmek yapmaya başlayacak, balıkçılar motoru durdurup demir atacak, gece bekçileri iş başı yapacak. Televizyonlarda akşam haberleri başlayacak, matbaalar da ertesi günün gazetesini basacak. Kimileri alkol içmeye başlayacak, çiftler sevişmek için hazırlanacak. Çok değil, bir saat sonra kuşlar bir yer bulup tüneyecek, güneş tamamen gökyüzünden çekilecek, bizlerse aydınlığa kavuşacağız! Belki de o an kaygılarımızın kışı, Y.. güneşiyle görkemli bir yaza dönüşecek!

Cebimde kalan son liralar ile beraber, şu anda yanımda duran, şeffaf poşetteki sarma tütünü alacağım. Bir senedir sürekli aynı yerde duran eski evimin anahtarlarını cebime koyacak, şarjı olmadığı için aylar önce kapanmış olan telefonum elimde, çekip gideceğim buradan. Soğuk bir sonbahar gecesi ile sabahı arasında yazıyorum son cümlelerimi sana. Sen her ne kadar her şeyi detayıyla bilsen de, sana anlatmak istediklerimi anlatacağım ve çekip gideceğim Tanrım. Belki bu kağıtları burada bırakacağım, belki yanıma alacağım, belki de yok edeceğim. Ne yapacağım hakkında hiçbir fikrim yok, bunu bitince düşüneceğim. Şimdi zaman, günah çıkarma zamanıdır.

Hatırlıyorum Tanrım, hatırlıyorum. Kuşluk vaktinde, daha önce hiç içerisine girmediğim bir binanın bodrum katında uyanmıştım. Tüm netliğiyle hatırlıyorum, evet! O gün, benim katil olduğum gündü! O gün, benim bir insanı acımadan öldürdüğüm gündü! Evet Tanrım, evet! Yaşadığım inanılmaz bir şok değildi ancak bir şekilde sinirimi atmalıydım ve o gün gerçekleştirmiştim bunu.

Bodrum katında uyandığım gibi, aklıma gelen ilk şey çocukluk aşkım oldu. Hemen telefonumu çıkardım cebimden, son bir kez konuşmak istediğimi söyledim. Biraz soğuk davransa da kabul etti, akşam sahilin aynı yerine, yarın aynı saatte gelmesini söyledim. Telefonu kapadıktan sonra hızlıca binadan çıktım, sokaklar tanıdık gelmiyordu. Biraz yürüdükten sonra yetiştiğim sokaklardan epey uzakta olduğumu fark ettim. Ancak hala denizin ne tarafta kaldığını bildiğimden, kaybolmam imkansızdı. Yürüdüm, insanlara silahını kaybetmiş bir asker gibi bakarak yürüdüm. Dünün güzelliği de kaybolmuştu, bana verdiği güç de. Aynı, dünden önceki hale gelmiştim. Sokakta hafifçe sekerek yürüyor, insanların suratlarına bakıyordum. Herkes bir yere gidiyordu, herkes bir yere bakıyordu. Akşamdan kalmış olmamın verdiği sıkıntıyla, insanlığın bu devinimi bana boğucu geliyordu. Evime doğru giderken en boş sokakları seçmeye çalışıyor, önüme çıkan insanlara da dikkatlice bakmaya devam ediyordum.

Evime ulaştığımda kendimi çok yorgun hissediyordum. Hemen gidip yatağıma yatmıştım, dünkü rahatlığı bulamasam da yine de iyi gelmişti. Bir apartman bodrumunda sızmak ile insanın kendi yatağına uyuması asla kıyaslanamaz iki ayrı olaydır.

Uyandığımda ağzım kurumuştu, hemen mutfağa gidip su içtim. Ardından duşa girdim, sıcak suyun altında kaldım, biraz olsun kendime gelmek için. Güzelce yıkandım, temizlendim ve çıktım duştan. O gün, sahilden dönünce tekrar yıkanmak zorunda kalacağımı bilsem, o duşa hiç girmezdim Tanrım.

Duştan çıktıktan sonra karnımın acıktığını hissettim, kendime makarna yaptım ve yedim. Hayat yine güzelleşmeye başlamıştı. Su ihtiyacımı gidermiş, karnımı doyurmuş, uykusuzluğumu geçirmiş ve duşun etkisiyle biraz olsun kafamı açabilmiştim.

Beyaz tişörtümün üzerine mavi bir hırka, altıma da siyah bir pantolon giydim. Geçen sene o gün, oralarda sonbahar burası kadar soğuk olmadığı için daha rahat giyinebiliyordum, ne de güzeldi! Şimdi, burada öyle bir kış başlatıyorsun ki Tanrım, Ağustos sonunda içlik giymeye başlıyorum.

Ayakkabılarımı giydikten sonra yavaş yavaş bağcıklarımı bağlamıştım. Ardından ayağa kalkıp, kendimi kontrol etmiştim. Telefonum, cüzdanım, anahtarlarım… bir eksik vardı. Ayakkabılarımı çıkarıp odama gittim, babamın koleksiyonundan çaldığım dikiş tutmaz çakıyı bulamadım. Akşam o kadar fazla bira içtikten sonra bir yerde kaybetmiş olmalıydım. Biraz moralim bozuldu ancak yapacak bir şey yoktu. Annem ve babam evde olduğu için tekrardan babamın çakı koleksiyonundan bir çakı aşırmam mümkün değildi. Mutfağa gidip bir bardak su doldurdum kendime, içerken de salonu gözleyerek gizlice çatal ve bıçakların olduğu çekmeceyi alıp, bir meyve bıçağı aldım elime. Arka cebime koydum, suyun kalanını içtim ve az önce bağcıklarını bağladığım ayakkabıları giydiğim gibi evden çıktım. İlerledim, ilerledim, ilerledim. Zaman buluşma vaktimize yaklaşıyordu, ben de buluşacağımız yere ilerliyordum. Yürümeye devam ettim, bir etrafı izliyor, sahilde yürüyenlere bakıyor, bir de artık bu işe son vermem gerektiğini düşünüyordum. Dikiş tutmaz çakımı bir yerde kaybetmiş olsam bile yine de yanımda kesici bir alet vardı ve artık, neredeyse herkese dayanılmaz bir sıkıntı vermeye başlamış bu olayı bitirmem gerekiyordu. Nefretim her adımımda öyle büyüyordu ki, eğer bu akşam kan akmazsa hayatımın geri kalanını asla rahat geçiremezdim, bundan da adım gibi emindim.

Sahilin sonuna geldim, buluşmamıza daha yarım saat vardı. Geçen geldiğinde oturduğu kayayı buldum, üstüne oturdum. Denizi, karanlığı, gökyüzünü seyretmeye başladım. Ellerim titremiyordu ama ruhumda bir titreme var gibiydi. Yarım saate, bir saate yiyeceğim haltın ağırlığını düşündüğüm içindi belki de. Ya da, ne bileyim işte… önceki gün ne kadar huzurluysam, o gün de o kadar huzursuzdum Tanrım.

Onunla çok güzel zamanlar geçirmiştim. Beraber filme giderdik, sarmaş dolaş izlerdik. Beraber kitapçıya gider, aynı kitabı alır, birbirimizle yarışırdık. Kitabı ilk bitiren, diğerine kitabın sonunu söylerdi. Aramızda tatlı bir rekabet vardı, birbirimize gıcıklık yapmak için çabalardık.

Ortak iki arkadaşla buluşmuştuk günün birinde. Beraber bowlinge gitmiş, çift olarak yarışmıştık. Çocukluk aşkım beceriksizin tekiydi, bense beyinsizin tekiydim. Yanımızdaki çifte orada feci şekilde yenilmiş, birbirimizle kavga etmiştik. O bana suç atıyordu, ben ona suç atıyordum. Sonra bir an susmuş, gelmiş ve bana sarılmıştı kısacık boyuyla. O an beni sevdiğini sanmıştım.

Çok fazla sevmiştim onu Tanrım. Elimde bir meyve bıçağıyla onu beklemiş olduğuma bakma, hakikaten çok sevmiştim onu. Her cümlemde, her mesajımda, her konuşmamda ona bir iltifatım olurdu. Ona güzel sözler söyler, güneşli günlerin hayaliyle onu mutlu etmeye çalışırdım. Konuşmamla, tavrımla, hareketlerimle onu eğlendirmeye çalışır, yüzünü güldürmek için çabalardım. Tabii o zamanlar bana anlattığı onca sıkıntısının külliyen yalan olduğunu bilmiyordum. Aşık olduğum için de onun için çabalıyor, bu hayatta en azından bir kişinin ona değer verdiğini bilmesini istiyordum. Evet Tanrım, ona değer de veriyordum. Zaten şu yıllarda insanın asıl ihtiyacı bu değil midir? İnsan insana aşık olabilir, bunun mantıksal bir açıklaması, aşık olanın estetik duygusudur. Karşısındaki kişi onun gözüne güzel görünmüştür, o da ona aşık olmuştur. Ancak insanın insana değer vermesi, bambaşka bir durumdur. Değer vermek çıkar gözetmez. İnsanın bir başkasına değer verebilmesi için onu gerçekten seviyor olması gerekir, onun gerçekten mutluluğu hak ettiğini düşünür. Aşık olan insanı bilmem ama değer veren insanın yapmayacağı şey yoktur sevdiği için. Bakma öyle elimde meyve bıçağıyla, sahildeki bir kayanın üzerinde onu beklemiş olmama! Onu cidden seviyor, ona cidden değer veriyordum. O akşamdan tam bir sene sonra, şu satırları yazarken bile aşığım ona. Bakma öyle elimde kalemle, pis bir evin içerisinde çaresizce ve pişmanlıkla dolmuş halde şu satırları yazdığıma, ben onun için katil olacak kadar çok sevdim onu.

Bazen sabahları sahilde buluşurduk. Gün daha yeni yeni ayarken, ayaz yerini daha tam olarak sabah sıcağına bırakmamışken öylece sahilde yürürdük. Bir kafeye oturur çay içer, bazen bir kestaneciden kestane alırdık. Ben kestaneyi alır, kabuğunu soyar, ona verirdim. Alır yerdi, kestaneyi çiğneyişini seyrederdim. Ardından da her kestane sonrası rutinimizi yapardık. İkimiz de hazırlanırdık, ben kestane kabuğunu yere bırakırdım. Yere düşen kabuğa önce basan ve çatırt sesini çıkartan kazanırdı. Çoğunlukla ben kazanırdım, o ise saliseler içinde kaybedeceğini anlayınca ayağımın üstüne basardı. Evet Tanrım, böyleydi bizim ilişkimiz. Hastalıklı gibi ama herkesin bir kere yaşaması gereken anları defalarca yaşadığımız bir ilişkimiz vardı.

Bazen hararetli bir muhabbetin ortasında, söz söyleme sırası geçince cevabımı onu taklit ederek söylerdim, bozulurdu. Ayakta kalır, pusuya yatar, ben ona hararetli bir biçimde bir şey anlatırken de, söz sırası ona geçince benim taklidimi yaparak konuşurdu, bozulurdum. Ama güzeldi işte, yıllar önce öyle ve böyle bir şekilde idame ettirirdik ilişkimizi. Sonra beni aldattı, ayrıldık. Senelerce alkol içtim, madde kullanmaya başladım. Rahatlatıcı çaylar da araştırdım, reçetesiz antidepresan satan eczane de aradım. Bir gün canıma tak etti, çıktım karşısına. Nasıl oldu anlamadım, aynı hainliği tekrar yaptı bana ve işin peşinde birkaç gün koşturunca, seneler öncesindeki büyük bir hayal kıyımının ve gerçek aldatmacanın perdesini araladım. Pişman mıyım? Bilmiyorum Tanrım, bilmiyorum. Son bir senem bu nemli, rutubetli, pis bir evde geçse de, son bir senemi bir lağım faresi gibi yaşayarak geçirsem de, pişman mıyım bilmiyorum. Onunla sevgili olduğum için, ona inandığım için, onun için batağa düştüğüm için, ona geri döndüğüm için, bu işin peşinde koşturduğum için, katil olduğum için pişman mıyım bilmiyorum. Ancak olay zaten bu değil. Olay, ben pişman olsam da olmasam da senin beni affetmiş olup olmaman. Bir tek bunu bilmeye ihtiyacım var. Bir de, gün ağarınca çıkacağım yolculuğun sonu bana neler yaşatacak, onu bilmek istiyorum. Sanırım yolculuğa çıkmadan beni neyin beklediğini, ölmeden de beni affedip affetmediğini bilemeyeceğim Tanrım. Biliyorum, her şey sırasıyla. Belki… belki de bir sene evvel, o şiiri yazmadan, o huzurlu günde ölmeliydim. Merak ettiğim iki sorunun birisini hiç sormayacak, diğerinin cevabını ise dünya zamanıyla tam bir yıl önce öğrenecektim. Zaten o gün ölsem, katil de olmayacaktım. Senden af dileyişim günahım için değil, daha önce yaptığım şeyler için olacaktı. Merak etme Tanrım, ne zaman ölürsem öleyim bir şekilde af dileyecektim senden, tahtın asla sallanmaz.

Savaş işte geldi çattı Tanrım. Hafif bir yağmur yağmaya başladı sokağa. Pencereden dışarı bakıyorum, bir senedir konuşan o yağmur çığırtkanı haklı çıktı. Yağmur geldi, işte dövüyor damlalarıyla yeryüzünü. Saygısızlık olarak kabul etme ama bu sefer bu sayfanın bitmesini bekleyemeyeceğim, bir sigara yakacağım. Hem belki, bütün gece bıkmadan usanmadan sana yazıyorum ya, hakkımdır bu benim.

Biliyor musun Tanrım, bir yeri temelli terk edecek olmanın bir güzel yanı da, temizliği düşünmemek oluyor. Sigaramı yaktım, içiyorum, külünü olduğu gibi yere atıyorum. İçinde bir sürü sigaranın durduğu metal bir kül tablasına değil, kül tablası olarak kullandığım bir kavanoz kapağına değil, bir soda şişesinin içine değil, olduğu gibi evin zeminine atıyorum sigaramın külünü. Çünkü onun orada durması, bir saatten daha az bir süre sonra beni asla rahatsız etmeyecek. İsterse o kül orada milyonlarca yıl kalsın, asla onu temizlemeye ihtiyacı duymayacağım.

Sana çok farklı bir şey anlatacağım şimdi Tanrım. Sigara içerken sağ elimi kullanırım ben, şimdi sigarayı sol elime alıp da sağ elimin sigarayı tutan iki parmağını koklayınca, seneler öncesinde bir olay hatırladım. Yıllar evvel, henüz küçücük bir çocukken, uyumak üzere olduğum o geceyi. O gece de aynı böyle bir yağmur yağıyordu ve ben onu dinliyordum. Bir anda, toy beynimi ürkütecek bir hareket hissetmiştim. Karanlık odama aniden bir ışık huzmesi girmişti, ben de hemen gözlerimi kapamıştım. Birisi odama girmiş, bana doğru yaklaşıyordu. Bir süre sonra o insan gelip de beni yanağımdan öptüğünde, kesif bir sigara kokusu hissetmiş ve bu kişinin babam olduğunu anlamıştım. İşte şimdi de, aynı babam gibi kokuyor parmaklarım. Tırnaklı ve üç boğumlu o iki çıkıntıyı kokladığımda, babama sarıldığım anları hatırlıyorum, babamın beni öptüğü anları hatırlıyorum. Değişik bir his oluşuyor içimde, değişik bir acı hissediyorum.

Dışarıda yürüyen bir insan için bezdirici, bir çift için romantik olan yağmur yağmaya devam ediyor. Eskimiş bir apartmanın giriş katından bakıldığındaysa, benim için azaptan başka bir şey değil. Damlalar düşüyor, babamın ciğerlerine benzeyen bulutlar yavaşça ilerliyor. Kulak veriyorum sokağa, araba sesi yok, insan sesi yok. Sadece, kısa süre maruz kalındığında rahatlatıcı, uzun süre maruz kalındığında ise delirtici olan, yağmurun taşa çarpma sesi var. Eskiden yağmurun her türlüsünü severdim, ne oldu da yağmur beni delirtmeye başladı, ne oldu da yağmuru savaşa benzetmeye başladım ben Tanrım? İşte, bunun cevabını biliyor gibiyim, söyleyeyim: Katil olduğum gün değişti her şey.

Elimde bir meyve bıçağıyla denizi seyrediyor, çocukluk aşkımı bekliyordum. Deniz hafiften dalgalıydı, küçük bir rüzgar vardı. Rüzgar saçlarımı dağıtıyor, yüzümü okşuyor, öylece gezinip duruyordu etrafta. Bense bu durumdan zevk almaya çalışıyor, ara sıra arkamı dönüp eski sevgilimin gelip gelmediğini kontrol ediyor, bıçağı sıkı sıkıya tutarak birkaç dakika sonra yaşanacaklara kendimi hazırlıyordum.

Deniz önümde uçsuz bucaksız bir perde gibi uzanıyordu. Gökyüzü yukarıda sonsuzluğa gidiyordu. Küçük küçük bulutlar vardı, ilerliyorlardı. Bulutların arasındaysa sönük yıldızlar gözüme ilişiyor, ona o halleriyle bile hayran kalmamı bekliyor gibilerdi. İşte bu manzaranın büyüsünde kendimi rahatlatmaya çalışırken, arkamda dengesizce atılan adım sesleri duydum. Elimdeki meyve bıçağını daha da sıkı tuttum, kolumu arkama doğru götürüp sakladım. Bu sırada da ayağa kalkıp, arkama bakıyordum. Yaklaşık olarak on metre uzağımda, bana doğru gelen bir karartı vardı ve bir sağa, bir sola sallanıyordu. Telefonumdan saate baktım, eski sevgilimin gelmesine aşağı yukarı beş dakika kalmıştı. Yavaşça kayalıkların arasından çıktım, sahil yoluna indim. Bana doğru yürüyen kişi sevgilim olamazdı. Durdum, karartının bana yavaş yavaş, ayaklarını yere sürterek gelişini izledim. Yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı. Bir sarhoş. Aydınlık bir ortamda değiliz ama gözlerinin kıpkırmızı olduğunu net bir biçimde görebiliyorum. Belki de birkaç yüz metre ötede uyuşturucu içmiştir, bunu ancak sen bilebilirsin Tanrım.

Sarhoş, tam olarak bir sene önce bu günün akşamında, nasıl gözüktüğünden haberi yokmuşçasına,

– “Birader, bir dal sigaran var mı be?” dedi.

Suratını, gözlerini süzdüm. İğrenç bir haldeydi. Simsiyah gözleriyle bana bin bir zorlukla bakıyor, ayakta durmakta zorluk çekiyordu. Anın verdiği gerginlik ve günlerdir sırtımda taşıdığım yükün yaşattığı o psikolojik harbe yenik düştüm Tanrım! Bir sene önce bugün bir hata yaptım, sahil yolunda kanlı bir şiir yazdım.