Kızgın Adamlar – 1

S.. şehrindeki Karatepe Caddesinin en doğusundaki sokağın adı, Birimler Sokağıdır. Kağıt üzerinde diğer sokaklardan hiçbir farkı olmayan bu yer, Karatepe Caddesinin diğer sokaklarına göre uzun zamanlardan beri daha karanlık, daha pis ve daha ıslaktır. Bu durumun mantık sınırları içerisindeki açıklamaları da pek tabii mevcuttur.

Şöyle ki; şehrin değişik bir kentleşme planı olduğundan, Karatepe Caddesinin diğer sokaklarıyla, Birimler Sokağının sokak lambalarına elektrik gönderen şebeke farklıdır. Birimler Sokağını aydınlatan sokağın elektrik hattı şehrin en eski, dolayısıyla en komplike ve en sorunlu elektrik şebekesine bağlıdır. Şehir hükümeti bu eski şebekeyle, ‘çok büyük’ bir sıkıntı çıkarmadığı sürece uğraşmak istemediğinden dolayı, Birimler Sokağı bağlı olduğu caddenin diğer sokaklarına nazaran daha az voltaj alır, dolayısıyla sokak lambaları daha az ışık yayar, bu yüzden de Birimler Sokağı etrafındaki sokaklardan her zaman için daha karanlık ve tekinsiz görünür. Genel olarak şehre bakıldığında bu elektrik şebekesine bağlı olan diğer cadde ve sokaklar da verimli bir hizmet almıyordur lakin gözlerimizi sadece Karatepe Caddesine çevirdiğimizde, Birimler Sokağı bu caddenin üvey evladı gibi durur. Etrafındaki ışıl ışıl sokakların ortasında, insanı tedirgin eden bir karanlığa hapsolmuş vaziyettedir.

Öte yandan Birimler Sokağı o caddenin ve şehrin ilk yerleşim yerlerinden biridir. Aynı eski bir elektrik şebekesine bağlı olduğu gibi, içinde de o şehrin eski insanlarını barındırır. Bu insanlar eskiden mutlu mesut yaşarken şehir göç almaya başlamış ve yapılaşmalar şehrin bu tarafına usul usul yayılınca, Birimler Sokağında oturan insanlar da bu değişimden çeşitli nedenler dolayısıyla rahatsızlık duymuşlardır. Etraflarına yerleşen yeni insanları kabul edememiş, onları yabancı görmüş, hatta bazı zamanlarda onlardan nefret duymaya başlamışlardı. Şehir büyüdükçe Birimler Sokağı sakinlerinin rahatsızlığı artmış, göçler yaşandıkça kimi zaman gerekli kimi zaman gereksiz öfke tohumları yeşermiş, bir vakit sonra da bu sokağın sakinleri şehrin oluşmaya başlayan yeni ruhuna aykırı bir konuma gelivermişti. Bu tarafa göç eden insanlara duyulan nefret önce hükümete, ardından hükümetin polis ve kimi zaman askerlerine duyulmaya başlanmış, bir vakit sonra da normal insanların ‘kötü’ olarak tanımlayacağı eylemlerin failleri de bu sokaktan çıkmaya başlar olmuştu. İşte, Birimler Sokağının bağlı olduğu caddedeki diğer sokaklara nazaran her zaman için daha ıslak olmasının sebebi de bu yüzdendi. Geceleri, bu sokağın kaldırımında canlı bir beden ansızın cesede dönerdi, sabah olunca da cesedin kaldırılmış olduğu yerin önündeki dükkan sahibi ya da apartman sakini, kaldırıma şişeyle veyahut hortumla su tutar, işrak vaktinde morga götürülmüş cesetten geri kalan kan lekelerini temizlerdi. Bu iş genellikle ölene, bazen de öldürenin beşeriyetine küfredilerek gerçekleştirilir, iş bitince de piyangosu tutmuş sokak sakini mazgaldan aşağı akmakta olan kızıl suyu izlerken bir sigara yakardı.

Bu iki nedenden sonra Birimler Sokağının niçin diğer sokaklara göre daha pis olmasının sebebi de açıklığa kavuşuyor. Belediye adına çalışan temizlik görevlileri, gasp edilmek veya nedensiz yere dövülmek istemiyorlar, hatta ve hatta kuşluk vaktinde kanlarının mazgaldan aşağı akmasından korkuyorlardı. Bu yüzden de Birimler Sokağı, bağlı olduğu caddenin diğer sokaklarıyla kıyaslandığında oldukça pisti. En ufak bir rüzgarda bile havada sigara izmaritleri dalga dalga uçuyor, toz, toprak ve kül dans ediyordu. Eğer oradaki bir evde oturuyor olsaydınız, oradan geçen bir arabanın tekeriyle patlattığı bir bira şişesinin kırılma sesine uyanmak sizin için oldukça alışıldık bir durum olacaktı.

Birimler Sokağındaki en eski bina, cadde tarafından sokağa girildiğinde sol tarafta duran üçüncü apartmandı. Bu apartman şehrin bu kısmı ıssız bir yerken inşa edilmiş ve sonrasında Birimler Sokağının bu haliyle oluşmasına neden olmuştu. Sokaktaki diğer apartmanlar ile karşılaştırıldığında farkı hemencecik göze çarpıyordu: En önce, ahali arasında adı ‘Bohemya’ olan bu apartman, o sokağın en uzun ve en geniş binasıydı. Her ne kadar şimdilerde duvarları çatlamış, sıvaları dökülmüş, renginin tonu koyulaşmış olsa da, sokaktaki diğer yapılarla karşılaştırıldığında düzgün bir yere benzeyen tek mekandı. Ancak-fakat sanki ilahi kudretin bir bilmecesiymiş gibi, bu sokakta ev olmayan tek yer de burasıydı. İlk açıldığında adı ‘Burling’ olan bu geniş yapı ilk zamanlarında insanlara lüks bir otel olarak hizmet verirken, şimdilerde evsizlerin, kaçkınların, ucuz çapkınların ve ucuz orospuların, evinden atılmışların sığındığı bakımsız bir misafirhaneye dönüşmüş vaziyettedir.

Vakti zamanında şehre gelen zengin insanları ve iş adamlarını, nadiren de olsa yolu oradan geçen varlıklı gezginleri ağırlayan o lüks ve şatafatlı oteli şimdilerde bu haliyle görmek bir sürü insan için oldukça acı bir durumdur. Eskiden bu otelin büyükçe güzel bir bahçesi, bir sürü çardağı ve geniş, derin, sıcak yaz akşamlarında ışık gösterileriyle parıldayan kocaman bir havuzu vardı. O zamanlar bu alanlarda veya otelin girişindeki geniş salonda sık sık balolar ve çeşitli eğlenceler düzenlenirdi. Şehirde keyifli vakit geçirmek isteyen insanlar şehirdeki barlara veya kafelere gitmez, otelin yemekli eğlencelerine katılırlardı. Şimdiyse her şey ne yazık ki tam tersi şekilde değişmiş durumdadır. Şehrin büyüdükçe sokağın sakinlerinin bazı nedenlerden dolayı aykırı birer vatandaşa evrilmesi ve bu sokağın yavaşça bir suç yuvasına dönüşmesi, otelin hızlıca itibar kaybına uğramasına neden olmuştu. Otel birkaç kez sahip değiştirmiş ve en sonunda kaderine terk edilmişti. Boş kalan duvarların içiyse, hemencecik sokağın serserileri ve evsizleri için bir yuvaya dönmüş, otelin gayriresmi sahibi ise sokaktaki insanların ‘ağabeyi’ konumunda olan ‘Karamuk’ lakaplı birisi olmuştu.

Sokaktaki tüm çete gücünü elinde bulundurduğuna inanan bu adamın takma adı, oldukça değişik bir hikayeden gelmekteydi. Babası Matthew adında, sokağın oldukça sevilen bir esnafıydı. Gözleri şaşılacak derecede siyah olan bu adam, oldukça uzun zamanlar önce Rusya’dan gelmişti. Şöyle ki, Matthew küçük bir çocukken, İkinci Dünya Savaşı öncesi yaşanmış çalkantılı olaylardan kaçan ailesiyle birlikte Almanya’dan Rusya’ya, Habarovsk Krayı’ndaki Amursk şehrine göçmüştü. Matthew orada büyümüş, orada okumuş, orada evlenmiş, bir süre sonra da eşiyle beraber Türkiye’ye, bu şehre gelmişti. Amursk şehrinin ismi buradaki insanlar tarafından kolaylıkla telaffuz edilemediğinden dolayı kısaltılmış, bambaşka bir diyardan gelen bu adama önceleri ‘Amurklu Matthew’, sonraları da ‘Amuklu Matthew’ denmeye başlamıştı.

Amursklu Matthew bu sokağa yerleşmiş, birkaç sene boyunca da bir nalbur dükkanı işletmişti. Hayatındaki her detay olması gerektiği çizgisinde ilerlerken eşinin hamile olduğu haberini almış, evladı doğana kadar da bir çocuk heyecanıyla yaşamaya başlamıştı. Ancak-fakat aylar süren bekleyişin ardından doğan bebeğin gözlerini görmüş ve sinir krizi geçirmişti. Ebeyi kapı dışarı ettikten sonra yatağında terli ve yorgun bir biçimde yatan yeni doğum yapmış eşini katletmiş, akabinde yeni doğmuş çocuğunu kaderine terk ederek kayıplara karışmıştı.

Doğan çocuk isimsiz ve sahipsiz kalınca, aynı mahalleden bir çift onu evlatlık edinmişti. Bu çiftin hali hazırda üç adet çocuğu vardı fakat yaşanan olay vicdanlarına dokunmuş, bir bebeğin ölüme terk edilmesini beşeriyet şerefine sığdıramamışlar, onu da evlerine alıp diğer evlatlarıyla beraber büyütmüşlerdi. Daha sonraları bu kimsesiz çocuğu nüfusa evlatları olarak kayıt ederken ileride herhangi bir sıkıntı çekmesin diye bu topraklardan bir ismi, ‘Sinan’ı seçmişlerdi. Annesini doğduğu gün kaybetmiş, babası tarafından da yine o günde terk edilmiş bu çocuğun adı Sinan’dı fakat ergenliğe girdikten kısa bir süre sonra gerçekleri öğrenmiş ve o günden sonra bu ismi neredeyse hiç kullanmamıştı. Onu evlat edinen anne-baba, üvey kardeşleri ve sokak ahalisi, babasının memleketini ve çocuğun gözlerinin rengini birleştirerek ona ‘Kara Amuk’ diye hitap etmeye başlamıştı. Evet, Kara Amuk! Zira henüz bebekken gözlerinin rengi günden güne değişmiş, birinci yaşını doldurmadan evvel de neredeyse bir uzay siyahlığına dönmüştü. Bu yüzden onu tanıyan herkes ona bu takma isimle, yani Kara Amuk ile seslenmeye başlamış, bir zaman sonra ise bu takma ad, insanlar tarafından hızlı hızlı söylendiği için direkt olarak Karamuk’a dönmüştü. Karamuk aynı zamanda şehrin dışındaki tarlalarda yetişen tohumu zehirli, ekine zararlı bir bitkinin adıydı. Ayrıca civar köylerde, vücutta kara renkli kabarcıklar halinde görülen bir hastalığa da Karamuk denilirdi. Kaderin cilvesi midir bilinmez, bu çocuğun göz rengi ile babasının memleketi birleştirilerek ona takma bir isim konmuş, bu takma isim ise onun karakterini en iyi açıklayan kelime olmuştu.

Yazgısı derin bir acıyla süslenmiş olan bu adam, doğduğundan beri hem öksüz hem de yetim kalmış olduğu gerçeğini, henüz bıyıkları yeni yeni terlemeye başlamışken öğrenmişti. Onu evlatlık edinen çift Sinan’ı karşısına almış, vakti zamanında olan biten her şeyi tüm netliğiyle açıklamıştı. Sinan gerçekleri öğrendikten sonra onun için hayat ve hayata bakış açısı büyük derecede değişmişti. Mutlu geçen bir bebeklik ve çocukluk döneminden sonra Sinan olmaktan çıkmış, Karamuk olmuştu.

Karamuk’un en büyük üvey abisi, ondan sekiz yaş büyüktü ve adı Samet’ti. Oldukça iri bir yapısı vardı, boyu uzundu ve oldukça kalıplıydı. Kahverengi ve iri gözleri, geniş alnı, sık ve kıvırcık saçları, kemikli bir yüzü, yüzündeyse her zaman korkutucu bir ifadesi vardı. Gülümserken de, kahkaha atarken de, ağlarken de kimse ona doğrudan doğruya bakamazdı. Zira her an içinde olduğu duygudan çıkıp, mimiklerini ürkütücü bir şekle getirerek karşısındakine saldırabilecekmiş gibi dururdu. İşin komik tarafı, Samet’in her kadar içinde altından bir kalp bulunmasa bile, etrafındaki kimseye hiçbir şekilde zarar vermemiş olmasıydı. İnsanların ondan ürkmesinin ve çekinmesinin sebebi, beyinlerinde var olan dehşetengiz bir tecrübeden kaynaklı değildi, sadece ama sadece Samet’in görüntüsüydü.

Karamuk’un diğer iki abisi ise ikizdi. Birisinin adı Cem, diğerinin adı ise Can’dı. Neredeyse tıpatıp aynılardı. İkisi de ince yapılı, zayıf ve suskundu. Pek fazla konuşmazlar, genellikle birlikte hareket ederler ve etliye sütlüye pek karışmazlardı. Samet ile Cem ve Can’ın hem kişiliklerinin, hem de görünüşlerinin bu kadar farklı olması sebebiyle sokakta bazı asılsız rivayetler dolaştığı da olmuştu. Samet’in de bir ikizinin olduğu ancak annesinin karnındayken ikizini yediğini, bu yüzden kardeşlerine göre daha iri olduğunu ve daha vahşi göründüğünü söyleyenler vardı. Ancak-fakat bu hikaye tabii ki de aklı başında insanlar tarafından uydurulmamış ve anlatılmamıştı. Hayal gücü geniş şımarık sokak çocukları bunu alay etmek için söylemiş, hayattaki tek eğlenceleri kahve içip dedikodu yapmak olan mahalleri kocakarıları tarafından da oldukça tutulmuştu.

Karamuk’un üvey anne ve babası ise yaklaşık beş sene evvel peşi sıra ölmüştü. Babası Kemal Hüseyin Bey eski bir öğretmendi ve sıkı bir uçak maketi koleksiyoneriydi. Evdeki tek bir odayı sadece koleksiyonu için ayırmış, özel raflar sipariş ettirerek odaya düzinelerce uçak maketi yerleştirmişti. Ancak-fakat ölmeden birkaç ay evvel mesleğinden ihraç edilmiş olduğundan, sahip olduğu koleksiyonu ederinin neredeyse yarısına satarak geçimi için gereken parayı elde etmek istemişti. Tabii ki de bu durum onu ancak belli bir zaman için kurtaracaktı ve ölmesi, onu bir bakıma rahatlatmış olmalıydı. Eşi Nurcan Hanım ise tipik bir yöre kadınıydı. Boyu kısaydı, biraz kiloluydu ve çocukken geçirdiği bir kaza yüzünden sol ayağı topaldı. Öte yandan Kemal Hüseyin de, Nurcan da sevgi dolu insanlardı. Karamuk’u öz çocuklarından ayırmamış, kendileri söyleyene kadar da Karamuk bir kez bile üvey olduğunu düşünmemişti. Yine de Karamuk, ergenliğe henüz yeni girmişken gerçekleri öğrenmişti ve gerçekler onu oldukça derinden sarsmıştı. Pek neşeli ve uyumlu olan o çocuk gitmiş, yerine suskun, asabi ve oldukça sert bir adam gelivermişti. Gerçekleri öğrendikten kısa bir süre sonra da derslerini aksatmış, senenin sonuna doğru da okulu bırakmıştı. Artık onun eğitim gördüğü yer, kısa bir zaman önce bozulmaya, pisliğe bulanmaya, tekinsiz olmaya başlayan Birimler Sokağı idi.

Sokağın o zamanki kabadayısı Kısa Erhan dedikleri bir adamdı. Boyu kısa olmasına rağmen mangal gibi bir yüreği ve taş gibi sert bir merhameti vardı. Kısa boyu ile karakteristik özellikleri oldukça çatışık bir durumdaydı.

Kısa Erhan, şehrin büyümeye başladığı yıllarda üniversiteden mezun olmuş bir inşaat mühendisiydi. Okulunu dereceyle bitirememiş olsa bile tahsil hayatında başarılı sayılabilecek birisiydi. Bu tahsilli ve fiziken hiç de başkaldırıya, kabadayılığa müsait olmayan insanın, bir sokağın başına geçerek insanları örgütlemesi oldukça acımasız bir hikaye sonucu gerçekleşmişti.

Erhan, üniversite okumak için Almanya’ya gitmiş, bu dönemde de güçlü arkadaş ilişkileri kurmuştu. Bu sıcakkanlı ve samimi genç, üniversitenin ilk haftasından itibaren etrafındaki insanlarla derin muhabbetler oluşturmuş ve böylece yakın arkadaşı olarak seçeceği insanları oldukça geniş bir insan yelpazesinden seçme fırsatı yakalamıştı. Zaman ilerlemiş, bazı insanlarla, diğer insanlara göre daha samimi olmuştu. Samimiyet ilerledikçe ortak duygular, ortak fikirler üzerinde durmaya, hayattaki her sorun karşısında bir beyin fırtınasıyla beraber ortak çözümler aramaya başlamışlardı.

Var olan düzenden rahatsız olmak bir dereceye kadar insanın gözünü açan bir durum olsa da, fazlası, insanına kanına giren bir zehir gibidir. Kapitalizme de, sosyalizme de, şeriata da, milliyetçiliğe de böylesi sığ bir tavırla söylenecek hiçbir şey yoktur fakat bu tür ideolojilerden veya bir şekilde dünya görüşlerinden rahatsız olmaya başlayan insan, bir vakit sonra eskiden rahatsız olmadığı şeylerden de belki de gereksizce rahatsız olmaya başlar. İşin kötüsü, kişi bunu bir ‘şartlanma’ değil, kişisel bir uyanma olduğu düşünür. Fikirleri radikalleşirken de, düşündüklerini bir düşünce olarak değil, uygulamada olmayan ancak acilen uygulamaya girmesi gereken kurallar ve anlayışlar olarak görmeye başlar. Bir değişime katlanıp katlanamayacağını bile sorgulamadan, dünyayı ve mevcut düzeni değiştirmek için kör sinek edasıyla vızıldar durur. Ne yazık ki bahsettiğim bu süreç, tahsil hayatına büyük bir masumiyetle devam eden Erhan’da ve arkadaşlarında da baş göstermişti. Üniversitenin belli bir döneminden sonra dışarıda gezmek veya beraberce bilardo oynamak yerinde, sosyalist ve komünist düzeni anlatan kitapları okumaya, birbirlerine, senelerce akıllarına hapsetmiş oldukları ütopyaları anlatmaya ve bozuk olduğunu düşündükleri düzenin nasıl düzeltilebileceğini tartışmaya başlamışlardı. İnsanın geleceğini koca bir belirsizliğe, olağandışılığa ve beklenilmeyen olaylara hapseden bu tür zehirlenmeler, Erhan’a ‘sosyalizm’ olarak görünmüş, kanına ve aklına, ‘hak, hukuk, eşitlik’ nidalarıyla akın etmişti. Öyle ki, Erhan ve arkadaşları, beyinlerinden ‘ırkçılık’ veya ‘radikal din’ gibi zehirleri taşıyan insanlarla çokça fiziksel itişmelere, taşlı sopalı kavgalara girişmişlerdi.

Zamanla fikirleri radikal sosyalizme, komünizme, hatta ve hatta bazen anarşizme göz kırpan Erhan, okulunu bitirip de şehrine, sokağına, evine döndüğünde artık bambaşka birisiydi. Ve kader ateş ile barutu birleştirdi, değişen bir tek Erhan da değildi: Şehir de değişmiş, genişlemişti. Sosyalist bir inşaat mühendisinin ‘Kısa’ takma adını alarak hayatını sokağına adaması da böyle başlamıştı. Kısa Erhan evine geri döndüğünde, sokağının bir üvey evlat muamelesi görüyor olması dikkatini çekmişti. Birimler Sokağı kesinlikle karanlık ve kesinlikle pisti.

Günahlarını almamak gerek, o zamanlar belediye görevlileri Birimler Sokağına hala girip çıkmaktaydı lakin işlerini aceleye getirip, hızlıca gidiyorlardı. Zira içten içe hemen yan sokaklara kayıp, zenginlerin yerleşmeye başladığı taraflara ulaşmanın ve oralarda aylaklık etmenin planlarını yapıyorlardı. Bir durum raporu vermek gerekirse, bu niyetlerinin şöyle bir altyapısı vardı:

Çöpçüler, zengin muhitlerde çalıştıklarında güzel kıyafetli, iyi fizikli ve yüzleri estetik açıdan mükemmele yakın kadınlar görebiliyorlardı. Çaktırmadan bu kadınlara bakıyorlar ve kendilerini manevi anlamda doyuruyorlardı. Öte yandan baktıkları kadınların eşleri, çöpçülere dolgun sayılabilecek bahşişler vererek bazı ayak işlerini yaptırıyorlardı. Sonuç olarak çöpçülerin bu niyetleri ve yavaş yavaş bu sokaktan korkmaları, Birimler Sokağını diğer sokaklara göre daha pis yapıyor, bu da sosyalist bir inşaat mühendisinin de nefretini kabartıyordu.

Bu şekilde sayılabilecek bir sürü nedenin içinde sokaktaki otel de yer almaktaydı. Şehrin o zamanki en lüks oteli olan Burling, zengin iş adamlarına ve devlet görevlilerine kapılarını açıyor, içeride lüks eğlenceler gerçekleşiyordu. Bu eğlencelerde yapılan yemeklerin güzel kokuları, sokağı baştan başa etkisine alırdı. Otelin parkına giren arabalar sokak sakini erkeklerin, otele giren ‘hanımefendilerin’ üstündeki kıyafetler ise sokak sakini kadınların iç çekmesine neden oluyordu. Birimler Sokağı sakinlerinin, neredeyse her gece ömürleri boyunca kazanamayacakları, ne olursa olsun elde edemeyecekleri bir maddi zenginliğe tanık olmaları bir fitilin ateşini yakmıştı. Otelin verandasına veya terasına çıkan o önemli otel misafirleri, sokak sakinlerine küçümser edalarla baktıkça yanan fitil kısalıyordu. Sokak sakinleri gece vakti yarı aç şekilde yataklarına girdiklerinde, otelden gelen kahkaha ve müzik sesleri yüzünden uyuyamıyorlar, tahmin edilebileceği üzere de fitil daha ve daha da kısalıyordu.

Mahallede bu ve bunun gibi tetikleyici olayların gerçekleşmesi, üniversite okurken otoriteye ve düzene karşı saygısını ve inancını kaybetmiş olan Erhan’ı bir anda sokağın asi lideri haline getirmişti. Olaylar ilk başta küçük sürtüşmelerle başlamıştı. Otele gelen konuklara ve davetlilere karşı, sokak sakinlerinin beslediği öfke ilk önce yavaşça, ardından hızlıca bir kine dönüşmüştü. Aylar önce bir akşam, Erhan ve yanındaki birkaç yaşıtı, otelden dışarıya hava almak için çıkan bir adamla kavga etmişti. Açıkçası kavganın sebebi oldukça basit bir meseleydi. Otelin sokağa bakan kapısının hemen yanında sigarasını nefesleyen bir diplomat çocuğu, son derece gayri ihtiyari bir tavırla, karşı kaldırımda durmakta olan Erhan’a ve arkadaşlarına anlık olarak göz atmıştı. Bu bakış, zaten uzun zamanlardan beri bir fırsat kollayan Erhan’a istediği fırsatı vermiş, kavganın pimi çekilmişti.  İtiş kakışların, ağır küfürlerin, bağırışların sesine ilk önce otel görevlileri, sonra oteldeki insanlar ve en sonunda da sokak sakinleri gelmişti. Yavaş yavaş insanların olay yerine yığılmasıyla beraber bir müddet sonra iki taraf arasında ayırması zor bir arbede yaşanmış, kısa bir sürede de sokağa polis gelmişti. Erhan ile beraber sokaktaki birkaç kişi yaka paça götürülmüş, ifadeleri alınmış ve birkaç gün nezarethanede tutulmuştu. Böyle başlayan bir değişin hikayesiydi işte, Birimler Sokağının dönüşümü. Uzun uzadıya anlatmaya gerek yok, Erhan birkaç gün sonra sokağa geri döndüğünde artık arkasında bütün bir sokak ahalisinin desteği vardı. Bir sürü kavga, düzinelerce eylem gerçekleşti, polis ile sokak sakinleri arasında çatışmalar yaşandı. Belki de en küçük ve sonuncu kavga ise Erhan’ın canına mal oldu.

Bir Mayıs ayı öğleninde, devriye gezerken Birimler Sokağına giren bir polis arabası, şüphelendikleri iki kişiden kimlik istemek için durmuştu. Yaşanacak olan bu sade ama gerici olay, sokakta yükselmiş olan tansiyonu pek de arttıracağa benzemiyordu. Ancak-fakat hesapta olmayan bir olay yaşanmıştı. Sokağın son aylardaki sabıkasını çok iyi bilen polisler, açıkçası biraz temkinlilerdi.

Polis arabası sokağın ortasında durmuştu. Direksiyonun başındaki polis telsizi eline almış, sokağı izliyordu. Arabadan iki polis inmişti ve gözlerine kestirdikleri iki gencin yanına gidip kimlik kartlarını istemişlerdi. Polis memurları oldukça gergindi ve arabadan inmiş olanlardan birisi, yaşadığı gerginliği belli etmemek ve havayı yumuşatmak için bir espri girişiminde bulunmuştu. O kavgayı çıkaran, polisin yaptığı espri değil, farkında olmadan cümle sonunda küfür etmiş olmasıydı. O talihsiz küfür polisin dudakları arasından kaydıktan sonra, yanındaki polise dönüp bakmıştı. Bu bakış, çok kötü bir halt yemiş olduğunu diğerine beyan eder nitelikteydi. Tam o sırada, arabanın içindeki polis o küfrün farkına varamamış olsa da, aşağı yukarı bir dakikadır polisleri ve gençleri izleyen sokak sakinleri oldukça net bir şekilde küfrü işitmişlerdi. Sorun şuydu ki küfrü duyan bu insanlar, bu küfrün bir espri uzantısı olduğunu değil, ciddi şekilde söylenmiş bir hakaret olduğunu düşünmüşlerdi. Küfrü duyan herkes işini gücünü bırakıp polislere doğru gitmeye, kimi insanların polislere doğru gittiğini gören diğer sokak sakinleri de oraya doğru toplanmaya başlamıştı. Bu durum karşısında zaten gergin olan polislerden diğerinin eli ayağı boşalmış ve telafisi olmayan bir hata yapmıştı: Belinden tabancasını çıkarıp, havaya tek el ateş ederek topluluğu korkutmak istemişti. Ani gelişen bu olay sırasında arabadaki polisin hiçbir şeyden haberi yoktu fakat önce bir el ateş sesi duymuş, sonrasında da az önce şüphelendikleri iki gencin polisleri tutup yere savurarak diğer insanlarla birlikte tekmelemeye başladığını görmüştü. Tabii ki de işler çığırından çıkmış iken yapacağı pek bir şey yoktu ve hemen arabanın gazına asılıp, sokaktan çıkmak için hamle yapmıştı. Silah sesini duyduktan sonra akın akın olay yerine gelmeye başlayan insanlardan ötürü yolun pek ilerisini göremiyor, yine de gaza basmaya devam ediyordu. Arabanın hızlıca kendilerine doğru geldiğini gören insanlar ise yoldan hemencecik çekiliyor, kendilerini kaldırıma atıyorlardı. Ancak-fakat birisi bunu beceremedi.

Erhan, bu sokaktan kopmamışken, üniversite okumak için başka bir diyara gitmeden evvel, sokakta oturan bir kıza, kapı komşularının en küçük kızına gönlünü kaptırmıştı. O zamanlar derslerinde başarılı, sokakta pek fazla zaman geçirmeyen, saygılı ve -nedense- kızların pek tercih etmediği bir erkekti. Erhan da ret cevabı alacağından, küçümseneceğinden ve alay konusu olacağından korkarak hiçbir zaman deli gibi sevdiği bu kıza açılamamıştı. Ardından üniversite okumaya gitmiş, geri döndüğünde de bambaşka birisi olduğunu herkese göstermişti. Mahalledeki olaylar, kavgalar neticesinde sokağın hakkını arama azmi sonucunda ve hatta sokak için defalarca nezarethanede yatıp işkence görmesi dolayısıyla sokakta saygın bir konuma yükselmişti. Bu da onun özgüvenini oldukça yükseltmiş, seneler evvel gidip de tek bir cümle konuşamadığı kapı komşusunun kızına cesur bakışlar atabilmesinin yolunu açmıştı.

Öte yandan geldiğinden beri annesinin bağırışlarına maruz kalıyordu. Sokağına döndüğünden beri aylak aylak gezmesi, neredeyse her hafta karakolluk olması annesini çok üzüyor, istisnasız her gün bir işe girmesi için ona nutuk çekiyordu. O masum başlayan olayın yaşandığı gün Erhan hayatında ilk defa takım elbise giymiş, aynada kendine baktığında ise takım elbiseyi kendine çok yakıştırmıştı. O gün evden çıkmış, yürüyerek önceden müracaat ettiği bir iş için iş görüşmesinin yapılacağı yere gitmeye başlamıştı. Tam sokaktan çıkacağı anda, kapı komşusunun kızıyla karşılaşmıştı. Bir an için göz göze gelmişlerdi ki, Erhan komşu kızının kendisini pek beğendiğini fark etmişti. Gülümsemiş, selam vermiş ve durmuştu. Bir muhabbet etmek adına aklında kelime ararken bir silah sesi çınlatmıştı kulağını. Hemen arkasını dönmüş ve herkesin koşmaya başladığı yönde bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Koşar adım gerisingeri giderken kaldırımdan yola çıkmıştı ve ikinci adımını atacağı zaman, yoldaki insanların aniden iki tarafa doğru saçıldığını, insan selinin Kızıldeniz gibi ikiye yarıldığını görmüştü. O anda tam karşısında, tam gaz kendine doğru gelen bir polis aracı görmüştü. Erhan kenara çekilmekte başarılı olamamış ve çarpmanın etkisiyle savrulup, kaldırımın köşesine kafa üstü düşmüştü. Düşmesiyle ölmesinin arasında belki de sekiz-on saniye bile yoktu.

Yaklaşık on dakika sonra sokağa gelen iki ambulanstan birisi iki polisi almıştı, diğeri ise çoktan ölmüş olan Erhan’ı. Sokak ambulanslar gittikten sonra tamamen boşalmış, derin bir sessizliğe gömülmüştü. Olay sonrasında gelen polisler ise öldüresiye dövülen ve sonradan bitkisel hayata girdiklerini öğrenecekleri meslektaşlarını o hale getirenleri arıyordu fakat hiçbir zaman başarılı olamadılar. En başta polislerin şüphelendiği ve daha sonra o iki polisi etkisiz hale getirip linç girişimini başlatan iki kişi; Karamuk ve üvey abisi Samet’ti. Erhan’dan sonraki yeni sokak başı olma şansını da işte asıl bu olayla kazanmıştı Karamuk.

Öğleden sonra, sokakta bir tek polisler varken, polisler arasında bir de sivil vardı. Bu sivil sokağın berberiydi ve elindeki hortumu kaldırıma tutuyordu. İçinden küfürler saçarak, Kısa Erhan’ın al kanını su yardımıyla kaldırımdan temizliyor, mazgaldan aşağıya akıtıyordu. O zaman için düşünüldüğünde berberin ettiği küfürler yaşanılan olaya olan tepkisiydi. Zira her ne kadar sokak bozulmaya ve çatışmalar çıkmaya başladıysa da, ölümlere kimse alışık değildi. Artık bu sokakta birisi, kurumaya yüz tutmuş kana su tutarken tiksindiği için değil, bıktığı için küfür ediyor. Bu sokak ölüme alıştı ve hatta çoktandır bıktı bile.

Sokakta yavaş yavaş insan ölümlerinin başlamış olması oteli de pek tabii etkiledi. Canı oldukça kıymetli olan zenginlerin eli ayağı yavaş yavaş kesildi ve otel iş yapamaz oldu. Otel birkaç kez el ve isim değiştirdiyse de sokak her gün daha da kötüye gittiğinden dolayı otelin iade-i itibarı hiçbir zaman gerçekleşmedi. Otelin son sahibi de daha fazla zarar etmemek için tüm çalışanları işten çıkardı, eşyaları boşaltmadan gitti.

Ve şimdi o otele, daha önce de dediğim gibi ‘Bohemya’ deniyor ve başında bir süredir sokağa reislik yapan Karamuk var. Otelin bazı eşyaları yerli yerinde dursa bile, Karamuk para edecek her türlü aynayı, şamdanı, gardırobu satmıştır. Odaların içinde bir tek yataklar kalmıştır ki, onlar da oldukça bakımsız vaziyettedir. Genellikle ipsiz sapsız kişilerin, sarhoşların ve orospuların burada kalmasından dolayı yenileme ihtiyacı da duyulmaz. Hatta ve hatta çarşaflar bile değiştirilmez, yıkanmaz. Kaldı ki bu durumdan kimse de şikayetçi değildir. Çünkü burası artık gerçek Bohemlerin yeridir.