Kızgın Adamlar – 2

Yeni doğan bebeklerin gözlerinin açık renkli olduğunu/olabileceğini bilmeyen Matthew, henüz cinayet sokakta duyulmamışken şehir dışına kaçmıştı. Hızlı davranarak iki gün içerisinde ülkeyi terk etmiş, Kafkasya üzerinden Rusya’ya girmişti. Uzun bir tren yolculuğunun ardından da memleketi diyebileceği tek yer olan Amursk’a varmış, ilk iş olarak yıllar önce kaybettiği, kendisinden iki yaş büyük abisinin mezarına gitmişti. Abisinin toprağını avuçlamış, üstüne gözyaşlarını akıtmış ve geceye kadar mezarının başında öylece uzanmıştı. Aklından bin bir senaryo geçirmiş ve en sonunda herkese, hiç çocuğunun olmadığını, eşinin ise doğumda öldüğünü söylemeye karar vermişti. Hatta öyle ki, bu yalana karar verdikten bir süre sonra kendisi bile bunun gerçek olduğuna inanır olmuştu. Herkese, eşinin doğumda öldüğünü söyleye söyleye bu yalanı kendisi için bile bir gerçeğe dönüştürmüş, vicdanını rahatlatmasa da, bu travmanın görünürdeki izlerini geçirmişti. Ancak-fakat ölmeden önce bir kez de olsa, esas gerçeği hiç beklemediği birisinden, hiç beklemediği bir anda duymuştu.

Mathew, gecenin bir vakti üşümekten tir tir titrediğini fark ettiğinde abisinin mezarının yanından kalmış ve üstü başı çamur halde ablası Charlotte’ye gitmeye karar vermişti. Hoş, bu şehirde artık gidebileceği başka bir kimsesi de yoktu. Matthew’in ablası Charlotte, ondan yedi yaş büyüktü ve ailenin en yaşlısıydı. Gecenin bir yarısında kapısı yumruklandığında uyukladığı yatağından irkilerek sıçramış ve koşturarak, içinde yeşeren korkunun telaşıyla kapıyı açmıştı. Karşısında senelerdir görmediği kardeşini bitap halde ve pislik içinde görünce şaşkınlıkla bir feryat koparmıştı. Detaylarda boğulmaya gerek yok, Matthew içeri girmiş, ablasına olan biteni aklında kurduğu şekliyle anlatmıştı. Birer şekersiz kahve içmişler, uzun uzadıya sohbet etmişler, ardından da yatıp uyumuşlardı.

İlerleyen günlerde abla-kardeş iyiden iyiye birbirlerine alışmışlar, aynı evde kalmaya devam ederek birbirlerinin yalnızlıklarını geçirmişlerdi. Ancak-fakat günler sıralanmaya devam ettikçe, Charlotte kardeşinin psikolojisi hakkında bazı endişelere kapılmaya başlamıştı. Hızlı gelişen olaylar neticesinde kardeşini, cemiyetten arkadaşı olan Marelda Lam ile tanıştırmıştı. Marelda Lam çok genç yaşta dul kalmış Alman asıllı asil bir kadındı. Oldukça alımlı, kültürlü ve edepli bir hanımefendiydi. Eski kocası yıllar evvel bir savaşta havan topu saldırısı sonucu öldürülmüş bir subaydı. Marelda Lam da kocasından ona kalan maaş ile hayatını devam ettiriyor lakin neredeyse her gün, bir çocuk sahibi olamamamış olmanın verdiği garip duyguyla boğuşuyordu. İşte bu noktada Marelda Lam ile Matthew arasında gerçekleşecek bir evlilik, iki tarafa da istediklerini verebilirdi. Matthew Marelda Lam’a bir çocuk bahşedebilir, Marelda Lam ise ölmüş eşinden kalan miras ve yıllarca şehitlik maaşından biriktirmiş olduğu parayla Matthew’in maddi kaygılarına son verebilirdi. Bu fikir ikisine de uygun düştü.

Evlilikleri gerçekleştikten aşağı yukarı bir buçuk yıl sonra, Marelda Lam yaşı biraz geçmiş olsa da sağlıklı bir kız çocuğu dünyaya getirmişti. Adını Blanda koydukları bu kız Marelda Lam’ın ruhunda barınan yalnızlığı sona erdirmiş olsa da, Matthew için sonun başlangıcına açılan bir kapı olmuştu. Blanda ağladığında Marelda Lam’ın içi giderdi, Blanda’nın karnı acıktığında Marelda Lam büyük bir sevgiyle onu beslerdi, gün içinde onunla pek çok vakit geçirir, onu eğlendirmek için her şeyi yapardı, Matthew ise hamileliğin son aylarından itibaren derin bir hüzne boğulmaya başlamıştı. Bilinçaltında dolaşıp duran geçmiş pek çok kez Matthew’in diline kadar uzanmış ancak Matthew, gerçekleri hiçbir zaman hiç kimseye anlatmamakta başarılı olmuştu. Yine de içinde keskin bir burukluk ve korku vardı. Günün herhangi bir saatinde, belki de yolda yürürken karşısına çıkan bir yabancıya, beyninin derinliklerinde sakladığı geçmişin gerçeklerini şakıyabileceğini düşünür olmuştu. Hatta ve hatta hayatının son günlerinde pek çok kez, uykusunda her şeyi sayıkladığını düşünecek kadar paranoyaklaşmıştı. Sırf bu yüzdendir ki, eşi Marelda Lam ile aralarında hiçbir sorun olmamasına rağmen salondaki koltukta uyumayı, uyurken de yattığı odanın kapısını kilitlemeyi kendine huy edinmişti. Marelda Lam kocasının bu hareketlerine hiçbir anlam verememiş olmasına karşın bu konunun pek üzerine gitmemiş, hayattaki biricik sevdiceği Blanda ile uyumaya başlayıp, onun rahatlığı dışında hiçbir şeyi kafaya takmamaya başlamıştı.

Blanda’nın doğması Matthew’i öylesine derinden etkilemişti ki, bu durum onu iyice suskun bir hale getirmiş, elinden, kolundan, bacaklarından resmen tüm mecali çekilmişti. Gününün çok büyük bir kısmını iki elini arkadan birleştirip, kamburunu çıkartarak şehri gezmekle geçiriyordu. Öldüğü gün de hayat onun için yine büyük bir normallikle başlamıştı. Güneş yine doğudan doğmuş, her sabah öten horoz yine ötmüş, Blanda uyandığı gibi ağlamaya başlamış ve aynı saatte kahvaltı sofrası Marelda Lam tarafından hazırlanmıştı. Daha sonraları, Matthew’in ölmeden önce o gün nasıl olduğu sorularına Marelda Lam tam olarak şöyle cevap vermişti:

– “Her zamanki gibi erken uyanmış, benimle pek konuşmamış, kahvaltıdan önce bir fincan kahve ve sigara içmişti. O gün, ondaki farklılığın başlangıcı kahvaltı sofrasında olmuştu. Normal bir sabah kahvaltısında yarım ekmek yerdi, o gün birkaç lokma ekmek yemişti ve o çok sevdiği keçi peynirine çatalını bile dokundurmamıştı. Bir süre sonra sofradan kalkmış, balkonda oturup daha önce hiç yapmadığı şekilde üst üste sigara içmişti.”

Evet, gerçekten de öyleydi. Tanrı şahittir ki, Marelda Lam’ın hiçbir kelimesinde gerçekten aykırılık ve abartılık mevcut değildir. Matthew o gün uyandığında, hemen hemen her gün hissettiği sıkıntıyı hissetmişti. Ancak kahvaltı sofrasına oturduğunda iştahının normalden kat be kat daha az olduğunu fark etmiş, kendini zorlayarak birkaç yudum ekmek ve salatalık tıkamıştı ağzına. Büyük bir isteksizlikle ekmeği çiğnerken, canının feci halde tütün çektiğini hissetmiş, balkonda art arda üç tane sigara içmişti. Açıkçası Matthew o günün sabahında ilerleyen saatlerde öleceğini biliyor olsaydı, gerçekte gerçekleştirdiğinden daha farklı davranamazdı.

Matthew, günlük rutinine başlamak adına bir vakit sonra sigara içmeyi kesmiş ve üstüne günlük kıyafetini giyip, ellerini her zamanki gibi arkadan bağlayarak sokaklarda yürümeye başlamıştı. Yavaş yavaş ak düşmeye başlamış saçlarını, yorgun surat ifadesini, paspal kıyafetlerini, sırtının kamburunu, güçsüzce adım atan ayaklarını görenler; Matthew’in o gün öleceğini düşünebilirdi. Fakat Matthew’in uzun zamanlardan beri sokaklarda yere bakarak, bir şey söylemeden öylece mecnunlar gibi gezmesi, onu yakından tanıyan ve tanımayan herkesin alıştığı bir olaydı. O gün ise çok değişik bir olay oldu. Normal şartlar altında hiçbir insanla göz teması kurmayan, kaldırım taşlarından başka hiçbir şeye bakmayan Matthew o gün şehir meydanına ulaştığında, kulağına bir takım insan seslerinin gürültüsü düşmeye başlamıştı. Matthew meraksız bir tavırla, insanların niçin şehir meydanında toplandığına kendince bir açıklama getirmek için başını kaldırmış, bir şenliğin olduğunu görmüştü. Açıkçası bu gibi eğlentiler Matthew’in normal psikolojik hallerinde bile ilgisini çekmezdi lakin gözüne çarpan kırmızı bir çadır, Matthew’in kalbinin hızlı hızlı çarpmasına neden olmuştu. Yavaş adımlarla, ağzı hafifçe yarılanmış halde çadıra yürümeye başlamıştı. Çadıra ulaştığında ilk önce kafasını temkinli bir şekilde içeri sokmuş, etrafa göz gezdirmişti. Gün ışığının belli belirsiz ve çizgiler halinde girdiği bu çadırın, onun kaderi olduğunu hissetmiş, hissetmekten de öte açıkça düşünmüştü. Çadırın tam ortasında bir masa ve iki sandalye vardı. Masanın üzerine pamuklu ve mor renkli bir örtü serilmişti, sandalyenin tekinde ise simsiyah giyinmiş bir kadın oturuyordu. İkisi de hiçbir şey söylememiş, Matthew yavaşça boş olan sandalyeye oturup, iki elini masanın ucuna koyarak kadını süzmüştü. Kadın da yavaşça başını kaldırmış, Matthew’in gözlerinin içine bakmıştı. O anda Matthew, tek elini paltosunun cebine sokmuş, para çıkarmaya yeltenmişti.

– “Ziyanı yok.” demişti falcı kadın.

Matthew, kadının bu cümlesinden sonra paltosunun diğer cebine ve pantolon ceplerine de bakmış fakat üstünde beş kuruş parası olmadığını fark etmişti. Bunun üzerine kadın,

– “Ziyanı yok dedim ya!” şeklinde yinelemişti sözünü.

Açıkçası Matthew bu durumdan pek etkilenmemişti. Zira haline, kılığına bakan herhangi birisi parasının olmadığını düşünebilir, bir ihtimalle de başarılı olabilirdi. Ancak-fakat bu durum, o kişinin gerçek bir falcı olduğunu göstermezdi. Ama olayların devamı Matthew’i derinden sarsmış, hayatının son dakikalarında ruhu büyük bir deprem ile sarsılmıştı. Eğer o anları Matthew’e sormuş olabilseydik, büyük ihtimalle bize bu şekilde anlatacaktı:

Ellerim ve ayaklarım nedensizce titriyordu fakat onlara baktığımda en ufak bir kıpraşma bile görmüyordum. Vücut uzuvlarım karıncalanıyor, ısı kaybediyor, terliyordu. Gözlerimi kadına çevirdiğimde, kendimi, hayatım boyunca mücadele etmek ve katlanmak zorunda kaldığım sahtekarlara bakıyor gibi hissediyordum. Dilimin, damağımın, dudaklarımın aniden kurumaya başladığını, kalbimin yerinden çıkacakmışçasına attığını fark ettim. Ortamdaki sessizliği bozmak adına söyleyecek bir şey aramaya başladım ancak buraya neden geldiğimi, bu çadıra niçin girdiğimi bilmiyordum. Bu yüzden kadının karşısında susuyor, öylece ona, etrafa veya kendime göz gezdiriyordum. Normal hayatta saniyelerle ifade edilebilecek kısacık bir süre, benim için neredeyse asırları oluşturmaya başlamıştı.

– “Sana bir şey söylememem gerekir çünkü çektiğin sıkıntıyı görebiliyorum. Ancak sana bir şeyler söyleyeceğim, çünkü günahlarını biliyorum.” dedi kadın. Yüzüne olabildiğince bir ifadesizlikle bakmaya çalışmış ve söylemesini istemiştim.

– “Evladın… acı çekerek ölecek.”

– “Ama o daha çok küçük!”

– “Büyüyecek.”

– “Engel olamaz mıyım?”

– “Olamazsın.”

– “Niye?”

– “Hiç vaktin yok.”

Kadının gözlerine baktığımda; beynimde nötronlarla, damarlarımda kanla, ruhumda duygularla gezinip duran iç sıkıntımı görebildiğini hissedebiliyordum.

– “Engel olabilmek için, zamanı geriye almak gerek.”

– “Onun daha hiçbir günahı yok! Bırak konuşmayı, emeklemeyi bile bilmiyor!”

– “Hayır. Konuşuyor da, yürüyor da.”

Kadının bu sözleriyle beraber irkildim ve onca zamandır kendimden bile sakladığım o gerçek, suratıma büyük bir hızla koca bir darbe indirdi.

– “Ethan’dan mı bahsediyorsun?” diye sordum.

– “Evet ama adı Ethan değil.”

– “Peki ya… niye acılar içinde ölecek?”

Falcı kadın cebinden bir kalem ve kağıt çıkardı, bana uzatıp yazmamı söyledi. Neyi yazacağımı sorduğumda ise bana,

– “Kadere mani olma, yaz.” dedi.

– “Nereden biliyorsun bunları?”

– “Yaz.”

– “O benim öz çocuğum değildi ki.”

– “Onu ancak Tanrı bilir, yaz.”

– “Yazmazsam ne olacak?”

– “Ethan acılar içinde ölmeyecek. Belki de hayatı boyunca kurmuş olduğu düzende huzurluca yaşayıp gidecek.”

– “O zaman niçin yazmamı istiyorsun?”

– “Çünkü yazmazsan yaşayacak… yaşayacak ve daha fazla acı çekecek.”

Matthew çadırdan çıktığında, şehir meydanındaki saat kulesine çarptı gözü. İçinden, “Zamanı geriye almak…” diye sayıkladı. Beş dakika sonraysa şehir meydanının iki sokak ötesinde, bir tüccara ait arabanın acı acı çıkan fren sesi duyuldu. Matthew ne zamanı geriye alabilmişti ne de her şeyi düzeltebilmek için yeterli vakti bulabilmişti.