Kızgın Adamlar – 3

Oldukça karanlık bir geceydi, gökyüzünde büyük ve gri bulutlar vardı. Tüm ihtişamlarıyla havada usul usul süzülüyorlar ve şehrin alışık olduğu ilkbahar yağmurlarına ait damlaları yeryüzüne belli belirsiz bırakıyorlardı. Birimler Sokağı, birkaç küçük çocuğun sesi ve neye sinirlendikleri belli olmayan köpeklerin havlamaları dışında sessiz sayılırdı. Sokağın caddeye bağlanan girişinde, sırtında küçük bir çanta bulunan, düzgün giyimli bir adam vardı. Aşağı yukarı 1.80 boylarında, zayıf sayılabilecek, vücudu ve surat ifadesi oldukça ciddi duran biriydi. Bu ciddiyetin oluşmasındaki en önemli etkenlerden birisi de, bu yabancının gözüne taktığı epoksi reçinesinden yapılma kahverengi ve yuvarlak gözlüğüydü. Bu yabancı adam nereye uzandığını bilmediği caddelerden ve sokaklardan, nereden gelip, nereye gittiğini bilmediği insanların arasından çıkagelmişti. Yabancının, ona yabancı olan insanların arasından, bugüne kadar ne yaptıklarını ne düşündüklerini ne söylediklerini bilmediği ‘o’ insanların arasından sıyrılıp, şehrin en tehlikeli sokağına girmesinin kendince çok önemli bir sebebi vardı.

Yabancı, sigarasından son bir derin nefes çekti ve kaldırım ile bir evin bahçe duvarının birleştiği yere doğru fırlattı. İzmariti attığı yere doğru baktığında, duvarın arkasında, bir evin bahçesinde, yağan yağmur ile çamurlaşmaya başlamış toprakta inşaat çivileriyle kendilerince oyun oynayan küçük çocukları fark etti. Bir süre onlara baktı, yüreğinin derin bir hüzün kisvesiyle sarmalandığını hissetti. Bu buruk tadı geride bırakmak için yürümeye başladı. Bu sokağı hayatında ilk kez görüyordu ve gideceği hiçbir yeri de yoktu. Bu yüzden sokakta gördüğü en net ışığı, namı diğer Bohemya’yı kendine rota edinmişti. Birkaç metre öylece yürüdükten sonra binanın kapısına ulaştı. Eskimiş, paslanmış bahçe kapısını hafifçe itti, kapı gıcırdayarak açıldı. Yabancı adam aniden, büyük bir pisliğe tanık oldu. Bu eski otelin bahçesi oldukça kötü durumdaydı, bitkileri ve çiçekleri bakımsız kalmış, diplerinde yabani otlar yeşermişti. Ondan sonra, kapı ile binanın girişine kadar olan kısma döşenmiş kaldırım taşlarının üzerinde bira ve su şişeleri, sigara izmaritleri, bisküvi paketleri, irili ufaklı taşlar ve ne olduğu ilk bakışta fark edilemeyen yığınla çöp ve pislik vardı. Yabancı adam keskin ve ıslak bir şeye basmamaya özen göstererek, binanın girişine ilerledi ve kapıdan içeri girdi. Binanın girişi bahçe kadar kötü halde değildi fakat yine de oldukça bunaltıcı ve pisti. İçeri girer girmez ilerideki merdivenlerden inen bir fahişeyle karşılaştı. Fahişe oldukça minik ve dar, dekolteli, parıldayan, kırmızı bir elbise giymişti. Otelin içerisinde, girişin hemen önünde büyük bir masumiyet ve ciddiyet ile duran yabancıyı görünce alay edermiş gibi tebessüm edip,

– “Sırılsıklamsın.” dedi. Yabancı ciddiyetini bozmayarak,

– “Hanımefendi… yağmur yağıyor.” diye cevapladı fahişeyi.

Yabancının bu ciddi ve masum cevabı fahişenin oldukça hoşuna gitmiş olacak ki, her türden insanın gıcık olabileceği bir kahkaha patlattı. Ardından yürümeye devam etti ve girişten dışarıya çıkıp, el çantasından sigarasını çıkardı ve yakıp içmeye başladı. Yabancı adam ne olup bittiğini anlamamıştı ki, bu sefer giriş katta bulunan, kapısı açık bir odadan Samet çıktı. Samet oldukça nobran bir herifti ve Bohemya’ya gelen ‘misafirleri’ oldukça iğrenç, tatsız ve ahlaksız şakalarla karşılardı ancak önünde, hayatı boyunca hiç karşılaşmadığı ve bu sokakta göremeyeceği türden bir insanı görmesi, onun bu alışılagelmiş huyunu bir kez daha eyleme geçirmesine engel olmuştu. Hiçbir şey söylemeden girişe yaklaştı ve yabancıya,

– “Ne istedin birader?” diye sordu.

– “Boşta oda var mı?”

– “Var… geceliği yirmi lira. Yemek yok, sıcak su var. Odalar pek temiz değil, anlarsın ya…”

– “Sorun değil.”

Yabancı adam cebinden cüzdanını çıkardı ve yirmi lira çekip Samet’e uzattı. Samet hızlıca parayı aldı, önündeki masanın çekmecesini açtı ve oradan çıkardığı bir anahtarı masanın üzerine koydu. Yabancı anahtarı aldı, üzerinde yazan numaraya baktı. Küçük, gri renkli anahtara yapıştırılmış bir beyaz kağıdın üzerinde, mavi renkle ‘19’ sayısı yazılmıştı. Yabancı hafifçe gülümsedi.

– “Bir sorun mu var?” diye sordu Samet. Zira yabancının hastalıklı bir şekilde gülümsemesini garipsemişti.

– “Evet, uğurlu sayım.”

– “Ne güzel! İsmin ne?”

– “Luther.”

– “Buralı değilsin demek.”

– “Evet, Almanım.”

– “Peki ya Türkçeyi nasıl bu kadar güzel konuşuyorsun?”

– “Etrafımda çok fazla Türk vardı, Türk mahallelerinde de çok vakit geçirdim. Önce merak, sonra da eğitim…”

– “İyi de… Almanya’daki Türkler pek iyi Türkçe konuşmazlar.”

– “Evet. Bunu Türkçe kursunu bıraktıktan sonra da değil, buraya geldiğimde öğrendim.”

Samet hafifçe tebessüm etti ve,

– “Niye Türkçe öğrendin ki?” diye sordu.

– “Merak ettim. Sonuçta ülkemde en çok konuşulan üçüncü dildi. Almanca, İngilizce, Türkçe… Hepsini kayda değer şekilde biliyorum. Ama hiçbirinde derdimi anlatamıyorum ya…”

Luther güldü, Samet ise hiçbir şey söylemedi, yabancının gözlerinin içine baktı. Dış görünüşü oldukça etkileyiciydi. Görgülü, tahsilli ve önemli bir kişiliğe benziyordu. Sanki bu otelin yıllar önceki müşterilerinden birisi gibiydi. Peki ya burada ne işi vardı?

– “Peki ya… gerçek ismin ne?” diye sordu Samet.

– “Luther.”

– “Demek gerçek ismin Luther. Öyle olsun.”

– “Öyle zaten.”

– “Emin misin?”

– “Evet.”

– “Yani bana gerçek ismini söyledin.”

– “Evet!”

Samet bir kahkaha patlattı ve yabancıya,

– “Sen hayatında hiç, bir başkasına, ismin olmayan bir ismi söylemedin mi?” diye sordu.

– “Hayır.”

– “O zaman alış, burası pis bir yerdir. Belaya girecekse, başın değil verdiğin isim girsin. Ya da ne bileyim… lakabının. Gerçek insanlar yaşamaz burada, sen de öyle yap.”

– “Demek gerçek insanlar yaşamıyor burada ha!”

– “Evet. Ölmezlerse de, nefes aldıkları süreye ‘yaşamak’ denemez.”

– “Boş ver, ben de gerçek biri değilim zaten.”

– “Nasıl yani?”

– “Ölü değilim, nefes alıyorum ama buna yaşamak demiyorum. Sizin hesabınıza göre, şu anda karşında Luther diye birisi yok.”

Samet sinsi bir şekilde gülümsedi, gözlerinin içi parıldadı ve,

– “O zaman Bohemya’ya hoş geldin!” dedi.

Luther bir an durakladı ve,

– “Bohemya mı?” diye sordu.

– “Evet, Bohemya. Buranın eski müşterileri pek Bohem insanlardı, biz de buraya Bohemya derdik. Gerçi şimdikiler de pek Bohem insanlar, bu yüzden hala Bohemya diyoruz…”

– “Biliyor musun, Çekya’da Bohemya diye bir yer var.”

– “Ya öyle demek… Nasıl bir yer?”

Luther hafifçe gülümsedi elindeki anahtarı hafifçe sallayarak merdivenlere doğru ilerlerken,

– “Kesinlikle böyle bir yer değil.” dedi. Samet bir süre Luther’in arkasından baktıktan sonra, girişten içeriye giren fahişenin topuklu ayakkabısının sesiyle irkildi. Dönüp ona baktı, bir şey söylemedi. Fahişe ona,

– “Karamuk nerede?” diye sordu.

– “İçeride. Ama sana iş çıkmaz, önünü göremeyecek halde.”

– “Keşke herkes öyle olsa.” diye fısıldadı fahişe. Ardından ikisi birden Samet’in az önce çıktığı kapıdan içeri girdiler. Bu oda oldukça küçüktü. İçerisinde pis bir halı, beş tane tekli koltuk ve eskimiş bir ahşap masadan başka hiçbir şey yoktu. Karamuk açık camın kenarındaki tekli koltukta uyukluyordu, ayaklarını ise masanın üzerine uzatmıştı. Fahişe odaya girer girmez Karamuk’u o halde görünce derin bir iç çekti ve,

– “Söylediğinden de kötüymüş.” dedi. Ardından kapıdan dışarı çıktı ve söylenerek uzaklaştı.

Samet kendine en yakın tekli koltuğa oturdu, Karamuk’un uyuklamaya başlamadan evvel kül tablasına koyduğu sarma sigarayı aldı, çakmağıyla yakıp içine derin bir nefes çekti. Oldukça sessiz bir geceydi. Artık dışarıdan ne bir çocuk ne bir köpek ne de bir araba sesi geliyordu. Bir tek, odadaki florasanın cızırtılarının sesi vardı. Samet, içine, ciğerlerinin en derinine çektiği ve burnundan geri verdiği dolu dumanın etkisini yaşamaya başlamıştı. Yavaş yavaş derin bir karanlığa gömüldü ancak bu karanlığın içinde, belli belirsiz renkli çizgiler görür gibiydi. Öylece, derin bir boşlukta yönünü bilmeksizin ilerliyordu. Sürekli olarak ritmi değişen bir müzik sesi duyuyor, bu müziğin etkisinde sanki geçmişini tekrar yaşıyordu. Sonra aniden gözünü açtı, saatlerce uyumuş gibi hissediyordu kendini fakat gece aynı geceydi ve hala duyduğu tek şey, florasan cızırtısıydı. Karamuk, aynı şekilde karşısında uyuklamaya devam ediyordu. Samet elleriyle gözlerini ovuşturdu, feci halde uykusu gelmişti. Masanın üzerinde duran sürahiye uzandı, bardağına su doldurmak için yeltendi fakat bardağın zaten suyla dolu olduğunu gördü. Bu olay, onun allak bullak olmuş kafasında derin bir çelişki yarattı ve o, yavaşça, titreyen, gücünü kaybetmiş elleriyle sürahiyi geri koydu. Eline bardağı aldı fakat gerektiğinden daha hafifti. Bardağın içine bakınca, bardağın boş olduğunu gördü. Florasanın ışığı ona küçük bir oyun oynamış olmalıydı. Samet yaşadığı bu küçük saçmalığı anlamlandırmaya çalışırken kapıdan içeriye birisinin girdiğini hissetti. Dönüp, donuk bakışlarla kapıya doğru baktı. İçeri giren Luther’di. Hiç yabancılık çekmeden yürümeye devam etti, boş bir koltuğa oturdu. Ardından,

– “Odamda tıkırtılar var.” dedi. Samet, kafasının pek de yerinde olmadığını belli eden o boğuklaşmış sesiyle,

– “Bir şey yok.” dedi.

– “Nasıl bir şey yok?”

– “Fındık faresidir o. Aşağı yukarı her odada birkaç tane bulunur.”

– “E toplayın!”

– “Kusura bakma beyim(!), bugüne kadar hiç şikayet almamıştık onlardan.”

– “Bu kadar sinir bozucu bir hadise nasıl oldu da şikayet doğurmadı?”

– “Buraya gelenlerin çoğu uyumaz ve pek fazla gürültü çıkarırlar. Uyumaya gelenlerin odasına da kaplan bıraksak umurlarında olmaz. Çünkü o kadar yorgun ya da sarhoşturlar ki, yatağa uyumak için değil birkaç saatliğine ölmek için uzanırlar.”

Luther isyankarca ofladı ve çevresine, odanın pisliğine baktı. Samet,

– “Şu yanında oturan… Karamuk derler ona. Kendisi üvey kardeşim olur, burasının sahibi de o.” dedi.

Luther başını Karamuk’a çevirdi, bir süre ona baktı. Karamuk hala uyukluyor, zayıfça nefes alıyor, göğsü küçük hareketlerle şişip duruyordu. Luther,

– “Sahibi bu mu?” diye sordu.

– “Evet, bir şikayetin varsa ona söyle.”

– “Beni dinleyebileceğini sanmıyorum.”

– “Şu an için öyle.” dedi Samet ve suratında aptal bir tavırla güldü. Luther, oturduğu sandalyede doğruldu, kül tablasındaki sarma sigarayı alıp bir nefes çekti ve dumanı hızlıca ileriye püskürttü. Ardından,

– “Burası… değişik bir yer. Dizaynı klasik bir kenar mahalle moteli gibi değil. Eskiden çok güzel bir yermiş gibi.”

– “Evet, eskiden çok güzel bir yerdi burası. Pahalı bir mekandı, zenginler gelirdi. İş adamları, bürokratlar, diplomat çocukları ve onlara parazit olmuş sosyete orospuları falan… neredeyse her gün eğlenceler düzenlenirdi, cemiyet yemekleri tertip edilirdi.”

– “Sonra ne oldu?”

– “Yanlış yerde eğlendiklerini geç de olsa anladılar.”

– “Sonra da siz mi satın aldınız?”

Samet hastalıklı bir biçimde sırıttı,

– “Tabii. Biz aldık.” dedi.

Luther sarma sigaradan bir nefes daha çekti ve bu sefer dumanı yavaş yavaş burnundan vererek,

– “Öküz tahta çıkarsa padişah olmaz… ama saray ahıra döner.” dedi. Tam o anda büyük bir kahkaha koparacaktı ki, yabancı bir sesle irkildi:

– “Her insan elbet bir gün, kendisini öldürecek olan o hareketi yapar!”

Luther başını yan tarafa çevirdi, Karamuk’a baktı. Karamuk sözlerine devam etti,

– “Seni öldürecek hareket de buraya gelişin olmasın sakın? Çünkü hareketinin niyetine sadık kalabilirim!”

Karamuk ikinci cümlesini söylemeye başlamışken iyice hiddetlenmiş, bir hışımla oturduğu tekli koltuktan fırlayarak, korkutucu jest ve mimiklerle, sözünü, etrafa tükürükler saçarak tamamlamıştı. Bu hal-durum örüntüsü karşısında Luther neye uğradığını şaşırmış ve açıkçası korkmuştu. Samet ise durumu kontrol almak adına,

– “Sakin ol… sakin. Konuşuyoruz öyle.” dedi. Karamuk, hiddetinden hiçbir şey kaybetmeyerek, sanki Samet’i duymamışçasına,

– “Ne işin var burada? Kimsin?” diye sordu. Luther titreyen sesiyle ve güçlükle,

– “Dünya üzerinde son bir işim kaldı… birisini görmeye geldim.” dedi.

– “Kimi?”

– “Kim olduğunu tam olarak ben de bilmiyorum. Erhan diye birisi.”

Karamuk yerine oturdu, derin bir iç çektikten sonra Luther gözlerinin içine bakarak,

– “Peki ya onu araman gerektiğini nereden biliyorsun?” diye sordu. Luther bir süre boyunca boş boş baktı ve ardından siyah renkli pantolonunun cebinden bir paket çıkardı. Şeffaf olan bu poşetin içinde küçük beyaz taşlar vardı.

– “Tabak gibi bir şey var mı?” diye sordu. Samet yerinden yavaşça kalktı, odadan dışarı çıktı ve elinde, beyaz renkli, üstünde çiçek desenleri olan bir porselen tabak getirdi. Luther tabağı aldı, içine, şeffaf torbadan çıkardığı birkaç taşı koydu. Ardından da, cüzdanından bir kart çıkartıp taşları ezerek toz haline getirdi. Sonra da hepsini altı eş parçaya ayırıp, eşit uzunlukta duracak şekilde altı hat şeklinde ayırdı. Tekrar cüzdanını aldı, içinden gıcır gıcır bir para çıkardı ve rulo haline getirdi. Paranın bir ucunu burnuna yerleştirdi, tabaktaki altı çizgiden ikisini iki burun deliğinden içeri çekti. Ardından,

– “İşte.. işte şimdi başlayabilirim.” dedi. Sonraysa tabağı ve parayı masaya koydu, burnunu, sanki sümüğü akıyormuş gibi çekmeye başladı. Karamuk tabağı masadan alırken Samet sordu;

– “Nedir bu?”

– “Mavi tat!”

– “Mavi tat mı? Zenginsin demek!”

– “Neye dayanarak?”

– “Mavi tat, Tanrı’nın insana ‘Sen çok para kazanıyorsun!’ deme şeklidir. Eğer kıçını silebileceğin kadar çok paran yoksa, asla bunun bağımlısı olamazsın.”

Luther güldü ve,

– “Öyle… öyle…”

Karamuk tabakta duran iki çizgiyi de burnundan hızlıca ve gürültülü bir biçimde çektikten sonra tabağı masaya koydu. Ardından da,

– “Evet, şimdi anlatabilirsin.” dedi.

Luther cebinden bir paket sigara çıkardı, içinden bir dal aldı ve masada duran çakmakla yaktı. Sesi titrer şekilde,

– “Öyleyse anlatabilirim.” dedi.