Kızgın Adamlar – 4

Marelda Lam, morgda kocasının cesedine baktıktan sonra hiç gözyaşı dökmemiş ama yine de normal bir insanın sahip olduğu beşeri duygulara sahip olmasından ötürü oldukça üzülmüştü. Bu üzüntünün asıl sebebi, Matthew’in geride küçük bir kız çocuğu bırakmış olmasıydı. Eğer Matthew yaşamış olsaydı Blanda’nın hayatına pek de olumlu katkıları olmayacaktı fakat yokluğu, Blanda’nın hayatı boyunca yüreğinin derinliklerinde saklayacağı bir yara açılmasına sebep olabilirdi.

Marelda Lam, morgdan dışarı çıkınca bir hastane yetkilisi ona Matthew’in kıyafetlerini ve bir kağıt parçasını teslim etmişti. Kadın, Blanda’ya babasından bir tek bunların kalmasından dolayı derin bir hüzün duymuş olsa da yıllar boyu onları saklamış, kızının en azından bu gibi hatıralarla avunabileceğini düşünmüştü. Matthew’in ölümünden sonra Marelda Lam kızını da alarak Amursk’u terk etmiş, memleketine, yani Almanya’ya dönmüştü. Bu hareketi yapmasındaki sebep Matthew’in ölümünün onu farklı bir şekilde etkilemiş olmasıydı. Ölüm her insan için belirsizdi ve Blanda büyümeden evvel kendisinin de ölmeyeceğini garanti edecek hiçbir şeyinin olmadığını fark etmişti. Almanya’nın Berlin şehrine taşınmak hem onlar için yeni, temiz bir başlangıç olacaktı hem de Marelda Lam’ın ölmesi durumunda Blanda’nın hayatı daha iyi şekilde ilerleyebilirdi. Zira Marelda Lam, eski kocasının sayesinde Berlin şehrinin Doğu yakasında saygıdeğer, nüfuzlu dostlar edinmiş, onlarla sağlam bağlantılar ve samimiyetler kurmuştu. Böylece ona bir şey olsa bile ahbapları, biricik kızına sahip çıkar, onu okutur ve göz kulak olabilirlerdi.

Genel olarak bahsetmek gerekirse Blanda’nın yaşamı oldukça güzeldi. Berlin şehrinde büyümüş, orada okula başlamış, arkadaşlar edinmişti. Marelda Lam’ın başına korktuğu şey gelmemiş, kızı büyüyüp hayatının iplerini ellerine alana kadar son nefesini vermemişti. Böylece onun dünya görüşüne, ahlakına, terbiyesine, taksiratına, hayatına ve arkadaşlarına karışıp, kızını kendince doğru gördüğü bir yaşama şekline ve anlayışına sokabilmişti. Cümlelere bu şekilde dökülünce kimsenin kendi başına gelmesini istemeyeceği, bir noktadan bakıldığında ‘esaret’ gibi gözüken bu durum Blanda’nın şikayetçi olduğu bir konu değildi. Zira Marelda Lam oldukça tecrübeli, kültürlü ve bu konularda ustaydı. Kızının neredeyse her şeyine dilediği gibi karışıyor ancak bunu ona hissettirmiyordu. Blanda annesinin bu tür hareketleri karşısında asla bir kukla hissiyatına kapılmamış, hatta kendisine bu kadar yardım ettiği ve yol gösterdiği için hayatı boyunca annesine minnettar kalmıştı. Açıkça konuşmak gerekirse hayatı boyunca baba sevgisinin nasıl bir şey olduğunu öğrenememiş olan Blanda, biraz da bundan ötürü annesine bu kadar sıkı sıkıya bağlanmıştı. Zira ne olursa olsun, Blanda’nın ondan başka hiç kimsesi yoktu. Kız bu etkeni fark etmemiş olsa bile, bilinç altının derinliklerinde bu his hep vardı.

Kabul etmek gerekir ki Blanda gerçekten de iyi bir ahlaka sahip, içinde kötülük ve art niyet barındırmayan, estetik açıdan da güzel bir kızdı. Gözlerini annesinden almıştı, zümrüt yeşiliydi. Yüzünün kemikleri diğer kızlara göre daha belirgindi fakat bu durum ona hoş bir farklılık katıyor ve bu onu ortalama bir insandan daha otoriter gösteriyordu. Ondan sonra oldukça uzun bir boyu ve kütleli bir yapısı vardı. Uzun boylu veya etine dolgun kadınları sevmeyen erkekler bile onu görünce bir an duraksıyor, ona az ya da çok, bir şekilde hayran kalıyordu. Blanda’nın oldukça naif, uzun parmakları vardı. O parmakları kavrayıp, Blanda’nın elini okşamak isteyen erkek sayısını bir de Tanrı’ya sormak gerek!

Fiziksel güzellik açısından etrafındaki erkeklerin neredeyse tamamını büyüleyen Blanda’nın bir şanssızlığı vardı ki, eşini seçmek konusunda da özgür olamamıştı. Her ne kadar o bu durumu bir şanssızlık olarak görmese de, çok defalar isyan eder gibi iç geçirmişliği olmuştu. Ancak-fakat annesinin hayatına olan herhangi bir dokunuşuna olduğu gibi evleneceği adam meselesinde de annesine karşı çıkmamış, boyun eğmiş ve üniversite okurken Luther ile sözlenmişti. Luther, Marelda Lam’ın nüfuzlu tanıdıklarından olan Bay Mayer’in tek erkek çocuğuydu. Babası emekli bir komutan olan Luther, üniversitede Gazetecilik bölümü son sınıfı öğrencisiyken Blanda ile tanıştırılmış, ilk gördüğü andan başlayarak her geçen gün ona daha büyük bir sevgi beslemeye başlamıştı. Ona kalsa hemen yarın Blanda ile evlenirdi ancak kız, Kadın Hastalıkları bölümü ikinci sınıf öğrencisiydi. Marelda Lam kızının üniversiteyi bitirmeden evlenmesini istemiyor, üniversite bitene kadar geçecek olan seneleri de, kızının ve Luther’in birbirini iyice tanımaları için bir fırsat olarak görüyordu.

Luther, Blanda’nın güzelliğinin büyüsüne hemencecik kapılmış ve o güne kadar sevgi ve ilgi beslediği tüm kızları büyük bir ivedilik ve istençle unutarak, kızı müstakbel eşi olarak kabul etmişti. Blanda ise Luther’den az da olsa etkilenmiş olsa da, ‘aşk’ olarak tanımladığı şeyi yüreğinde hissedememişti. Luther’in okumuş birisi olması, babasından varlıklı olması ve öyle ya da böyle yakışıklı olarak nitelendirebileceği bir erkek olması içini rahatlatsa da onu kocası olarak kabul etmek ile alakalı sorunlar yaşıyordu.

Yine her zamanki gibi ‘zaman’ denen gerçeklik büyüleyici etkisini göstermişti. Luther ve Blanda birlikte vakit geçirdikçe iki yabancı olmaktan çıkmışlar, birbirlerini iyice tanımışlar ve alışmışlardı. İkisi de birbirinin huyuna gidiyor, şakalaşıyorlar, sinemaya ve parklara, kafelere ve sahile gidiyorlardı. Aralarındaki münasebet fiziksel bir yakınlığa erişmese de, ikisi de birbirinde aradıkları mutluluğu ve huzuru sağlamak için çabalıyordu. Luther bunu, her geçen gün tsunami dalgası gibi büyüyen sevgisinden dolayı yaparken, Blanda ise tek şansının Luther olduğunu bilmesinden ve bu gerçeği kabullenmesinden dolayı yapıyordu. Luther’e alışmaya, hatta ve hatta ona yapay bir aşk beslemeye çalışıyordu. Açıkçası bu yapay aşkı beslemekte başarılı da olmuştu. Kendisini deliler gibi sevdiğini hissettikçe, Luther ile keyifli vakitler geçirdikçe onu hayatının vazgeçilmiş bir parçası haline getirmiş, hatta ilerleyen zamanlarda onu hayatının merkezine koymuştu.

Blanda’nın hayatı bu minvalde devam ederken, günün birinde sarsıcı bir haberle irkildi. Biricik annesi Marelda Lam dünyaya gözlerini yummuştu. O günden sonra zavallı kızın ruhunu derin bir hüzün ve çaresizlik sardı. Işıldayan gözlerinin feri kaçmış, gülen yüzü düşmüş, balık pulu gibi parıldayan cildi soluklaşmıştı. İyice içine kapanmış, suskun bir hale bürünmüş, hatta sigara içmeye başlamıştı. Yakın arkadaşları onu pek çok kez, gözleri boşluğa dalmış halde epey derin düşünceler içinde görür olmaya başlamıştı. Bu elim olay sonucu Blanda’nın hayatta tek başına kalmış olması onu epey büyük bir yalnızlığa itmişti ve çok büyük bir karar alıp, okulu bitmemesine rağmen Luther ile evlenmeye karar vermişti. En nihayetinde o dönem sonunda Luther okulunu bitirmiş, babasının bağlantıları sonucu hemencecik Berlin şehrinin en yüksek tirajlı gazetelerinden birisinde, maaşı dolgun bir mevkide işe girmiş ve yaz mevsiminin son ayında Blanda ile evlenmişti. Blanda artık hem Luther’e eşlik ediyor hem ev işlerini yapıyor hem de üniversite okumaya devam ediyordu. İşleyişi sıkıntılı, yönetimi zor olan bu yaşayış tarzının üstesinden bir şekilde gelse bile Blanda ruhsal açıdan her geçen gün eriyordu. Kimseye belli etmese de bazı sanrılara kapılmaya, herkesten gizli şekilde ağlama ve titreme krizlerine yakalanmaya başlamıştı. Ondaki bu değişikliği fark eden Luther, işinden yıllık iznini alarak, Blanda’yı babasının Dresden’deki çiftliğine götürmeye karar verdi. Ancak-fakat hiçbir şey Luther’in istediği gibi gitmedi ve Dresden günleri de Blanda’yı mutlu etmedi. Lafı uzatmaya gerek yok, Matthew’in çocuğu Blanda, günümüzden yaklaşık beş ay evvel Elbe nehrinin sığlaştığı bir noktada intihar etti. Kızın cesedini, balık tutmak için denize açılmakta olan bir balıkçı fark etmiş, teknesini çakıllığın kenarında durdurduktan sonra kıza doğru, kasığına kadar ulaşan nehir suyunda bata çıka yürümüştü. Yanına ulaştığında kızın sağ elinde bir altıpatlar, kalbinin üstünde ise bir kurşun deliği görmüştü. Daha sonra anlaşılacağı üzere, Blanda’nın karnında iki aylık bir bebek de vardı.

Blanda’nın ve karnındaki bebeğin ölümü Luther için oldukça yıkıcı olmuştu. Hayatta hiçbir insanın yaşamayı beklemediği bir türden olmayan bu elim olay, elbette Luther’in de gelecek hesapları arasında yoktu ve bu hadise, geri dönüşü olmayan bir sürecin başlamasına vesile oldu. İlk görüşünde aşık olduğu, tüm hayatını ona göre şekillendirip, ona göre planladığı biricik güzel eşi, bırakın onu, karnındaki masum çocuğu bile düşünmemiş, intihar etmişti.

Luther ilk başta çalıştığı yerdeki yıllık izninin geri kalanını da almış, kendini Berlin’deki evine kapatmıştı. Evde sıkıntılı saatler geçiriyor, hiç ağlamıyor ama derin, yoğun ve acı düşüncelerle tüm benliği çalkalanıyordu. Pek yemek yemiyor, oldukça fazla uyuyor, uyanık olduğu saatlerde de sürekli kahve içip, evinin terasından dışarıyı izliyor veya televizyona bakıyordu. Bulaşıklar dağ gibi birikmeye, evin odaları iyice dağılmaya, Luther ütüsüz veya kirli kıyafetler giymeye, tüm ev tozlanmaya başlamıştı. Onun bu depresif haline Bay ve Bayan Mayer oldukça fazla üzülüyordu, oğullarının acısını dindirmek için sürekli olarak çare düşünüyorlar fakat adamakıllı bir fikir bulamıyorlardı. Luther’i tanıyan herkes, onu içerisinde olduğu bunalımdan çıkarmak için bir şeyler arıyor veya yapmaya çalışıyordu ancak Luther’in üstündeki ölü toprağını atan yine Blanda’nın kendisi olmuştu. Ancak-fakat bu sefer Blanda, Luther’in gönlünde daha başka bir hissiyat doğurmuştu, nefret ve öfke.

Sabah erkenden çalınan kapı, kanepede öylece uzanmış uyuklayan Luther’i korkuyla uyandırmıştı. Yaşadığı o değişik şoku atlatan ve evine herhangi birisinin gelmesini beklemeyen Luther kapıyı açtığında, karşısında daha önce hiç görmediği bir kadın bulmuştu. Kadın yaşlı sayılabilecek birisiydi ve önce kendini tanıtıp, ardından kendisini Bayan Mayer’in gönderdiğini söylemişti. Bayan Mayer bir önceki gün salt masum bir duyguyla oğlunun evini temizlemesi ve toparlaması için bu temizlikçiyi tutmuştu ancak bu kararının doğuracağı sonuç geri dönüşü olmayan bir yoldu. Şöyle ki, akşama doğru evin tüm işini bitiren hizmetçi evden çıkıp gittiğinde, Luther tekrardan tertemiz ve derli toplu olan evini gezmeye başlamıştı, kendi evine yabancılaşmış gibiydi. Girdiği bunalımdan sonra belki de ilk kez evi böyle görmüştü ve arka odaların birisinden Blanda’nın çıkıp, ona ne kadar çok yorulduğunu söyleyecekmiş gibi bir hissiyat taşıyordu. Her ne kadar Blanda’nın kendisi ortaya çıkmadıysa da, Luther çalışma odasına girdiğinde masasının üzerinde bir defter gördü. Yıllar önce Matthew kırmızı çadırı gördüğünde nasıl bir his yaşadıysa, o an Luther de kırmızı kapaklı bu defteri gördüğünde aynı duyguyu hissetmişti. Bir not olarak düşülmek gerekirse, zaten insanlığa dair tüm bu olanlar, kırmızıya duyarlılaşmamızla başlamamış mıydı?

Luther eline defteri alıp içinde yazanlara göz gezdirdiğinde, elinde tuttuğu şeyin daha önce hiç görmediği, varlığından haberdar dahi olmadığı bir şey olduğunu hemencecik anlamıştı. Bu defter, Blanda’nın günlüğüydü. Luther sandalyesine oturdu, ilk sayfayı açtı ve büyük bir merakla içinde yazanları okumaya başladı. Defterde yazan cümleler beynine doldukça içinde değişik hisler baş gösteriyordu ki bir zaman sonra gözüne art arda, onu çok fazla rahatsız eden bir şey fark etti. Defterin çeşitli kısımlarında, neresi olduğunu bilmediği bir adres ve kim olduğunu bilmediği bir isim yazılıydı: ‘S.. şehri, R.. ilçesi, Karatepe Caddesi, Birimler Sokağı. Erhan.’

Bu gizemli bilgiyi açığa kavuşturmak adına uzun uzun düşündü. Akabinde, aklına gelen tek şey; Blanda’nın onu Erhan adında birisiyle aldattığı ve kendisiyle beraber öldürdüğü çocuğun da ondan olduğuydu. Ancak-fakat her şey sadece bir tesadüften ibaretti. Matthew, hem Kiril hem de Latin alfabesini biliyor lakin iyi bir eğitim görmemiş olduğu için alfabeler arasındaki karşılıkları karıştırıp, yanlış yazabiliyordu. Yine de T harfi iki alfabede de aynıydı ancak Matthew’in o çadırda geçirdiği saniyelerdeki sıkıntıyı göz önüne aldığımızda, titreyen elleriyle kağıda T ile H arasında bir şey çizmiş olması hiç de mantıksız değildi. Marelda Lam’a, Matthew’in eşyaları teslim edildiğinde kadın, pantolon cebinden çıkan bu kağıdın üstünde pek durmamış, alelade bir yerin adresi olduğunu düşünmüş fakat yine de saklamıştı. Blanda ise küçüklüğünden beri babasından kalan tek şeyin bu adres olduğunu düşündüğü için, ne olduğunu bilmese bile amaçsız bir şekilde günlüğünün köşelerine, bir yerlere yazardı. Ona göre bu kelimeler, ona iyi gelen sihirli bir şeydi. Ancak-fakat sadece tek bir şeyi yanlış yapmıştı: ‘Ethan’ ismini ‘Erhan’ diye okumuş, beyninde bu şekilde saklamış, kağıda da bu şekilde dökmüştü, ardında ne bırakacağının farkında bile değildi. Zira içine kurt düşen Luther, o açık adresteki sokağa gidecek, Erhan adındaki o kişiyi bulmaya çalışacaktı. İşin kötüsü, o sokakta Erhan diye birisi vardı, işin daha da kötüsü, o Erhan çoktan ölmüştü. Ve işin daha da ve daha da kötüsü, Luther, Ethan’ı bulacaktı.