Luther güne gözlerini açtığında kendini kusacak bir halde buldu. Öyle bir iğrençlik içerisinde hissediyordu ki kendini, suyu akmış bir çöp bidonu gibi koktuğuna kanaat getirmişti. Zira çok fazla uyumamış olsa da, yattığı yataktaki çarşaflar o kadar pisti ki, belki de onlarca kişinin ter ve salya karışımı üstüne sinmişti.
Luther yataktan kalktı, gözlerini ovuşturduktan sonra bir süre etrafına baktı. Nerede olduğunu bilmiyormuş gibi bir hali vardı, neden orada olduğunu sorguluyordu. Gece buraya geldiğini, tanımadığı insanlara hayat hikayesini anlattığını ve onlarla beraber uyuşturucu içtiğini hatırladı. Sanki güne ilk kalktığında normal bir insandı da, sonradan deliriyordu. Ardından yatıp, tekrar kalktığında tekrar normale dönüyor, bir önceki gün yaptıklarından pişman oluyor ama hatırladığında kendini şok edecek şeyler yapmaya da hep devam ediyordu. Luther, resmen kontrolünü kaybetmişti, az çok bunun farkındaydı da. Her sabah kalktığı gibi bunları düşünüyor, düşünüyor ve düşünüyordu. Düşünceleri gaipten geliyor ve öylece gaipliğe karışıyordu. Elbette ki o düşüncelerin bıraktığı iz de önemliydi ama Luther başıboş kalmış bir haldeydi. Neredeyse doğduğundan beri sürekli olarak bir şeyle uğraşmak zorunda kalmıştı. Okula başlamadan evvel keman ve piyano eğitimi almış, yaşı gelince Berlin’in en güzide okulunda okula başlamış, üniversiteye kadar müthiş bir akademik eğitim maratonu atlatmış ve bu yaşa gelene kadar daha birçok yerde ve konuda kendini geliştirmek, gerçekleştirmek zorunda bırakmış/bırakılmıştı. Eşinin ölümü Luther’den bunu almıştı işte! Luther, başıboştu. Artık hiçbir şey öğrenmek istemiyor, hiçbir şey yapası gelmiyor, hiçbir sorumluluğun altına girmek istemiyordu. Şu an için bir tek Erhan’ı arıyor lakin onu bulduğunda ne yapacağını ve ondan sonra ne yapacağını bilmiyordu.
O an Luther’in aklında bir şimşek çaktı. Erhan ölmüştü! İşte bu gerçeği tekrardan hatırlayınca, yatağa geri yattı, her ne kadar çok pis koksa da yorganı üstüne çekip gözlerini kapadı. Erhan buraya gelmeden evvel, uzun zamanlar boyunca Berlin’de üniversite okumuştu, buraya geldikten bir süre sonra da bir polis arabasının çarpmasıyla hayatını kaybetmişti. Luther akşam Karamuk’un anlattıklarını hayal meyal hatırlıyor, bazı şeyleri hatırladıkça da fark etmeden dişlerini sıkıyordu. Zira artık bildiği her şey, Blanda’nın onu aldattığını söyler nitelikteydi. Sadece ama sadece Blanda’nın kendisiyle beraber öldürdüğü bebeğin sahibinin Erhan olmadığını, öyle bir senaryoda çok büyük bir zaman atlamasının yaşanacağını fark etmişti. Ancak-fakat Luther öyle bir duruma gelmişti ki, beyni durmuyordu ve içten içte, Erhan olmasa bile bir başkasının o çocuğun gerçek babası olduğunu düşünmeye başlamıştı. Öyle ki, Luther hatırladığı, bildiği, tasarladığı her şeyde artık Blanda’yı öylesine kötü bir karakter olarak çiziyordu ki, ona aşık olduğu için kendisinden bile nefret etmeye başlamıştı. Aklına ne zaman Blanda gelse gırtlağından aşağı erimiş bakır dökülüyormuş gibi hissediyordu. İçi eziliyor, acıyor, yanıyordu, nefes çektiğinde içine, sanki göğüs kafesi parçalanıyordu. Yine de, nadiren de olsa hayatının şu anki durumundan çok küçük bir mutluluk duyduğu da olurdu Luther’in. Şöyle ki, acı çekmenin tatlı bir uykunun kabusla bozulması gibi olduğunu düşünmeye başlamıştı ve o, uyanmak zorunda kalmıştı. Seneler boyu sürmüş tatlı bir uykunun pençesindeyken, fark etmeden bir kabusa sürüklenmişti. Ve şimdi gözlerini açmış, gerçek hayatın gerçek cisimlerine, gerçek düşünceler yaratarak bakıyordu.
Luther yataktan tekrar kalktı, etrafına tekrar baktı. Dışarıda, onu mutsuz eden bir canlılık vardı. Ağzındaki tükürük salgısı iyice artmıştı fakat dudaklarının uç kısımlarının kuruduğunu hissediyordu. Pencereden içeri giren güneş ışınları gözünü alıyor ve bazen soğuk bir rüzgarın estiğini hissediyordu. Odanın içine baktığındaysa tozdan ve kirden başka hiçbir şey görmüyordu. Koskoca odada bir tek yatak vardı, bir de yatağın yanında bir sandalye. Sandalyesinin yaslanma kısmına kıyafetlerini koymuştu, oturulacak yerde de porselen bir bardak vardı. İçinde iki-üç yudumluk bir kahve kalmıştı ki, o da soğumuş ve içine sigara izmariti atılmıştı. Luther, içinde bulunduğu durumdan ve ortamdan ölesiye tiksiniyordu.
“Mana mana mana! Sanki var da, arıyor insan. Sanki var da, onunla yaşadığını sanıyor. Sanki var da, varlığına inanıyor insan!”
İşte, tam o anda içinden geçirdikleri buydu. Hayat bilincine öyle anlamsız, öylesine boş geliyordu ki, hemen şu anda yakından tanıdığı herhangi bir insanın ölüm haberini alsa bu olaya üzülmezdi bile. Hatta, hemen şu anda ölse hayata elveda diyor olmanın değişik sancısını bile çekeceğini sanmıyorum.
Luther’i, içerisinde bulunduğu o değişik fırtınadan çekip çıkartan şey, duyduğu bir konuşmaydı. Belli belirsiz bir diyalog işittiğini hissetmiş, merak edip yatağından kalkmış ve kulağını odanın kapısına dayamıştı.
– “Peki, peki… O zaman şöyle söyleyeyim, sen kumsalda güneşleniyorsun ve yanına bir adam geliyor, gölgesiyle seni rahatsız ediyor. Sen de kalkıp, adama ne istediğini soruyorsun. Adam, senden iki kere zıplayıp, yerden beş avuç kum savurmanı, sonra tekrar iki kez zıplayıp, tekrar yerden beş avuç kum savurmanı ve bunu defalarca tekrar ederek kumda kol boyu kadar bir çukur kazmanı söylüyor. Eğer bunu yapmazsan da sana tokat atacağını, canını yakacağını söylüyor.”
– “Eee…”
– “Sence bu adam kimdir?”
– “…”
– “Bak, yine farklı bir şekilde anlatıyorum. Sen bir adama koşulsuz itaat edeceksin ve sırf onun senden daha kutsal olduğuna inandığın için senden istediği anlamsız, manasız işleri de hiç sorgulamadan yerine getireceksin. Eğer yapmazsan da, o kişi, seni üzeceğini açık açık söyleyecek suratına. Şimdi söyle bana, kimdir bu adam?”
– “Ferhan Şensoy mudur?”
– “Hayır, Ferhan Şensoy değil. Hem hangi sebeple Ferhan Şensoy olsun ki? O adam, müthiş bir adam!”
– “Şey o zaman… Celestine Babayaro mu?”
– “Hayır, o da başarılı bir sol bekti.”
– “Peki ya Kurt Vonnegut mudur?”
– “Hayır, o da çok iyi bir yazardı.”
– “Şey olabilir mi… Şebnem Paker?”
– “Hayır gerizekalı, hayır! Hiçbirisi değil!”
– “Peki ya kim bu adam?”
– “Tanrı, gerizekalı, Tanrı! Sana can veren ve onu burnundan getiren adam, o kişi Tanrı’dır!”
Belki de bir kavgaya dönüşecek olan bu anlamsız tartışmayı duyan Luther kapısını açtı, koridora çıktı. Sol tarafında, birbirlerine inanılmaz derecede benzeyen iki kişiyle karşılaştı. Oda kapısının aniden açılması bu iki kişiyi ürkütmüştü ki, Luther hiç ara vermeden,
– “Siz neyi tartışıyorsunuz?” diye bağırdı. Aralarından birisi,
– “Tanrı’yı.” diye cevapladı.
– “Nesi varmış Tanrı’nın?”
– “Yok işte, hiçbir şeyi yok, kendisi de yok. Ona bunu anlatmaya çalışıyorum.”
– “Zorlama, istemezse anlamaz.”
– “Ama anlamalı.”
– “Niye?”
– “Çünkü inanmak, sorunlarımızın sorun olarak kalmasına sebep oluyor.”
– “Haklısın… çok haklısın. Sorunlar vardır… ve çözülmedikleri sürece her zaman sorun olarak kalacaklardır.”
Luther garip bir sanrı gördüğüne inanarak kapıyı hızlıca kapattı. Nedensiz yere öfkelenmişti ki, öylece ortaya küfrederek kıyafetlerini giydi ve odadan dışarı çıktı. Bu sefer koridor bomboştu ve hızlı adımlarla aşağı kata indi. Ne yapacağını bilmiyordu ama eğer her ne yapacaksa, yapmalıydı. İçinde hissettiği tek kararlılık, işte buydu.
