Kızgın Adamlar – 6

– “Nasıl birisiydi, anlatsana.”

Karamuk, oturduğu yerden başını kaldırdı, Luther’e baktı. Luther diz çökmüş, Erhan’ın mezarındaki toprağı iki eliyle avuçlamış, gözlerini kapatmıştı. Karamuk nedense bu durumdan pek etkilenmişti ki, bir sigara yakıp, Luther’in bu hüzünlü halini izliyordu. Luther, sözünü yineledi,

– “Nasıl birisiydi?”

Karamuk doğruldu, sigarasından bir nefes daha çekti ve,

– “Mükemmel birisiydi… ne bileyim işte, iyiydi. Verdiği sözün her zaman arkasında durur, dost bellediklerinin yardımına hep koşardı. Bizim sokağın en gözü kara insanıydı. Sokağa gelen polislere ve huzurumuzu bozan zenginlere karşı hep dik durmuştu, sokağı tam anlamıyla kenetleyen insandı o.”

– “Kenetlendiniz de ne oldu?”

– “Artık polisler ve zenginler giremiyor buraya.”

– “Yani?”

– “Kendi dünyamızı kurduk işte, kendimizle mutluyuz.”

– “Garip… çok garip bir seçim.”

Karamuk hafifçe tebessüm etti ve,

– “Senin seçimin daha garip.” dedi.

– “Neymiş o?”

– “Ölen eşinin günlüğünde bir adres buluyorsun ve peşine düşüyorsun. Ne için?”

– “Belki de hiçbir şey için. Zamanın geçmesi lazımdı ve oyalanacak bir şey aradım, büyük ihtimalle bu yüzden buradayım.”

– “Garip işte. Yerinde olsam boş verirdim.”

Luther diz çöktüğü yerden kalktı, elindeki toprağı silkeledi ve Karamuk’un gözlerinin içine bakarak,

– “Elimde bir intikam alma fırsatı varken, niçin affetmenin erdem olduğunu düşünüp de yerimde oturmalıydım ki?”

– “Peki… al intikamını. İşte mezarı başındasın onun.”

– “…”

– “Tüm suçlular öldüğüne göre, affetmenin zamanı gelmiştir belki.”

– “Ben her şeyi affederim, her şeyi. Ama ihanet, benim için her şeyin de dışındadır.”

– “Peki ya affetmeyip de ne yapacaksın?”

– “Bilmiyorum, bilmiyorum…”

Luther cebinden paketini çıkartıp içinden bir dal sigara aldı ve yaktı. Derin bir nefes çekti içine ve,

– “Tanrı’ya inanıyor musun?” diye sordu.

– “Hayır.”

– “Niye?”

– “Henüz dünyada ilk dakikalarımı yaşarken hem öksüz hem de yetim kalmışım. İnsan nasıl sindirir ki böyle bir adaleti? Ana rahmine düştüm ama rabbime küstüm. İnanmıyorum Tanrı’ya falan.”

– “Bu sabah üst kattaki koridorda birbirine aşırı derecede çok benzeyen iki kişi gördüm.”

– “Cem ile Can’dır. Üvey kardeşim onlar.”

– “Tanrı hakkında konuşuyorlardı.”

– “Onları mı dinledin?”

– “Evet, ikisi de saçma sapan şeyler konuşuyorlardı.”

– “Öyledir onlar. Cem Tanrı’ya inanmaz, açıkçası bu çok da işime yarar. Çünkü böylece yerine getirmesini istediğim bazı işleri hiç sorgulamadan yapıyor. Can ise Tanrı’ya inanır, günah işlemekten feci derecede korkar.”

– “Cem dediğin… Can’ı ikna etmeye çalışıyordu. Tanrıtanımazlık hakkında.”

– “Hep öyledir.”

– “Ne bileyim, garibime gitti. Bir sorundan bahsediyorlardı.”

– “Kafana takma, onlar saçma saçma konuşur. Hatta keyif almasını bilirsen komiktirler de.”

– “Komikliğini bilmiyorum… ama Cem sorunlar hakkında haklıydı.”

Luther sigarasından son bir nefes çekti içine ve izmariti mezara doğru fırlattı. Karamuk’a, kendisini Erhan’ın mezarına getirdiği için teşekkür etti ve yürümeye başladı. Karamuk arkasından,

– “Geri gelecek misin?” diye sordu. Luther durdu, arkasını döndü ve,

– “Bilmiyorum.” dedi. Karamuk hastalıklı bir biçimde güldü,

– “Seninle bir akşam yemeği yemek isterim.” dedi. Ve içinden sayıkladı, “Son akşam yemeğini…”