Güneş doğduğunda, ambulans çoktan Karamuk’un cesedini alıp götürmüştü. Kalan tek iş, manavın kaldırıma su tutmasıydı. Zira Karamuk, son nefesini manavın önünde vermişti. Matthew’in çocuğu acılar içinde ölmüştü ve şimdiyse sokağın manavı, küfür ederek hortumla dükkanının önünü suluyordu. Karamuk’un kanı suyla karışarak kaldırım taşlarının arasında ilerliyor, oradan da mazgala akıyordu.
Böyleydi işte, böyleydi. Çok uzun yıllardan beri böyleydi. Bu şehirde işlenen hiçbir günah, bu şehrin yeni günü karşılama şeklini değiştirmezdi. Birileri bu sokakta çok büyük felaketlere uğrasa dahi, rüzgar aynı etkiyle eser, sahilden denize bakan insanlar aynı masumiyete sahip dalgaları görürdü. Birileri mutlaka o rüzgarı teninde hisseder, güneşin sıcaklığıyla ısınır ve dalgalı denizi izlerken, yaşadığı o normal günün tadını çıkartırdı. Oysaki birkaç cadde ileride, Birimler Sokağında birileri ölmüş olurdu! Ve o gün kaldırımdaki kanına su tutulan kişi, belki de dünyada en fazla ihanete uğrayan kişilerinden birisiydi.
Karamuk öldükten sonra Cem ile Can Bohemya’nın işletmesini ele almış, sokaktaki çete gücünün yeni sahibi olduklarını açıklamışlardı. Dokuz gün sonra ise kendilerini inanılmaz derecede şaşırtan bir sürprizle karşılaşmışlardı. Bohemya’nın en üst katındaki kilitli odayı fark etmişler ve anahtarını bulamadıkları için kapıyı kırmak zorunda kalmışlardı. İçeride bir yemek sofrası vardı. Yavaş yavaş küflenmeye başlayan yemeklere doğru ilerlemişler, masanın uzak ucunda, yaptıkları yemeği yiyen tek insanın cesedini görmüşlerdi. O kişi, ölmeden evvel hayattaki tüm mücadele isteğini ve amacını kaybetmiş olan Luther Mayer’di. Son nefesini arsenik zehirlenmesinden, kilitli bir odada çaresizlik içerisinde vermişti.
