Yanan Cennetin Ölüleri – 1

Tam anlamıyla cehennem ateşini tenimde hissettiğim bir öğlende, harabeye dönmüş bir evin önünde sigaramı içiyordum. Normal şartlar altında böylesine sıcak günlerde sigara içmezdim fakat içimde oldukça yoğun bir tedirginlik ve kalbimi titreten bir korku vardı. Bunun sebebi birkaç metre ötemdeki kalabalık ve o kalabalığın kaderiydi. Bu insanlara baktığımda, bu insanların birkaç gün sonrasını hayal ettiğimde derin bir hüzne boğuluyor ve kimseye belli etmemeye çalışsam da açıkça korkuyordum.

Köyün meydanında böyle bir kalabalığın birikmiş olmasının tek sebebi askerlerdi. Birkaç gün evvel bir hudut köyü olan köyümüze birkaç düşman müfrezesi saldırmıştı ve bu saldırı karşısında, burada bulunan tabur kelimenin tam anlamıyla eriyip gitmişti. Şu anda önünde sigara içtiğim bu harabe de, o günkü saldırıda atılmış birkaç el bombasının neticesinde bu hale gelmişti. Köyde bunun gibi birkaç ev daha yıkılmış, yanmış, oturulmayacak hale gelmişti ve köyden ayrılmakta olan askerlerin yüzündeki ifadeyle birleşince, bu manzara bende adı konamaz bir tedirginlik yaratıyordu.

Ordunun üst kademeleri, artık toprakları tarım yapılamayacak kadar yıpranmış olan bu köyü gözden çıkarmış olmalı ki, köyde kalan son askerleri de geriye çağırmışlardı. Zaten kalsalardı da aslında bize pek bir yararı dokunmazdı. Zira kayıp çoktu, cephane tükenme noktasına gelmişti, inanç ise asker-sivil demeden herkesin içinden çok zaman evvel kaybolup gitmişti. Ancak-fakat durum ne olursa olsun, askerlerin geri dönmesi demek devletin de bizi terk etmesi demek anlamına geliyordu! Yorgun, yarı aç, savaş şokunu üstünden bir türlü atamamış bu askerlerin kalıp kalmaması değildi mesele, devletin yanımızda kalıp kalmamasıydı. Askerler gelen emir ile beraber yaralıları yanlarına almamışlar, köyde bulunan tüm cephaneyi ve tüfekleri toplamışlar, emri verilen bölgeye doğru yürümeye başlamışlardı. Gidiyorlardı, halk da onları seyrediyordu. Yüzüne baktığımda korkuyu ve endişeyi göremediğim tek bir insan bile yoktu burada. Ben ve köyün kalanı, herkes ama herkes çaresizdi.

Bir genelleme yapmak gerekirse buradaki insanlar yaşlıydı, genç olanların çoğu ise sakattı. Kimisi doğuştan, kimisi sonradan, kimisiyse harpten dolayı bir şeyler yaşamışlardı ve kendilerini bile koruyabilecek durumda değillerdi. Deliler, kolsuzlar, bacaksızlar, yaşlılar kaynıyordu bu köyde. Az sayıda kalmış askerler de gidiyor, bizleri düşmanın merhametiyle baş başa bırakıyorlardı. Bu durum ve bu görüntü içimde öylesine bir sıkıntı doğuruyordu ki, bu strese daha fazla katlanmamak için hiçbir şeyimi almadan bu köyden kaçıp gitmeyi bile düşünüyordum içten içe.

Köyün meydanından son asker de geçip gidince bütün köylüler uzunca bir süre, hiç konuşmadan arkalarından baktılar. Herkes köydeki asker ve silah yoksunluğunun kaderlerine nasıl etki edeceğini çok iyi biliyordu. Heyhat kimse de sesini çıkartamıyor, fevkalade bir acı çekeceklerinden emin oldukları geleceklerine razı olurcasına susuyorlardı.

Kaldı ki tek sıkıntı düşman değildi. Askerler bizi sadece korumuyor, aynı zamanda ormanda hayvan avlayıp, köyün ağır işlerini yapıyorlardı. Onların gitmesi demek düşman saldırmasa bile işlerin aksaması demekti. Onların gitmesi demek düşman saldırmasa bile kıtlık demekti. Onların gitmesi demek köyün artık hiçbir şekilde işlerini idame ettirememesi demekti.

Köy ahalisi meydandan yavaş yavaş ayrılırken, sigaramdan son bir nefes çektim ve köyün muhtarına doğru yürümeye başladım. Köyün muhtarı hiç de öyle vatan sevdalısı olmayan, her koşulda sadece kendi işine bakan, cimri ve bir o kadar da kurnaz bir kimseydi. Uzun lafın kısası, bu tür zamanlarda en tahammül edilemeyecek insanlardan birisiydi. Ona doğru gidiyor oluşumun tek sebebi ise köyde eli silah tutabilecek birkaç kişiyi yanıma alarak bir müdafaa mangası kurmaktı. Düşman askerleriyle çarpışacak bir kuvvet oluşturulamayacağından emin olsam bile elim kolum bağlı duramazdım burada. Düşman gelecek, delilere eziyet çektireceklerdi! Düşman gelecek, yaşlıları kırbaçlayarak öldürecekti! Düşman gelecek, kadınlarımıza tecavüz edecekti! Düşman gelecek, bizi açlıktan ölene kadar bir yerlere zincirleyecekti! Düşman gelecek, bir savaşta ne kadar acı varsa, bizlere hepsini tattıracaktı! Bizim çekeceğimiz o acılar nesillerimizin umurunda olmayacak olsa bile, şu anda burada hiçbir şey yapmadan duramazdım! Acılar içinde öleceği günü çaresizce beklemek ancak ahmakların işidir.

Muhtarın yanına ulaştığımda yakınına geldiğimi fark etmemişti ki, herkesten gizlemeye çalışarak cebinden birkaç tane leblebi alıyor, çaktırmadan ağzına atıyor ve eliyle kirli sakalını okşarken azı dişleriyle yavaşça leblebileri çiğniyordu. Onun bu anlamsız ve bir o kadar da tiksindirici tiyatrosunu izledikten sonra nihayet beni fark edebildi. Onu bu durumda görmüş olmamdan dolayı utanmış olmalı ki, kurbağa gibi gözlerini yüzüme diktiğinde suratının erir gibi yavaşça asıldığını gördüm. Selam vermeden direkt olarak konuya giriş yaptım,

– “Silah var mı?”

Bendeki bu soğukluğu fark etmiş olmalı ki, ses tonunda hiçbir samimiyet barındırmadan cevap verdi.

– “Benim ahıra git, samanların içine altı tane saklanmış olması lazım.”

– “Yaralı askerler kaç güne kalkar?”

– “Kalkmaz.”

– “Kalkmaz mı?”

– “Kalkmaz. Ayağa kalkacak gücü, bir metre ötesini görecek gözü olan hepsi gitti. Geriye kalanlar belki birkaç güne, belki bir haftaya ölür. Ölmese bile varlığının yararı dokunmaz.”

Vedalaşmadan, teşekkür etmeden ayrıldım muhtarın yanından. Bahsettiği ahıra doğru yürümeye başlamışken, hala köyün meydanında duran Xantes’i gördüm. Elimle yanıma gelmesini işaret ettim ve hiçbir şey söylemeden peşime takıldı. Köyün çakıl taşlı yolunda, çizmelerimizin çıkardığı sesi dinleyerek yürümeye başladık. İkimizden başka eline kim silah alırdı bilmiyordum, ahıra doğru yürüyüşüm sadece bir ümitten ibaretti. Ve bu ümit normal bir ümit değildi, karşılığının gelmeyeceğinden emin olduğum bir beklentiydi. Yoksa bu toprakların insanları yıllardan beri ‘ümit’ nedir bilmezdi. Çakıl taşlı yolda öylece yürür, uzun zamandan beri hayırlı bir gerçeği fark edememiş beyniyle bir sonraki saldırının ne zaman yapılacağını çaresizce tahmin etmeye çalışırdı.