Yanan Cennetin Ölüleri – 10

Sadece ayın ışığı aydınlatıyordu etrafımı, o da olmasa sonsuz bir karanlığa boğulacaktım. Sadece üzerine bastığım çakıl taşlarının sesi vardı etrafta, onlar da olmasa sonsuz bir sessizliğe esir olacaktım.

Sonuna doğru yürüdüğüm sokakta bana doğru gelen iki kişi gördüm. Bizimkilerden birileriydi bu iki kişi fakat onların Bailder ve Henn olduğunu anlamak için bayağı bir yaklaşmaları gerekmişti.

– “Nereye gidiyorsunuz?” diye sordum.

– “Sen gelmeyince, aramaya çıktık. Başına bir şey gelmiş olabilir diye.”

– “Başıma bir şey gelirse, emin olun sizin haberiniz olmadan ölmem.”

– “Belli olmaz.”

Bir süre anlamsızca bakıştık. Ardından tam bir adım atmaya yeltenirken, bir ses duydum. Kafamı yan tarafa çevirdiğimde, yaklaşık on metre ileride, köyün hemen dışında bir çalılığın dallarından sesler geldiğini ve dalların hafifçe oynadığını gördüm. Bailder ve Henn’e elimle o yönü gösterdim. Bailder sırtına astığı tüfeği hemen eline aldı, o yöne doğru çevirdi. Ben de elimdeki silahı kaldırıp, oraya doğru nişan aldım. Henn’e fısıldayarak,

– “Yavaşça oraya git, kılıcı da hep kırk beş derecelik açıyla tut.” dedim.

Kafasını salladı, çakıl taşlı yolda usulca ilerlemeye başladı. Ayakları yere bastığı zaman çok küçük bir ses çıkartıyordu ki, çalıların arkasından gelecek bir silah sesi beni korkudan şoka sokabilirdi.

Henn yavaşça ilerledi, ilerledi. Bir vakit sonra, hafifçe eğilerek çalıların arkasına doğru baktı. Bir süre karanlığı izledikten sonra bize döndü ve,

– “Bir keçi.” dedi.

– “İyi o zaman, biz gidiyoruz. Keçiyi tüfekle öldürürsek tüm köy ayağa kalkar, kılıcınla öldürebilirsen öldür onu. Bu gece bize bir ziyafet çektirmiş olursun.”

Gece ne kadar karanlık olsa da, benim bu sözlerim üzerine tebessüm eden Henn’i çok net bir biçimde görmüştüm. Ardından Bailder ile göz göze gelmiş, bizimkilerin yanına doğru gitmeye başlamıştık. Kısa bir süre boyunca yürüdükten sonra,

– “Sence Henn, o keçiyi getirir mi?” diye sordum.

– “Bence getirir.”

– “O kadar yetenekli midir Henn?”

– “O yeteneksizin önde gidenidir. Fakat sen savunmasız bir biçimde bacağından bir ağaca bağlı olsaydın, Henn elindeki kılıçla seni bile bin parçaya ayırabilir.”

– “Bacağımdan niye bağlı olayım ki?”

– “Bilmem. Onu keçiye sor.”

– “Ne?”

– “Ne ne?”

– “Keçi bağlı mıydı?”

Bu soruyu sorduğumda, tam olarak Pyadeus’un görüş alanına girmiştim. Onunla göz göze geldiğim sırada Bailder,

– “Evet, bağlıydı.” dedi.

Hemen Pyadeus’un yanına koşup,

– “Henn’in başı belada!” dedim.

– “Ne oldu?” diye sordu Pyadeus. Bu sırada herkes ayağa kalkmıştı.

– “Üçümüz bir ses duyduk gelirken. Tam kardeşinin atölyesinin olduğu sokakta. Köyün hemen dışında bir çalıdan ses geliyordu, kontrol ettiğimizde keçi olduğunu gördük. Henn’i onu avlamaya gönderdim, bu kuş beyinli Bailder ise keçinin bağlı olduğunu görmüş. O anda söylemedi, biz buraya ulaştığımızda söyledi.”

– “Keçiyi bizden biri bağlamış olabilir mi?”

– “Bağlayacak bir keçimiz olsaydı, herhalde şu anda kemiklerini kaynatmış çorbasını içiyor olurduk!”

Pyadeus hemen eline baltasını aldı, diğer herkes de silahına sarıldı. Birlik olup sokaktan aşağı doğru indik, Breulafen’in atölyesinin sokağına gittik. Az önce oynadığını duyduğumuz çalılığa doğru yürüdük. Yeteri kadar yakınlaştığımız anda, çalılığın arkasında uzunca beyaz bir ip ile bağlanmış olan keçiyi gördük ancak etrafta Henn yoktu. Döndüm, Xantes ile göz göze geldim.

– “Bu düşman ordunun işi değil.” dedim.

– “Bu haydutların işi hiç değil.” dedi Pyadeus.

– “Peki ya bu kimin işi?” diye sordu Monetini.

– “Tanrı’nın olamaz ya…” diye ortaya bir laf attı Xantes.

Monetini keçiye yaklaştı, belinden çıkardığı bir bıçakla boğazını kesti. Keçinin kanından hiç tiksinmeyerek onu kucakladı,

– “Sanırım Henn, ziyafeti kaçıracak.” dedi.

– “O kadar acımasız olma Monetini, Henn’in şu anda başı dertte olabilir.” dedi Veirstraj.

– “Monetini haklı. Gece vakti ona yardım etmek için ormana girersek bizim de başımız belaya karışabilir. En iyisi şimdi karnımızı doyurmak ve sabah ilk iş hep beraber ormana gitmek.” dedi Hairrtre.

– “Acaba keçiyi niye bıraktılar?” diye sordu Pyadeus.

– “Belki yine bir kişi gelir diye.” dedim.

– “O zaman bizi hala gözetliyorlar!”

Pyadeus’un bu sözünü duyduktan sonra soğuk bir rüzgarın estiğini hissettim tenimde. Ya da belki de Pyadeus o kadar mantıklı konuşmuştu ki, söylediğinin gerçekliği buz kesmeme neden olmuştu.

– “Ve belki de hep beraber buradayken, hepimiz bir nişangah ucunda, öylece duruyor olabiliriz!” diyerek devam etti sözlerine Pyadeus. Ve hiç kimse daha onun bu sözlerini tam olarak idrak edememişken, bir silah sesi patladı ormanın derinliklerinde. Hemen yanımda duran Hairrtre’nin yere yığıldığını gördüm. Ben dahil olmak üzere herkes sesi duyar duymaz hemencecik yere atladı ve tüfeklerimizi doldurduk. Sesin geldiği yere doğru gelişigüzel bir biçimde ateş ediyor, belki de birisini vurmuş olabileceğimize dayanarak ateşe devam ediyorduk. Ancak bir tane bile insan feryadı duymuyor, bize başarımızı gösterecek olan işareti ormanın derinliklerinden alamıyorduk.

Herkes yedi-sekiz el ateş ettikten sonra Pyadeus’un bağırmasıyla durduk. Yattığımız yerden ormanı dinlemeye başladık. Hiçbir ses yoktu, hiçbir hareketlilik de göremiyorduk. Eğer Henn’i kaçıranlar kimse, bizim ani ve asi ateşimiz sonrası uzaklaşmış olmalılardı. Yavaşça ayağa kalktım, ormanın derinliklerine baktım. 

– “Gitmişler.”

Herkes ayağa kalktığında, boğazı kesilmiş halde yerde yatan keçi ve hemen yanında, kalbinin azıcık aşağısından vurulmuş Hairrtre takıldı gözüme.

– “Şimdi ne yapacağız?” diye sordu Bailder.

Derin bir nefes çektim ve yavaşça cevap verdim.

– “Bir ateş yakacağız, bir mezar kazacağız. Ateşi ben yakmam, yorgunluktan gözümün feri gitti, mezarı da ben kazmam, ellerimin acısı yeni geçti.”