Yanan Cennetin Ölüleri – 12

– “Henüz ufacık bir çocukken, babam kardeşimle beni salona oturtur, savaş anılarını anlatırdı. İyi bir askermiş vakti zamanında… savaş nişanlarını iki bacağına dizer, herhangi birisini işaret parmağıyla göstererek, o nişanı hangi muharebede kazandığını anlatırdı. Hatırlıyorum da, anlattıkları ancak cesaretin yarattığı bir savaş kahramanının başından geçebilecek olaylardı.

Her bir anısını, aklımızın bir köşesinde kalsın diye defalarca anlatırdı ki, en çok anlattığı hikaye katıldığı ilk cephe savaşıydı. Orduya katıldıktan sonra kısa bir süre eğitim almış, ardından da Herrienne Platosu’nda bir karargaha gönderilmiş. Orada tecrübesiz askerlerden oluşan bir bölüğe göndermişler babamı. Bu bölükteki askerlerin tecrübesiz olmalarının yanı sıra, çoğunluğu Sharmani kökenliymiş. O bölükte Sharmani ırkından olmayanlarsa ya asker kaçağı ya da azılı suçlularmış.

Savaşın devlete en büyük yararının, toplumda istenmeyen insanlardan arınmak olduğunu söylerdi babam. Asker kaçaklarını, istenmeyen ırka ve dine mensup insanları, katilleri, tecavüzcüleri, hırsızları aynı bölüğe koyup, ateş hattına gönderirmiş üst kademeler. Eğer devletin müşteri olarak gördüğü halktan birileri ölecekse, ilk olarak devletin kurallarına uymayan veya devletin bünyesinde barındırmak istemediği insanlar ölsün diye böyle bir şey yaparlarmış. Babam da henüz sadece iki-üç haftalık bir eğitim almışken, daha nereye geldiğini tam olarak idrak edememişken Herrienne Platosu’nun ileri hattına gönderilmiş. Cepheye ulaştıktan sonra daha adam gibi yerine yerleşememişken bir anda kaos ortamı oluşmuş etrafta. Komutanlar etrafa koşuşturuyormuş, onbaşı ve yüzbaşılar dudaklarının arasında düdükleri çalarak, askerlere siperlere girmelerini söylüyorlarmış. Babam da hemen silahını ve teçhizatını toplamış, siperde ilk gördüğü yere girip, taarruza geçen düşmanı beklemeye başlamış. Kısa süren gergin bir bekleyişten sonra düşman askerlerini uzakta seçer gibi olmuş ve bir ses! Şöyle anlatırdı bana o anları.

‘Savaş hattına gelmiş olmamın şokunu daha atlatamamışken, üstümüze doğru koşan düşman askerlerini gördüm. Kahverengi üniformalarla, ellerinde silahlarla, bağırarak geliyorlardı, bütün vücudumun aniden kısa süren bir titremeye maruz kaldığını hissettim. Ben mi titriyordum yoksa yer mi titriyordu anlamadım. Ondan sonra silah sesleri gelmeye başladı, ilk kurşunu sıkan taraf bizdik. Ateş başlayınca karşı tarafın askerleri hemen yere kapaklandı, onlar da bize ateş etmeye, sürünerek bize yaklaşmaya başladılar. Bir anda kendimi binlerce merminin yağdığı bir yağmurda buldum. Hemen yanımda omuz omuza verdiğim adamın tüfeği patlayınca bile benim canım yanıyordu. Bana isabet etmiyordu ama canım yanıyordu. Çünkü her bir silah sesi, insanın bütün umutlarını bir kez daha söndürür. Yanımdan, üstümden geçen her mermide, sevdiklerime veda ediyordum. Ve bir daha asla onları göremeyeceğimi düşünerek doldururdum mermiyi tüfeğime. Ben şanslı çıktım, birçok savaşta hiç ağır yaralar almayarak döndüm evime. Ancak binlerce, on binlerce kişi, belki de benim düşündüğüm şeyleri düşünmeye fırsat bulamadan öldü. Aynı, silah tarafından vurularak ölen insanın, asla onu vuran silahın sesini ayrı bit biçimde seçememesi gibi.’”

Pyaedus’un sözleri bitince, üçümüz birden babasına bol ışıklar diledik. Ardından bir sessizlik oluştu, uzunca zamandır aramızda oluşan o olağan sessizliklerden birisiydi.

– “Biliyor musun Pyaedus, hemen yanımda vurulan Hairrtre yere düştüğünde, hiçbir şey için endişelenmedim. Ne kendim için ne sizin için ne de köy için… hiçbir şey için endişelenmedim. Belki de bu, babanın yaşadığından daha kötüdür, ne dersin?” dedim.

– “Ben de aynı durumdayım Lukafelis. Hepimiz aynı durumdayız. Babam senelerce savaştı, geride bıraktığı insanlar için endişelendi. Bir sürü nişanı, hikayesi, hatırası olan o koca adam savaştan seneler sonra karısını kaybedince intihar etti. Savaşın keşmekeşinde ölmedi, sulhun durgunluğunda öldü. Şimdi biz bu küçük savaşımızda, tutunduğumuz hiçbir dal yokken hayatta kalırsak, hiçbir zaman barış zamanı ölmeyiz. Öyle bir duruma geldik ki şu son günlerde, birisi bize mermi sıkmadığı sürece Tanrı bile alamaz canımızı!”

Güneşin batmasına aşağı yukarı bir saat kalmıştı. Gökyüzünde, ancak sıcak yazlara özel bir renk vardı. Ne karanlık ne de aydınlık. Ne güzel ne de çirkin. Ne insanı boğan ne de insanı rahatlatan.

Ormandan çıkalı yaklaşık iki dakika olmuştu, patika da bitmişti. Şimdi, son bir kez küçük bir tepelik aşacak, ardından da köye ulaşacaktık. Köyde gözetmenlik yapan Monetini ve Veirstraj’a gördüklerimizi söyleyecek, düşmanı bir daha ki sefer gerçekten de hazır bir biçimde karşılayacaktık.

Açıkçası sürekli planlar yapıyorum ama aslında ne yapacağımız hakkında en ufak bir fikrim bile yok. Düşman ordusu köye saldırdı, köyümüzdeki askerler açıkçası bir Pirus Zaferi kazandı. Ardından üst kademeler köydeki askerleri geri çekti, ondan sonra da savaşın tüm yorgunluğu ve sorumluluğu bize, zaten savaşın buhranını aylardır ensesinde hisseden köyümüze kaldı. Birkaç kişi, geri çekilen ordudan koparabildiğimiz kadar silah ve teçhizatla yenilgimizin kesin olduğu bir direnişe hazırlandık. Uykusuz geceler, tedirgin bekleyiş, yarı aç uykular, karamsar düşüncelerle doldu aniden hayatımız. Düşman ordusunun köyü yakıp yıkacağı günü beklerken, şimdi bir anda kendimizi nereden geldiklerini bilmediğimiz bir grup insanın namlusunda hedef olarak bulduk. Belki de çatışacağımız güç artık beklediğimizden daha da zayıf fakat en azından silahın sesini duymuş olmak, eminim ki hepimizin tedirginliğini dev bir korkuya dönüştürdü.

Köy ile aramızdaki son tepeliği de aştıktan sonra köyün güneyindeki girişinde bulduk kendimizi. Etraf sessizdi, pek insan yoktu ve garip bir durum değildi bu. Ancak biraz daha ilerleyip, köyün meydanında iki kişinin yerde yattığını görünce dördümüz de birbirimize baktık. Hemen koşmaya başlayıp yerde yatanların yanına ulaştık. Birisi Monetini, diğeri Veirstraj’dı.

Yutkunmak istedim, yutkunamadım. Gözlerim doldu ama ağlayacak halde bile değildim. Monetini tam alnının ortasından, Veirstraj ise göğsünün birkaç yerinden vurulmuş vaziyette yerde uzanıyordu. Eğildim, elim ile alnımı sıvazladım. İki kişi ve iki silah kaybetmiş, beş dakika kadar önce içimizde taşıdığımız dev korkunun daha da büyüğünü kazanmıştık.

Meydanın yukarısından bir inleme duydum. Kafamı kaldırıp oraya doğru baktığımda, muhtarın eşinin perişan bir halde bize koştuğunu gördüm. Ağlıyordu, çığlık atıyordu, düzensiz adımlarla, düşmek istercesine bize doğru geliyordu. En sonunda yanımıza ulaştığında, hıçkırarak konuşmaya başladı.

– “Tanrı’nın irinli çamurları! Evimde yemek yaparken silah sesleri duydum, bir süre evde bekledikten sonra dışarı baktım. Meydanda yedi-sekiz yabancı duruyordu, meydanın tam ortasına onun… eşimin kafasını koydular. Ayırmışlar kafasını bedeninden, bir de getirmişler geriye! Şerefsizler! Sonra Monetini ile yanındaki genç çocuğun cesedini taşıdılar buraya. Bütün köy sokaklara döküldü, herkes büyük bir korkuyla onları izliyordu. Kızım… kızım da çıkmış dışarıya. Onu aldılar, bize garip bir aksanla bir şeyler söyleyip gittiler.”

Yüreğimde bir sızı hissettim. İşte şimdi, dün değil, bir hafta önce değil, tam olarak şimdi başlamıştı bizim savaşımız. Dört kişi, üç tüfek, büyük bir kin ve korku ile, işte şimdi…

– “Muhtarın… kafası nerede?”

– “Kızımı alıp da gitmeden evvel tekme attılar defalarca. Yavaşça vurarak birbirlerine gönderdiler kafasını… sonra kızım, söyledi onlara giderken. İki kişi kızımın kolundan tutup sürüklerken, oradaki vücut parçasının kızı olduğunu söyledi. Onlar da geri aldılar başını… beraberlerinde götürdüler.”

Muhtarın eşi sözlerini bitirince Xantes ile göz göze geldim. Çok donuk bir biçimde bakıyordu dünyaya. Sonra Pyaedus’a ve Bailder’e baktım. Onlar da öyleydi, suratları, bakışları, düşünceleri donmuş gibiydi.

– “Henn’i niye oraya kadar taşıdıklarını şimdi anladım. Arayacağımızı biliyorlardı.”

– “Şimdi iyice eksildik… sonraki gelişlerinde tüm köyü talan edeceklerdir.”

Artık yaşayacak, yaşananlara tanık olacak, düşünecek, yürüyecek gücüm ve istencim kalmamıştı. Yavaşça yere bıraktım kendimi, sırtüstü yatıp kararmasına az kalmış gökyüzüne baktım. Vücudumun içinde gezinen son kudretimi dilimin ucunda topladım ve avazım çıktığı kadarıyla bağırdım.

– “Sıkalım hepimiz kafamıza! Sıkalım kafamıza! Bitsin tüm bu rezillik!”